23 Ocak 2014 Perşembe

SOSYAL MEDYA SORUMLULUĞU...



İnternet ve sosyal medya ilk bakışta sonsuz bir özgürlük alanı olarak düşünülse bile aslında her türlü argümanlarımızı karşı tarafa emanet ettiğimiz bir algı arenasıdır. Çok uzaklara sesimizi duyurabiliyoruz ama o kadar da sonsuz ve sınırsız bir hareket alanımız yok. Daha çok bu alanda bizim için açılan koridorlarda hareket edebiliyoruz.
Örneğin; hemen her konuda yazabildiğimiz facebook'taki kişisel sayfalarımızı düşünelim. Bu sayfa da olağanüstü çeşitlilikte paylaşımlar yapabiliyor olsak da sayfanın formatı bizim dışımızda saptanıyor. Yani bu olanağı bize sağlayanların formatını kabul etmek durumundayız. Sağ tarafta sponsorlu reklamlar ya da haberler belki de sayfada yaptığınız paylaşımlara tümüyle ters mesajları vermeye devam ediyor.
Diyelim ki anti-kapitalist mesajlar dolu bir yazı ya da bir görsel paylaştınız ve ilgi de gördü. Beğen ve yorum trafiğinde yarattığımız yoğunluk paylaşımlarınızın yanında yanıp sönen reklam spotlarının işlevselliğini de arttırıyor. İster istemez kapitalizmin gelişimine yardım etmiş oluyorsunuz.
Hemen, yanlış anlaşılmadan açıklayım. Sosyal medyanın hiç bir şekilde kullanılmamasını savunmuyorum. Hele hele internetin kullanılmasına karşı olduğum anlamı çıkmasın bu söylediklerimden. İşaret etmeye çalıştığım ironi göz ardı edemeyeceğimiz bir olgu...
Mesele sadece bununla bitmiyor.
Her birimizin karşı karşıya kaldığı algı saldırısını bir düşünelim. Titizlikle ve ustaca hazırlanmış, satır aralarına gizlenmiş ya da açıkça verdiği mesajları sistematik ve sürekli tekrarlayan yapıtların(!) kendi kişisel algılarımızda yaptığı rötuşları nesnel bir şekilde irdeledik mi? Bence irdelemeliyiz. Eğer bu konudaki bilimsel çalışmaların da yardımıyla kendi kişisel algılarımızı nesnel bir şekilde irdelersek, kafamızda kesinlik düzeyinde kabul ettiğimiz birçok düşüncenin, aslında vicdani ve mantık süzgecimizden fazla geçirmeden, sırf etkili ve yeterli sürede tekrarlandığından dolayı oluştuğunu görürüz. Ben kendi deneyimlerimden biliyorum. Üstelik ileri düzeyde “algı operasyonlarına takmış biri olarak” zaman zaman görüyorum ki bu tür operasyonların etkisinde defalarca kalmışım. Kendimce bu operasyonun bir parçası olmamak için aldığım tedbirse; kafamda oluşan düşünceyi bu sayfalarda paylaşmadan önce defalarca test etmek, karşıt yönleriyle araştırmak şeklinde oluyor. Elbette bu tedbir, benim bir parça güncelin gerisinde kalmamı getiriyor. Ama yanlışın yürümesine payanda olmaktansa biraz gerisinde de olsa doğrunun peşine takılmak bana daha etik geliyor.
Bu tür düşünsel gelgitleri birçok arkadaşımın da yaşadığını düşünüyorum. Açıkçası bir gereklilik olarak da düşünüyorum. Bu olağanüstü karmaşık ve girift günceli o kadar saf ve katıksız ve sıfır hata ile algılayabildiğini düşünmek bana safdillik gibi geliyor.
Şimdi işimizin ne kadar zor olduğu da açığa çıkmış oluyor. Yaratılan simülasyon ortamını yırtıp önce kendi algılarımızı kurtardıktan sonra gerçek algıların oluşması için çaba sarf etmek zorundayız. Bunu yeteri kadar başarabilir miyiz bilemiyorum. Ama gerçeğe karşı bir sorumluluğumuz gereği bu çabayı sürekli kılmamız gerekiyor.
Haksızlık ve sömürüye karşı, özellikle insan hayatına Dünya ve doğaya yapılan saldırılara karşı eylemlilik içerisinde olan arkadaşlarıma saygı duyuyorum. Elimden geldiğince de bu eylemliliğe katılmaya çalışıyorum. Sınıf kavgasının yılların sınanmışlığı ile yanında olduğum tarafı seçerken çok da fazla “bir daha düşünmek lazım” noktasında değilim. Kendimce yeteri kadar kafa yorduğum kanısında olduğum birçok konu var. Yani ülkenin özellikle emekçiler açısından sürüklendiği uçurumları görüp de bir şeyler yapmak için “dur bakalım” üstenciliğine ve ekabirliğine düşmeye hiç niyetim yok.
Ama bir sorumluluğumuzun da gerçeğin ortaya çıkması ve bunun için de aranması noktasında olduğunu unutmayalım. Sosyal medya ve internet ortamında paylaşımlarımızın etkisini de hiç küçümsemeyelim. Alacağımız beğeni ve göreceği ilgiden daha çok “gerçeğe” yaptığımız olumlu ya da olumsuz katkının önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Yapılan bilimsel ve haber amaçlı araştırmalar özellikle twitter’ın,  RT ve Tag savaşlarının gerek ticari gerekse siyasi manipülasyonlarda nasıl etkin kullanıldığını bize gösterdi. Dolayısıyla “RT” ve “Beğen” reytinglerinin cazibesine fazla takılmadan, “Beğen beni beğeneyim seni” hesaplarından uzak kalarak tutarlı ve nesnel bir işlevsellikte olmak gerekir. Yoksa kendimizin de pek istemeyeceği iğrenç algısal operasyonların bir aktörü olabiliriz.
Algılarımızı bağımsız kılabilmek, her türlü veri ve bilgiyi kendi vicdanımızın, mantığımızın süzgecinden geçirerek yorumlayıp trendlerin, güdümlemelerin etkisinden uzak kalmaktan geçiyor. Elbette saf katıksız bir “toplumsal sağduyu” oluşturmak imkansızdır. Ancak yine de gerçeği ortaya çıkarmak yolunda bir toplumsal sinerji oluşturmaya katkıda bulunabiliriz. Bu da ancak algılarımızı güdümlemelerin etkisinden uzak tutabilmemizle mümkün olur.
Nadi Öztüfekçi
23 Ocak 2014

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Lütfen hakaret içeren yorumlar yazmayın.