"AKP bir Küresel Kapitalizm projesidir." söylemi -doğru olsa da- artık tek başına durumu yeteri kadar açıklamıyor.
Asıl proje, Büyük Ortadoğu Projesidir. AKP de Erdoğan da bu projenin sadece parçasıdır.
Bu proje de yeteri kadar ele alınmadığı, tartışılmadığı için, sadece isminin -belki de kasıtlı olarak yanlış çevirisinden dolayı- sınırladığı çerçevede algı yaratıyor.
Yani bu isimdeki 'Büyük' tanımı ile sanki projenin büyüklüğüne vurgu yapılıyormuş gibi anlaşılıyor.
Oysa İngilizce tanımı şöyledir: Greater Middle East, yani Büyütülmüş Ortadoğu...
Kuzey Afrikayı, İran, Türkiye, Afganistan ve Pakistan'ı hatta daha uzak bir erim olsa da Güney Kafkasya ve Orta Asya'daki çeşitli ülkeler de dahil edilmektedir.
Bana kalırsa bu ayrıntı, basit gibi görünse de Erdoğan'ın bu proje içerisindeki bugün üstlendiği rolün geçirdiği aşamaları kavrayabilmek, açısından önemlidir.
Erdoğan'ın bu projedeki rolü ve konumu 2004'lere göre değişmiş, pozisyonu yükselmiştir.
Erdoğan bu proje içerisinde artık, "ipleri başkalarının elinde bir devlet yöneticisi" olarak yer almıyor. iplerin bir kısmından (Gülen Cemaati) kurtulmuş, devlet mekanizmasını -kendi kişisel konumunu korumak ya da yükseltmek amacıyla- rahatlıkla kullanabilen, başa oynayan bir aktör olarak bulunuyor.
Oysa Erdoğan bu projeye dahil edilirken hiç de böyle olması hesaplanmamıştı.
Bakmayın siz Erdoğan'ın bir zamanlar, "Ben BOP'nin eş başkanıyım" diye övünmesine.
Böyle bir proje öyle eş başkanlar, resmi anlaşmalarla, falan zaten yürütülemezdi.
Bir kere kendini bile net tanımlamayan, yani kendi varlığını bile kabul etmeyen, Amerikan Başkanlık seçimlerinde kullanılan bir propaganda söylemidir.
Erdoğan'ın bir çıraklık gafı olarak sözünü ettiği 'eş başkanlık' da o projenin bir hazırlık aşaması olan "Gelecek Forumu" adlı bir mekanizma ve bu mekanizma kapsamında BOP'un hedefindeki ülkelere yönelik kurulan "Demokrasi Yardım Diyaloğu"nun eş başkanlığıdır.
BOP tanımı, CIA adına araştırma yapan, fikir üreten düşünce kuruluşlarının Ortadoğu ile ilgili önerilerini kapsayan, kitaplarda, raporların haricinde hiç bir zaman resmiyet kazanmamıştır.
BOP'si ile ilgili hiç bir belge de yayınlanmamıştır. Böyle bir projenin varlığı hiç bir zaman resmiyete dökülmemiştir.
Ama bütün bunlar bu lanetli, kanlı projenin gerçek olmadığını göstermiyor.
BOP'nin ne kadar gerçek olduğunu, bölgede olup bitenlere (Suriye, Irak, Libya) ve bütün bu olup bitenlerle, ABD ve Batı emperyalizminin ilişkisine bakınca anlayabiliriz.
Örneğin G8'de NATO toplantılarında alınan bir çok kararın bu proje kapsamında alındığı haber edilir, gazetelerde çıkan bu haberler yalanlanmaz, ancak resmi belgelerde BOP adı geçmez.
Ama kararlar alınır ve uygulamaya konur.
İnsanlar ölür, yurtlarından olur, ülkeler işgal edilir, devletler parçalanır, yönetimler değişir.
BOP ne kadar gerçekse Erdoğan'ın bu projedeki varlığı da o kadar gerçektir.
Üstelik Erdoğan'ın bu projedeki pozisyonu giderek artmaktadır.
Bu projenin başat aktörlerinden biri de Küresel Kürt Hareketidir. İçinde, farklı ideoloji ve anlayışa sahip, birbirleriyle yarışan, hatta zaman zaman savaşan bir çok gruptan da oluşsalar da birlikte hareket eden bu hareket de artık Küresel bir güç olmuştur.
Bu projeye Erdoğan'dan çok önce dahil oldular ancak bu projedeki pozisyonlarının yükselmesi Erdoğan'la eş güdümlü olarak arttı.
Aslında bu senkronizasyonun içine Gülen Hareketi, Liberaller ve mutasyondan geçirilmiş Sol Pişmanlar da Erdoğan'da önce dahil edilmişlerdi.
Bu eş güdüm 2000'li yılların başından itibaren açıkça, hiçbir saklamaya gerek duyulmadan artarak devam etti.
Bu süreci fazla detaylandırmak istemiyorum ama Erdoğan'ın bu süreç içindeki pozisyonunun beklenmeyen bir şekilde arttığını vurgulamak için söz etmek zorundaydım.
Başlangıçta bu projenin gerekli, kritik konumda ama gerektiğinde değiştirilebilir bir aparatı konumdayken şimdi merkezine daha yakın, oyunu kurgularken yok varsayılamayacak bir konumda yer alıyor.
Erdoğan bu konuma kişisel yetenekleri, hırsı sayesinde, bu projenin en tepesine kendini kanıtlayarak geldi.
Hiç bir zaman projenin dışına çıkmadı ama kolayca harcanamayacağını kanıtladı.
7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan irade -bir yönüyle (başka amaçları da vardı)- başta Küresel Kürt Hareketinin ve projedeki diğer unsurların- kendisini harcama girişimiydi.
Ama Erdoğan projeye kendisinden çok önceden dahil olmuş diğer partnerlerine rağmen bu girişimi proje içindeki konumunu yükselterek savuşturdu.
7 Haziran'dan sonra siyasi konumunu yıpratan -aslında projenin kendisine yüklediği misyonu ikrar eden- söylemlerine son verdi.
Bu misyonu, yerine getirdiği anda harcanacağı konumdan, daha güçlü konuma geleceği ana kadar dondurdu.
Erdoğan, konjonktür gereği, iktidarını korumak açısından, siyasi söylemlerinde ve tarzında 180 derece (en azından görsel açıdan) değişiklik yapınca, başlarda kendisini hararetle alkışlayan projenin diğer gediklileri, herkesten fazla Erdoğan karşıtı oldular.
Bu gediklilerin bir kesimiyle, Sol Pişmanlar veya diğer tanımlama terimimle ifade edersek, Mutan Solcular ile öteden beri didişmekteydim.
Son günlerde Erdoğan'ın ikinci sınıf imitasyonlarının sürekli pişirilip önümüze koymalarına dair tepkilerimi yazıya dökünce, bir zamanlar, "Mesele sadece Erdoğan'ı yıkmak değil" diyenler şimdi, "Her şeyden önemlisi Erdoğan iktidarına son vermek" diyorlar.
Aslına bakarsanız ne Erdoğan o günlerden buyana öz olarak değişti ne de Erdoğan'ın o eski solcu taraftarları görüş değiştirdi.
Onların derdi her şeyin 2011'lerde terk edilen rotasına girmesi...
Aslında Erdoğan üzerindeki o sahte "anti emperyalist" kılığı üzerinden atsa hiç bir muhalefetleri kalmayacak.
Onlar sanıyorlar ki Erdoğan'ı derin devlet ele geçirdi ve bu saatten sonra hayır etmez.
Aslında fena halde yanılıyor ve yanıltıyorlar.
Evet, kendilerinin yanılmaları çok da önemli değil ama muhalif kesim içerinde oluşturdukları çarpık algı oldukça zarar veriyor.
Yıllar önce 2010 anayasa referandumunda Yetmez ama Evet sürecine katılanların, sonraki süreçlerde her fırsatta eleştirilmesine artık son verilmesini, asıl bu sürecin arkasındaki iradeye karşı uyanık olunmasını öneren yazı ve paylaşımlarım olmuştu.
Aynı irade yine iş başında.
Mutant Solcular Bulvarında ikamet eden bu odak yine sinsi tezgahlar peşinde.
Etkisine aldıkları ve mutasyona tabi tuttukları solcular vasıtasıyla sürekli, birbirinden zehirli, "Erdoğan İktidarı nasıl yıkılır?" ambalajlı, "Erdoğan İktidarın yıkılmasını nasıl engelleriz?" dolmalarını piyasaya sürmekteler.
Dolmalardan biri şöyle; Kürt oyları kilit oylardır. CHP ikinci turda Kürtlerden oy olacak bir aday çıkarmalıdır.
Tam bir zehirli dolma..!
Bir çok açıdan yanlış ve yanıltıcı.
Bir kere, kendi tabanını temsil eden bir CHP adayının bile ikinci tura kalacağı garanti değilken, "Kürtlerden oy alabilecek" bir adayın ikinci tura kalacağı üzerinden strateji yürütülmesine ikna edilmeye çalışılıyoruz.
Ayrıca; Kürt oyları dediğimiz, Kürdistani Partilere verilen oyların kilit olma durumu tartışmak gerekir.
Örneğin CHP'ye "Kürtlerden oy alabilecek" bir adayı dayatan HDP'nin - bu adayın neden illa sağcı ve liberal olması gerektiğini bir yana bıraksak bile- bu oylar üzerinde %100'lük bir denetimi var mı sizce?
Önceki seçimler bunun hiç de böyle olmadığını gösterdi.
Kısaca bir hatırlayalım.
7 Haziran seçimlerinde HDP'nin seçim barajını aşmasını sağlama kampanyası, "elimiz değmişken -CHP yerine- ana muhalefet partisi de yapalım" operasyonuna dönüşüp HDP'ye aktarılan oylar abartılınca, Erdoğan-AKP iktidarının tek başına hükümet kurmasını imkansız hale getirmişti.
Bu hesap hatası Erdoğan'ı kızdırmış, özellikle Kürt nüfusun yoğun olduğu illerdeki oy dağılımı 1 Kasım'da hem HDP'nin barajı geçmesini hem de Erdoğan tek başına iktidar olmasını sağlayacak şekilde yeniden ayarlanmıştı.
Bu ayarlamanın nasıl yapıldığını hepimiz hatırlarız.
Seçim sonuçları belli olduktan sonra PKK ile ortak organize edilen şiddet olayları aniden artmıştı. Operasyonlar, eylemler... Sonuçta bu seçimler sayılmamış 1 Kasım'da yeniden yapılmasına karar vermişti Erdoğan.
7 Haziran seçim çalışmalarında bütün televizyon kanallarında saz çalıp türkü söyleyerek oldukça başarılı bir seçim performansı sergileyen Selahattin Demirtaş, 1 Kasım seçim çalışmalarında 'bir nedenden' dolayı önceden ayarlanmış televizyon programlarına bile çıkmadı.
Kırsal kesimdeki önemli sayıda oyu ipoteğinde tutan ağalar ve aşiret reisleri tehdit ve vaat yöntemleriyle hizaya getirildi.
Seçmen oy torbaları güvenlik güçlerinin 'denetimde' YSK merkezlerine ulaştırıldı,
Yazının sıkıcı olmasını istemediğim içi buraya aktarmadığım, daha bir dolu ayrıntı o bölgedeki oylar gerekli olduğu şekil ve ölçüde ayarlandığını gösteriyor.
Bu ayarın benzeri 16 Nisan referandumunda da yaşandı.
O zamanlar kendimce yaptığım bir çalışmada; 1 Kasım'da seçimlere giren partilerin aldıkları oyları, 16 Nisan referandumunda vereceklerini ilan ettikleri Evet veya Hayır oylarına göre gruplamış, buradan da 1 Kasım'da Evet ve Hayır Blokunun oylarını hesaplamıştım.
Bu oyları 16 Nisan referandum sonuçlarıyla karşılaştırdım.
O çalışma gösterdi ki 67 ilde Hayır Blokunun oyları artarken, HDP'nin birinci veya ikinci parti olduğu, Kürt nüfusun yoğun olduğu 14 ilde 'Evet' oyları artmıştı.
Bu artış, hatırlayacaksınız referandumda Evet oylarının kıl payı kazanmasını sağlamıştı.
Sonuçları sadece seçim hilesi açıklayamazsınız. Ortada bir ayar durumu olduğu burada da görülüyordu.
Bu durumda;
7 Haziran'daki oy dağılımı nasıl 1 Kasım'da HDP'nin barajı geçmesini, AKP'nin de tek başına iktidarda kalacak şekilde ayarlandıysa;
16 Nisanda HDP'nin, "Biz Hayır oyu verdik" demesi sağlayacak ama 'Evet'in kıl payı kazanacak şekilde (biraz da hile ile ile) ayarlandıysa;
24 Haziran seçimlerinin ikinci turunda da HDP'nin, "Erdoğan'a oy vermedik" diyebileceği, Erdoğan'ın da kıl payı kazanacağı miktar ve şekilde ayarlanabilir.
Bu açıdan bakılırsa doğrudur. Kürt oyları gerçekten kilit olabilir. Ama önemli olan bu kilidin anahtarının kimde olduğudur.
Kürt oylarının çok önemli olduğu açıktır. Gerçekten de belirleyici olabilir.
Ama demokrasi güçlerinin Erdoğan iktidarını gerçek anlamda yıkabilmesi sadece Kürt oylarına bağlanamaz. Bağlanmamalı da...
Çeşitli televizyon kanallarında konuşan HDP milletvekilleri HDP'nin sol söylemleri olan "tek parti" olduğunu, sol söylemlerin meclise taşınması için HDP'nin ve HDP adayının desteklenmesini gerektiğini söylerken, CHP'ye sağcı ve liberal adayları, Kürtlerden oy alabilme şartı olarak dayatıyor.
Bu şartın yerine getirilmesi durumunda Erdoğan-AKP iktidarının yıkılacağı bana kalırsa oldukça şüpheli bir durum ama CHP'yi ana muhalefet partisi olmaktan düşüreceği kesin.
24 Haziran'da Erdoğan iktidarını gerçek anlamda ve kalıcı olarak yıkılması gerçekten önemli.
Bir daha böyle bir şans ele geçmeyebilir. Ama bu durum, şans ya da fırsat olarak tanımlanmaktan öte bir zorunluluk.
Erdoğan'ın anayasanın yeni haliyle iktidar olmasının neden önüne geçilmesi gerektiği konusunda bütün muhaliflerinin hemfikir olduğunu sanmıyorum.
Erdoğan-AKP iktidarına değişik nedenlerle muhalif olanlar olduğu gibi bu iktidarla çelişkilerinin uzlaşmazlıkları da farklı düzeyde olanlar var.
Hatta bu iktidarın yıkılmasından ziyade fabrika ayarlarına dönmesini isteyenler de çok.
Ancak muhalefetin ana gövdesini Erdoğan-AKP iktidarının fabrikadan yeni çıkmış haline de bugün vardığı noktaya da karşı olan kesim oluşturuyor.
Muhalefet stratejisini yalnızca "kilit" diye tanımlanan Kürt oylarını kazanmak üzerine kurmak ne kadar doğru olur?
Ve neden muhalefetin ana gövdesine zarar vermekten kaçınılmıyor?
7 Haziran'da elde ettiği oy oranı 1 Kasımda başlayarak giderek düşen bir kesim 'muhalif' oy potansiyeli ile giderek yükselen yine muhalif bir başka oy potansiyeli arasında tercih mi yapmalıyız?
Bence bu tercihi yaparken hangi kesimin muhalefetinin şartsız ve sağlam olduğuna bakmak gerekir.
Muhalif nitelikleri bir dolu şarta bağlayan bir kesimden gelecek oyları hesaba katarak Erdoğan iktidarını gerçek ve kalıcı olarak alaşağı edemezsiniz.
Aksine bu projedeki konumunu gerekli ve yeterli konuma yükseltirsiniz.
16 Nisan Referandumunda ortaya çıkan umudun hangi koşullarda ve hangi tabana dayanarak yükseldiğini unutmamak gerekir.
O statlarda kendiliğinden yükselen marşları hatırlamak gerekir.
Peki sizce hatırlanacak mı? Sanmıyorum.
Bu noktada bir önceki cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili görüşlerimi paylaştığım eski bir yazımdan(*) bir alıntıyı aktarmak istiyorum.
"Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP ve MHP’nin ortak adayı tıpkı 1983 seçimlerindeki Halkçı Parti Başkanı Necdet Calp gibi bir portre çiziyordu. Kırk yıllık CHP’lileri partisinden küstürmek üzere tezgahlanmış bu operasyon sonucu, CHP adeta bile isteye, seçmen tabanının önemli bir kısmını sandık başına getirtmemiş, yine önemli bir kısmını HDP’ye hediye etmişti. MHP’liler ise yaptıkları ittifak nedeniyle tabanın büyük çoğunluğunun Erdoğan’a oy vermesini sağladı.
HDP; CHP tabanına yönelik çalışmış; ustaca bir taktikle CHP’yi yıpratma işini HDP içindeki sol bileşenlere, sosyal medyadaki trend delisi holigan taraftarlarına devrederken, Demirtaş da adeta “Kuvayi Milliyeci” kesilerek Türkiyeli imajı çizmiş, -yani o sinir bozucu damarı kullanarak- CHP tabanından önemli oranda oy toplamıştı.
Müzmin acemi, gemi aslanı sosyal demokratlar partisi CHP, 12 Eylül sonrasında mantar gibi biterek ekranlara doluşan medyaşorların etkisiyle şaşkın ördek atasözünü hayata geçirdi.
Liberal parantezine bilumum vasıfları (İslamcı, sosyalist, komünist, muhafazakar) sığdırmakta maruf 12 Eylül mamülü medyaşorlar CHP’yi; “Oyunu artırmak istiyorsan, mütedeyyin muhafazakar kesimlere şirin gözükmelisin” telkini ile gaza getirdiler.
CHP’de vur denileni öldür anladı, tuttu isminden, cismine İslami bir adayla yarışa girdi.
CHP’nin terk ettiği Laiklik kozunu HDP devraldı.
Özellikle HDP içresinde, kendi görevlerini Kürt Ulusal Hareketine ihale etmekten dolayı işsiz güçsüz kalmış Türkiye Sosyalistleri, holigan amigolar gibi bu göreve şevkle talip oldular.
CHP tabanının daha önce şiddetle eleştirdikleri ulusalcı ve laikçi tabanına çalıştılar.
Birlik beraberlikten, Türkiyelilik, laiklik üzerinden, adeta ulusalcı propaganda yürüterek bu tabanın kayda değer bir kısmını HDP’ye kazandırdılar.
Ama çok daha önemli bir kısmının CHP’ye küserek sandık başına gelmemesini sağladılar.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerini üç kişi arasında oynanan tek kale maça benzetirsek, maçı şöyle özetleyebiliriz. CHP İhsanoğlu’nun ayağından topu kale önüne ortalamış, HDP’li Demirtaş topu göğsüyle yumuşatıp, AKP’den Erdoğan’ın önüne yuvarlamış, Erdoğan’a da topu kaleye yuvarlamak kalmıştı.
Kale zaten bomboştur.
Kalede olması gereken demokrasi güçleriyse; maçı türbinlerden izlemeyi yeğlemiştir. Hatırı sayılır bir kısmı da stada kadar gelmeye bile tenezzül etmeyip, yazlıklarda televizyonlardan izlediler."
Açıkçası aynı kaygıları hala taşıyorum.
Gelişmeler daha da büyük hataların olabileceğini gösteriyor.
Ayhan Bilgen'in dile getirdiği, aslında Kürt Hareketin Erdoğan'la olan Proje içi rekabetinin bir yansıması olan tehditimsi demeci ile ilgili haberi okumuşsunuzdur:
"HDP sözcüsü Ayhan Bilgen, "sıfır baraj ittifakı"nın Cumhurbaşkanlığı seçiminin kritik belirleyicisi olacağını söyleyerek, "Bizi milletvekili seçiminde yok sayanlar, cumhurbaşkanlığı seçiminde desteğimizi almakta da zorlanır" dedi.
Bu demeç Kürt oylarının ne kadar şarta bağlı olduğunu gösteriyor.
Aynı zamanda proje içi rakip-ittifakları Erdoğan'ın -Küresel Kapitalizmin tavsiyesiyle yürütmeye çalıştığı- muhalefeti dizayn etme operasyonuna(**) da uygun bir demeç.
Korkarım ki önümüzdeki tek kalelik maçta CHP yine topu ceza sahasına ortalayacak.
Kürt Hareketi topu göğsüyle yumuşatıp, Erdoğan'ın önüne ortalayacak.
Erdoğan'a da topu kaleye yuvarlamak kalacak.
Kale de yine kimse olmayacak.
Ya da ben yanılacağım. Bu kadar olumsuz olduğum için utanacağım.
Bu duyguyu yaşamayı o kadar istiyorum ki..!
Nadi öztüfekçi
30 Nisan 2018
(*) Türkiye Cumhuriyeti Holdingi
(**)Erdoğan Kendisine göre Muhalefet Cephesi Oluşturuyor.
2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Nisan 2018 Pazartesi
7 Ağustos 2014 Perşembe
Sormak iyidir...
Ben Dünya'yı ve yaşamı "zaten bilerek" değil
sorarak anlamaya çalışırım.
Kendimce doğru soruları sorarak ve bunları yanıtlamaya
çalışarak, günümüzü kavramaya çalışırım.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de böyle algılamaya çalıştım.
Önce; ne istediğimi, kendimi nerede gördüğümü düşündüm ve bu
yönde sorular sordum. Basit olmasına özel dikkat saffettim. Çünkü soruları
basit sormazsan doğru yanıtları bulma ihtimalin de azalıyor.
Okuyan arkadaşlarım bilir Bloğumun adı "Sıradan
Şeyler".
Doğal olarak soruları da sıradan sorular olacak.
İşte; öylesine, iddiasız, sıradan sorular...
Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi demokratik bir Türkiye
isteyenler açısından bir sorun mudur? Ya da başka ifadeyle demokrasi mücadelesi
verenler açısından Erdoğan'ın seçilip seçilmemesi önemli bir kırılma noktası
mı, yoksa "önemsiz bir detay" mıdır?
Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi kendini yoksullar ve
çalışanların tarafında görenler açısından; bir olumsuzluk mu yoksa "bu
mücadele zaten devam ediyor, kim seçilirse fark etmez" midir?
Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi çağdaş bir yaşam
sürdürmeyi, inancını, dinini kendi algıladığı ve yorumladığı şekilde yaşamayı
arzulayanlar açısından; bir tehlikenin daha da somutlaşması anlamına mı gelir,
yoksa "bütün bunlar gereksiz, mesnetsiz korkular" mıdır?
Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi temiz bir toplum
isteyenlerin; asla vicdanlarına sığdıramayacakları açığa çıkan bunca yolsuzluk,
rüşvet ve yasadışlılıkların onaylanması demek olan ülkece yaşanacak bir
rezillik midir yoksa "demokrasinin bir cilvesi" midir?
Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi savaş karşıtları için;
Ortadoğu bataklığına, sırf kendi ihtirasları ve küresel sermayenin kendisine
yüklediği misyonları adına balıklama dalmaya hazır bir 'Malkoçoğlu'na ülkenin
geleceğini emanet etmek midir yoksa "abartmayalım" mıdır?
Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi kadın hakları
savunucuları, cinsiyet ayrımcılığın ve cinsel eğilimler üzerindeki baskılara
karşı olanlar açısından; topluma kendi inanç ve ahlaki yargılarını topluma
dayatmaya hazır bir anlayışın daha da cesaretlenmesi ve daha atak olmasının
önünü mü açacak bir aşama mıdır yoksa
"yok canım" mıdır?
Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi bu ülkede her türlü etnik
ayrımcılığa, kimlik ve inanç ve mezhep dayatmacılığına karşı olanlar
açısından; son dönemlerde kullanılan açıkça mezhep kışkırtıcılığı anlamındaki
ifadelerin artık somutlaşacağı yeni bir dönem midir yoksa "telaşa gerek
yok" mudur?
Son soru…
Eğer kendimize; demokrasiden, yoksullardan ve çalışanlardan,
çağdaş bir yaşamdan, temiz bir toplumdan, savaşın karşısında ve barıştan, kadın
haklarından, cinsel kimlik ve yönelim temelli insan haklarından yana
görüyorsanız, solcu, sağcı, sosyalist, demokrat, liberal ne olursanız olun
Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi sizin için önemli bir sorun mu, “fark etmez”
mi yoksa “iyidir iyi” mi?
Sormak iyidir.
Nadi Öztüfekçi
7 Temmuz 2014
4 Ağustos 2014 Pazartesi
"Vazgeçilmez ve Kaçınılmaz"a 5 kala...
Biraz önce (4 Ağustos 2014) Ekmeleddin İhsanoğlu bir meydanda konuşuyordu.
Konuşmalarındaki donukluk falan, geçelim bunları; konuşması teknik
olarak saçma sapan bir ses düzeneği nedeniyle anlaşılmıyordu bile.
Genellikle tv kanallarının mikrofonları ile arasında epeyce bir mesafe oluyor ve kendi sesinden daha çok ortamın sesi duyuluyor.
Erdoğan'ın konuşmaları kulak zarlarımızı delercesine, istesek de istemesek de beynimizin tam ortasında patlarken, İhsanoğlu'nun ne dediğini anlamak için özel dikkat sarf etmek zorundasın. Televizyonun sesini açsan bile ortamdaki diğer sesler de yükseldiğinden bir şey fark etmiyor.
Ekmeleddin İhsanoğlu ve etrafındakiler, bu konuşmaları sonradan da olsa televizyonlarda hiç mi dinlemiyorlar?
Zaten çok az buldukları canlı yayına çıkma, haber olma fırsatını beceriksizce ve salakça aymazlıkları ile teptiklerinin farkında değiller mi? Hiç mi bu trajikomik hallerini görmüyorlar?
Yani bu ceberrut hilkat garabetinin cumhurpadişah olmasını, Ekmeleddin'in her konuşmada seslenebildiği 200-300 kişiye bir şeyler anlatmasıyla mı engelleyebileceklerini sanıyorlar?
Gerçekten Ekmeleddin'i cumhurbaşkanı seçtirebilmek için yaptıklarının yeterli olduğunu mu düşünüyorlar?
Soruyu daha net soralım.
Gerçekten Ekmeleddin İhsanoğlu ve etrafındakiler kendisinin cumhurbaşkanı seçilmesini istiyor mu?
Adım adım yaklaşan bu katmerli diktatörlüğe biraz olsun dur diyebilme fırsatını değerlendirmeyi gerçekten arzuluyorlar mı?
Sanmıyorum.
Yakın zaman da yazdığım, 1983 seçimleri ile ilgili yazımda anlatmaya çalışmıştım; Halkçı Parti hiç kimsenin hatta kendisinin bile istemediği kadar oy almış ve GırGır dergisi de bu durumu kapak karikatürüne taşıyarak çok güzel özetlemişti.
Galiba bu seçimlerde de Erdoğan'ın seçilememe ihtimali küresel güçleri, iktidarı olduğu kadar muhalefeti de telaşlandırıyor.
Son rötuşlarının yapıldığı "yeni" Ortadoğu ve Türkiye dizaynının son anda sekteye uğramasını asla istemiyorlar. Bu formatlama operasyonunda Erdoğan'lı bir Türkiye'nin ne kadar elzem olduğunun farkındalar. Çünkü küresel veya ülke çapındaki hemen bütün aktörler kendi vizyonlarını bu formatlamanın sonucuna göre ayarlamış. Erdoğan'ın oy kaybetmesi değil ama bir seçim kaybetmesinin nasıl bir anlam taşıyacağını biliyor ve korkuyorlar. O yüzden işi sağlama alıyorlar.
Öyle ki; eğer her şeye karşın Erdoğan seçilemezse, insanlar sadece ülkesel ya da küresel güçlerin verdiği açıktan desteğe rağmen değil, bu göstermelik muhalefetin ayna tersinden verdikleri desteğe rağmen seçilememiş olacak.
Ülkenin içinde bulunduğu öğretilmiş çaresizlik halinin kalıcılaşması ya da en azından demokrasi için umudun bir parça da korunabilmesinin yol ayrımındayız.
Eğer Erdoğan seçilirse;
Silah ve mühimmat desteği verdiği küresel terör organizasyonu IŞİD'in vatandaşlarımızı rehin almasını olağan bir yol kazası olarak kabul etmiş olacağız. Çok daha kötülerini hazmetmeye hazır olduğumuzu itiraf etmiş olcağız.
Eğer Erdoğan seçilirse;
Oğullar, damatları, arkadaş ve ahbapları, bakanları, bakan oğulları, bürokratları ve yandaş iş adamlarıyla, sıfırlanamayan odalar dolusu, onlarca para sayma makineleriyle sayılamayan milyonlarca Lira ve Euro ile hepimizin önünde çalışan rüşvet mekanizmasına alkış tutacağız demektir. Bundan sonra da adeta bir "Baba" filmleri serisi izler gibi çok daha büyük rüşvet ve soygun faaliyetlerini bekler olacağız.
Eğer Erdoğan seçilirse;
Gerek iktidara gelirken, gerekse iktidara geldikten sonra; kamuoyundan gizlenen, Küresel güçlerin adeta Demoklesin Kılıcı gibi tepesinde salladığı yolsuzluk, yasa dışılık üzerine kurulu bir dolu anlaşma ve bilginin ortaya dökülmesi korkusuyla devlet yöneten bir diktatör seçilmiş olacak. Küresel güçlerin ekonomik, stratejik her istediği anlaşma ve dayatmayı; bu ev kabadayısının dışa dönük, sahte külhani gösterileri eşliğinde ama içe dönük katıksız diktatörlüğü altında, ülkece kabullenmek zorunda kalacağız.
Eğer Erdoğan seçilirse;
Umudu kilometrelerce yerin dibine gömmüş olacağız. Bir kifayetsizlik abidesini, kompleks kumkumasını, cehaletin ve kof kendini beğenmişliğin simgesini; Taraftarı için vazgeçilmez, karşıtları için kaçınılmaz hale getirmiş olacağız.
Eğer Erdoğan seçilirse.
Aslında hepimiz neler olacağını biliyoruz. Bilmediğimiz ve üstüne kafa yormadığımız; "seçilmesini nasıl engelleyebiliriz?", işte bunu ?ben dahil- bilmiyoruz.
Nadi Öztüfekçi
4 Ağustos 2014
Genellikle tv kanallarının mikrofonları ile arasında epeyce bir mesafe oluyor ve kendi sesinden daha çok ortamın sesi duyuluyor.
Erdoğan'ın konuşmaları kulak zarlarımızı delercesine, istesek de istemesek de beynimizin tam ortasında patlarken, İhsanoğlu'nun ne dediğini anlamak için özel dikkat sarf etmek zorundasın. Televizyonun sesini açsan bile ortamdaki diğer sesler de yükseldiğinden bir şey fark etmiyor.
Ekmeleddin İhsanoğlu ve etrafındakiler, bu konuşmaları sonradan da olsa televizyonlarda hiç mi dinlemiyorlar?
Zaten çok az buldukları canlı yayına çıkma, haber olma fırsatını beceriksizce ve salakça aymazlıkları ile teptiklerinin farkında değiller mi? Hiç mi bu trajikomik hallerini görmüyorlar?
Yani bu ceberrut hilkat garabetinin cumhurpadişah olmasını, Ekmeleddin'in her konuşmada seslenebildiği 200-300 kişiye bir şeyler anlatmasıyla mı engelleyebileceklerini sanıyorlar?
Gerçekten Ekmeleddin'i cumhurbaşkanı seçtirebilmek için yaptıklarının yeterli olduğunu mu düşünüyorlar?
Soruyu daha net soralım.
Gerçekten Ekmeleddin İhsanoğlu ve etrafındakiler kendisinin cumhurbaşkanı seçilmesini istiyor mu?
Adım adım yaklaşan bu katmerli diktatörlüğe biraz olsun dur diyebilme fırsatını değerlendirmeyi gerçekten arzuluyorlar mı?
Sanmıyorum.
Yakın zaman da yazdığım, 1983 seçimleri ile ilgili yazımda anlatmaya çalışmıştım; Halkçı Parti hiç kimsenin hatta kendisinin bile istemediği kadar oy almış ve GırGır dergisi de bu durumu kapak karikatürüne taşıyarak çok güzel özetlemişti.
Galiba bu seçimlerde de Erdoğan'ın seçilememe ihtimali küresel güçleri, iktidarı olduğu kadar muhalefeti de telaşlandırıyor.
Son rötuşlarının yapıldığı "yeni" Ortadoğu ve Türkiye dizaynının son anda sekteye uğramasını asla istemiyorlar. Bu formatlama operasyonunda Erdoğan'lı bir Türkiye'nin ne kadar elzem olduğunun farkındalar. Çünkü küresel veya ülke çapındaki hemen bütün aktörler kendi vizyonlarını bu formatlamanın sonucuna göre ayarlamış. Erdoğan'ın oy kaybetmesi değil ama bir seçim kaybetmesinin nasıl bir anlam taşıyacağını biliyor ve korkuyorlar. O yüzden işi sağlama alıyorlar.
Öyle ki; eğer her şeye karşın Erdoğan seçilemezse, insanlar sadece ülkesel ya da küresel güçlerin verdiği açıktan desteğe rağmen değil, bu göstermelik muhalefetin ayna tersinden verdikleri desteğe rağmen seçilememiş olacak.
Ülkenin içinde bulunduğu öğretilmiş çaresizlik halinin kalıcılaşması ya da en azından demokrasi için umudun bir parça da korunabilmesinin yol ayrımındayız.
Eğer Erdoğan seçilirse;
Silah ve mühimmat desteği verdiği küresel terör organizasyonu IŞİD'in vatandaşlarımızı rehin almasını olağan bir yol kazası olarak kabul etmiş olacağız. Çok daha kötülerini hazmetmeye hazır olduğumuzu itiraf etmiş olcağız.
Eğer Erdoğan seçilirse;
Oğullar, damatları, arkadaş ve ahbapları, bakanları, bakan oğulları, bürokratları ve yandaş iş adamlarıyla, sıfırlanamayan odalar dolusu, onlarca para sayma makineleriyle sayılamayan milyonlarca Lira ve Euro ile hepimizin önünde çalışan rüşvet mekanizmasına alkış tutacağız demektir. Bundan sonra da adeta bir "Baba" filmleri serisi izler gibi çok daha büyük rüşvet ve soygun faaliyetlerini bekler olacağız.
Eğer Erdoğan seçilirse;
Gerek iktidara gelirken, gerekse iktidara geldikten sonra; kamuoyundan gizlenen, Küresel güçlerin adeta Demoklesin Kılıcı gibi tepesinde salladığı yolsuzluk, yasa dışılık üzerine kurulu bir dolu anlaşma ve bilginin ortaya dökülmesi korkusuyla devlet yöneten bir diktatör seçilmiş olacak. Küresel güçlerin ekonomik, stratejik her istediği anlaşma ve dayatmayı; bu ev kabadayısının dışa dönük, sahte külhani gösterileri eşliğinde ama içe dönük katıksız diktatörlüğü altında, ülkece kabullenmek zorunda kalacağız.
Eğer Erdoğan seçilirse;
Umudu kilometrelerce yerin dibine gömmüş olacağız. Bir kifayetsizlik abidesini, kompleks kumkumasını, cehaletin ve kof kendini beğenmişliğin simgesini; Taraftarı için vazgeçilmez, karşıtları için kaçınılmaz hale getirmiş olacağız.
Eğer Erdoğan seçilirse.
Aslında hepimiz neler olacağını biliyoruz. Bilmediğimiz ve üstüne kafa yormadığımız; "seçilmesini nasıl engelleyebiliriz?", işte bunu ?ben dahil- bilmiyoruz.
Nadi Öztüfekçi
4 Ağustos 2014
17 Temmuz 2014 Perşembe
KRUGER SENDROMU veya diğer adıyla CAHİL CESARETİ
Kruger Sendromu ilgili bir alıntı;
“Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi...
Soruların yüzde 10 ' una bile yanıt veremeyenlerin "kendilerine güvenleri" müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.
Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise "en alçakgönüllü" deneklerdi; soruların yüzde 70 ' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.
Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı: (Bkz. Vikipedi)
* Yetkin olmayan insanlar becerilerine aşırı değer biçme eğilimindedirler.
*Yetkin olmayan insanlar diğer insanlardaki gerçek beceriyi farkedememektedirler.
*Yetkin olmayan insanlar kendilerindeki yetersizliğin boyutunu görememektedirler.
*Eğer bu yetkin olmayan insanlar becerilerini geliştirmek üzere eğitilirlerse, geçmişteki eksikliklerini farkedip kabul etmektedirler.
Sonuç olarak insanlar, bir konu hakkında ne kadar az biliyorsa, o konu hakkındaki az olan bilgisi aslında ne kadar az bilgi sahibi olduğunu farketmesini engellediği gibi, sanki konuyla ilgili her şeyi biliyormuşcasına bir özgüven kazandırmaktadır.
Şimdi yukarıdaki deneyi kendimiz için uyarlayalım. Soruların konusu Cumhurbaşkanı Seçimleri ile ilgili olsun. Denekler ise, bu sayfalarda ve bu konuda bildiği kadar fikirlerini görüşlerini belirten insanlar, yani hepimiz, bizler olsun.
Sorulardan bir tanesi şöyle olsun; “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP iktidarına muhalif olan, kendisini demokrat ya da solcu görüp, ulusalcı çizgide görmeyen insanların göstereceği en doğru tavır nedir?”
Şimdi bu sorunun altına şıkları sıralarsak; sizce gerekli kaç şık koyabiliriz? Epeyi fazla olur değil mi? Ama biz öyle yapmayalım, konunun girift ve detaylı olduğunu göz önüne alarak kategorize etmeden değişik bakış açıları neler olabilir tartışalım.
Örneğin; “Erdoğan’ın seçilmesini istemiyorum. Ama CHP’nin diğer partilerle gösterdiği ortak adaya oy vermek içimden gelmiyor o yüzden 1. Turda oyum Selahattin Demirtaş’a veriyorum. Ama sonucun belli olması 2. Tura kalması halinde oyumu Erdoğan’ın rakibine vereceğim. Ekmeleddin İhsanoğlu ya da Selahattin Demirtaş fark etmez.” gibi bir bakış açısı olabilir.
Yukarıdaki bakış açısının farklı bir versiyonu olarak; “Ben asla CHP adayına oy vermem. Selahattin Demirtaş 2. Tura kalamazsa oyumu boş veririm.” Ya da “ben solcuyum ama Çözüm Sürecinin sekteye uğramaması açısından oyumu Erdoğan veririm.”
Tamamıyla farklı bir bakış açısı; “Selahattin Demirtaş zaten 1. Turda kazanacak. Gerisini tartışmaya gerek yok.”
Bir başka bakış açısı; “Erdoğan’ın kazanması halinde Devlet tümüyle tek adam ve tek parti yönetimine geçer. O yüzden birincil öncelik iktidar da az da olsa bir çatlak yaratmak lazım. Seçim sonucu 2. tura kaldığında Erdoğan’ın kazanma ihtimali yüksek. Erdoğan’ın kazanmasını istemiyorsak işi 1. Turda bitirmek lazım.”
Daha bir çok değişik bakış açısı olabilir ama uzatmamak açısından son bir bakış açısı; “Ben bu seçimlerin dayatma ve bir mizansen olduğunu düşünüyorum. Meşru görmüyorum. O yüzden seçimlerde oyumu boş olarak vereceğim.”
Bir soru daha üretelim; “Yukarıdaki bakış açılarından hangisi “Gizli Kürt Düşmanlığıdır?”
Bir soru daha; ”Böylesi bir konuda fikir üretebilmek o kadar kolay mıdır? Bu bakış açıları başka kaygılardan kaynaklanamaz mı?”
Son bir soru daha; “Katışıksız bir AKP iktidarı çözüm sürecine zarar verebilir mi? Ya da güçlü bir alternatifi olmayan AKP iktidarı sarsılırsa Çözüm süreci zarara uğrar mı?
Bizim testimiz böyle olsun.
Bu sorular üzerine kafa yorup kendi kendimize yanıtlayalım ve en son da kendimize şu soruyu soralım.
“Yukarıdaki soruları cevaplarken kendimizden ne kadar eminiz? Bütün soruları doğru mu yanıtladık?
Ben kendime sordum.
Ne kadarını doğru yanıtladım bilmiyorum.
....
“Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır." Bertrand Russell.
Nadi Öztüfekçi
18 Temmuz 2014
“Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi...
Soruların yüzde 10 ' una bile yanıt veremeyenlerin "kendilerine güvenleri" müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.
Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise "en alçakgönüllü" deneklerdi; soruların yüzde 70 ' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.
Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı: (Bkz. Vikipedi)
* Yetkin olmayan insanlar becerilerine aşırı değer biçme eğilimindedirler.
*Yetkin olmayan insanlar diğer insanlardaki gerçek beceriyi farkedememektedirler.
*Yetkin olmayan insanlar kendilerindeki yetersizliğin boyutunu görememektedirler.
*Eğer bu yetkin olmayan insanlar becerilerini geliştirmek üzere eğitilirlerse, geçmişteki eksikliklerini farkedip kabul etmektedirler.
Sonuç olarak insanlar, bir konu hakkında ne kadar az biliyorsa, o konu hakkındaki az olan bilgisi aslında ne kadar az bilgi sahibi olduğunu farketmesini engellediği gibi, sanki konuyla ilgili her şeyi biliyormuşcasına bir özgüven kazandırmaktadır.
Şimdi yukarıdaki deneyi kendimiz için uyarlayalım. Soruların konusu Cumhurbaşkanı Seçimleri ile ilgili olsun. Denekler ise, bu sayfalarda ve bu konuda bildiği kadar fikirlerini görüşlerini belirten insanlar, yani hepimiz, bizler olsun.
Sorulardan bir tanesi şöyle olsun; “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP iktidarına muhalif olan, kendisini demokrat ya da solcu görüp, ulusalcı çizgide görmeyen insanların göstereceği en doğru tavır nedir?”
Şimdi bu sorunun altına şıkları sıralarsak; sizce gerekli kaç şık koyabiliriz? Epeyi fazla olur değil mi? Ama biz öyle yapmayalım, konunun girift ve detaylı olduğunu göz önüne alarak kategorize etmeden değişik bakış açıları neler olabilir tartışalım.
Örneğin; “Erdoğan’ın seçilmesini istemiyorum. Ama CHP’nin diğer partilerle gösterdiği ortak adaya oy vermek içimden gelmiyor o yüzden 1. Turda oyum Selahattin Demirtaş’a veriyorum. Ama sonucun belli olması 2. Tura kalması halinde oyumu Erdoğan’ın rakibine vereceğim. Ekmeleddin İhsanoğlu ya da Selahattin Demirtaş fark etmez.” gibi bir bakış açısı olabilir.
Yukarıdaki bakış açısının farklı bir versiyonu olarak; “Ben asla CHP adayına oy vermem. Selahattin Demirtaş 2. Tura kalamazsa oyumu boş veririm.” Ya da “ben solcuyum ama Çözüm Sürecinin sekteye uğramaması açısından oyumu Erdoğan veririm.”
Tamamıyla farklı bir bakış açısı; “Selahattin Demirtaş zaten 1. Turda kazanacak. Gerisini tartışmaya gerek yok.”
Bir başka bakış açısı; “Erdoğan’ın kazanması halinde Devlet tümüyle tek adam ve tek parti yönetimine geçer. O yüzden birincil öncelik iktidar da az da olsa bir çatlak yaratmak lazım. Seçim sonucu 2. tura kaldığında Erdoğan’ın kazanma ihtimali yüksek. Erdoğan’ın kazanmasını istemiyorsak işi 1. Turda bitirmek lazım.”
Daha bir çok değişik bakış açısı olabilir ama uzatmamak açısından son bir bakış açısı; “Ben bu seçimlerin dayatma ve bir mizansen olduğunu düşünüyorum. Meşru görmüyorum. O yüzden seçimlerde oyumu boş olarak vereceğim.”
Bir soru daha üretelim; “Yukarıdaki bakış açılarından hangisi “Gizli Kürt Düşmanlığıdır?”
Bir soru daha; ”Böylesi bir konuda fikir üretebilmek o kadar kolay mıdır? Bu bakış açıları başka kaygılardan kaynaklanamaz mı?”
Son bir soru daha; “Katışıksız bir AKP iktidarı çözüm sürecine zarar verebilir mi? Ya da güçlü bir alternatifi olmayan AKP iktidarı sarsılırsa Çözüm süreci zarara uğrar mı?
Bizim testimiz böyle olsun.
Bu sorular üzerine kafa yorup kendi kendimize yanıtlayalım ve en son da kendimize şu soruyu soralım.
“Yukarıdaki soruları cevaplarken kendimizden ne kadar eminiz? Bütün soruları doğru mu yanıtladık?
Ben kendime sordum.
Ne kadarını doğru yanıtladım bilmiyorum.
....
“Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır." Bertrand Russell.
Nadi Öztüfekçi
18 Temmuz 2014
15 Temmuz 2014 Salı
OTUZBİR YIL ÖNCEKİ GIRGIR KAPAĞI…
12 Eylül Faşist darbesinden sonraki ilk seçimlerde üç parti seçime katılmıştı.
Seçim sonuçları açıklandığında Necdet Calp'ın başkanı olduğu Halkçı Parti
beklenenin çok üzerinde oy almıştı.
Seçimin hemen sonrası çıkan GırGır dergisinin kapağını
hatırlıyorum.
Google'da aradım ama ne yazık ki bulamadım.
Hatırladığım kadarıyla anlatmaya çalışayım. Necdet Calp ve
parti kurmayları büyük bir tehlikeyi atlatmış insanların yüz ifadeleri ile, kan
ter içinde, ellerinde mendil, alınlarını falan siliyorlar.
Necdet Calp; "Öfff..!! Az kaldı kazanacaktık"
diyor.
Evet, o dönemde 12 Eylül cuntası partileri kapatmıştı. İlk
seçimlerde de kendi dizayn ettiği üç partinin seçimlere girmesine izin
vermişti.
Cunta Turgut Sunalp'ın MDP'sini destekledi. Ama Küresel
Sermaye Turgut Özal'ın ANAP'ını tercih etti. Halkçı Parti ise konu mankeni
olarak düşünülmüştü.
Necdet Calp İzmir Valisi iken üniversitelerde artan şiddet
olayları nedeni ile çeşitli gruplarla görüşmeler yapmıştı. E.Ü. Bornova kampusu
İGD’lileri adına görüşme yapan grup içerisinde ben de vardım. Yani bir şekilde
tanımıştım. Sonraki bir-iki yıl içersinde çeşitli vesilerle karşılaştık. Ölen
insanın arkasından konuşmak olacak -olursa olsun- ama o zamanlar 20 yaşlarında
bir genç olarak ben de bıraktığı izlenim hiç de bir parti başkanı olacak kadar
bir vizyona sahip olmadığı yönündeydi.
Nitekim seçim çalışmaları esnasında bu görüldü. Hafızalarda
kalan tek aksiyonu; seçim öncesi TRT'de yayınlanan üç partinin katıldığı
programda, Turgut Özal'la Boğaz Köprüsünün satışı konusunda girdiği bir polemikte
masaya vurup "Sattırmam efendim!!" diye bağırmasıydı.
Paşalar tarafından o gün için "solu" mümkün
olduğunca kötü temsil edebilsin diye özellikle aranıp bulunmuştu. Bu, herkes
tarafından biliniyordu aslında. Ama medyanın ustaca taktiklerle Turgut Özal'ı
desteklemesine rağmen, o göstermelik tepki bile işe yaramış, hesaplanandan ve belki de
Necdet Calp’in istediğinden fazla oy almıştı.
Yukarıda anlatmaya çalıştığım GırGır’ın kapağındaki o karikatür
bu durumu çok iyi tanımlamıştı.
Günümüze gelince; Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Cumhurbaşkanlığına
aday gösterilmesi ve yapılan seçim çalışmalarını, Kemal Kılıçdaroğlu’nun
konuşmalarını falan izleyince 31 yıl önceki seçimleri hatırladım.
Tıpkı o zamanlar olduğu gibi her şey Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin iktidarının sekteye uğramaması yönünde ayarlanmış gibi. Erdoğan ve AKP iktidarına karşı tepki ustalıkla kadükleştirilip etkisizleştiriliyor.
Tıpkı o zamanlar olduğu gibi her şey Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin iktidarının sekteye uğramaması yönünde ayarlanmış gibi. Erdoğan ve AKP iktidarına karşı tepki ustalıkla kadükleştirilip etkisizleştiriliyor.
Bence İhsanoğlu’nu ve CHP’yi en fazla eleştirenler aslında
en fazla teşekkür etmesi gerekenler...
Bu kadar eleştiriye açık(!) ve uygun bir rakip bulunamaz çünkü.
Bu kadar eleştiriye açık(!) ve uygun bir rakip bulunamaz çünkü.
Seçim sonuçlandığında; GırGır’ın 31 yıl önceki kapak karikatürü,
İhsanoğlu ve Kemal Kılıçdaroğlu’na uyarlanıp çizilirse bence cuk oturur.
Tabii aynı telaşı yaşayan başka birileri de karikatüre ilave edilebilir.
Nadi Öztüfekçi
15 Temmuz 2014
Tabii aynı telaşı yaşayan başka birileri de karikatüre ilave edilebilir.
Nadi Öztüfekçi
15 Temmuz 2014
GırGır'ın o kapak karikatürünü bulamadım.
Onun yerine hemen aynı anlama gelecek bir uyarlamamı koyuyorum.
1 Temmuz 2014 Salı
Benim İslamcım seninkinden daha iyi...
Olmayanları eleştirmek ve söylenmeyenlere cevap vermek
gerçekten ilginç bir tutum...
Önce gerçekte var olmayan senaryolar piyasa
ediliyor. Sonra bu ucuz senaryo üzerinden eleştirel analizler yapılıyor. Örneğin
HDP'nin Selahattin Demirtaş'ın adaylığını ihanet olarak değerlendiren
Ulusalcıların ya da bir takım solcuların var olduğuna dair senaryolar..?
Şimdi mantık var vicdan var; adam hem ulusalcı olacak, hem
de HDP'den CHP adayını desteklemesini mi isteyecek? Zaten yok böyle bir şey. Normal'de
bir CHP'li Partisinin HDP ile aynı kulvarda olmasını bile istemez.
Ya da belli bir mantık sahibi bir sosyalist HDP ve CHP’nin birlikte hareket edebileceği üzerine hesap bile yapmaz. Herkes bilir ki bu görünüm her iki partinin de tabanında oy kaybına neden olur.
Ya da belli bir mantık sahibi bir sosyalist HDP ve CHP’nin birlikte hareket edebileceği üzerine hesap bile yapmaz. Herkes bilir ki bu görünüm her iki partinin de tabanında oy kaybına neden olur.
Bugünkü siyasi konjonktürde her üç partinin ayrı ayrı aday
göstermesinden daha doğal bir şey yoktu. AKP'yi bir kenara bırakalım, HDP'nin
de CHP'nin de ayrı aday göstermesini ihanet olarak değerlendirmek, ayrı birer
parti olarak var olmalarını da ihanet olarak değerlendirmekle eş anlamlıdır.
Aynı şekilde CHP'nin Ekmeleddin İhsanoğlu adayına da şaşırmış görünüp "bu kadarı da olmaz" kabilinden eleştirilere de aklım ermiyor.
Bu CHP; Nasyonal Sosyalist, Şovenist, Türkçü olduğu için
eleştirdiğimiz, mütedeyyinlere zulüm yaptığından, laikçi olduğundan şikayetçi
olduğumuz parti değil miydi? Zaten siyasi varlığına bile tahammül edemediğimiz,
tabanının faşist ve çözüm sürecine karşı olan Beyaz Türklerden oluştuğunu
düşündüğümüz CHP’den söz etmiyor muyuz?
Yani doğru bir aday çıkarsa desteklenecek miydi? Nasıl bir
aday olmalıydı örneğin?
Ulusalcı ve çözüm sürecine karşı bir aday..?
Şu sıralar zımni bir fikirdaşlık yürütülen Süheyl Batum gibi veya onun kafasındaki bir aday desteklenecek miydi?
Peki, -hala hangi mantıkla olduğunu anlayamadığım- HDP'nin adaylık teklifi götürdüğü CHP milletvekili Rıza Türmen, CHP'nin adayı olsaydı destekleyecek miydik? Ya da Rıza Türmen HDP'nin adayı olsaydı geldiği partinin yukarıda sıraladığımız özelliklerinden sıyrılmış mı olacaktı?
Ulusalcı ve çözüm sürecine karşı bir aday..?
Şu sıralar zımni bir fikirdaşlık yürütülen Süheyl Batum gibi veya onun kafasındaki bir aday desteklenecek miydi?
Peki, -hala hangi mantıkla olduğunu anlayamadığım- HDP'nin adaylık teklifi götürdüğü CHP milletvekili Rıza Türmen, CHP'nin adayı olsaydı destekleyecek miydik? Ya da Rıza Türmen HDP'nin adayı olsaydı geldiği partinin yukarıda sıraladığımız özelliklerinden sıyrılmış mı olacaktı?
CHP’nin bugünkü garabeti; solcusu, sosyalisti, İslamcısı,
liberali, Kürt Ulusalcısı, Kürt Demokrat veya Devrimcisi her kesimden gelen,
yaygın medyada bolca yer bulan eleştirilerin yönlendirici etkisi sonucudur.
Herkes biliyor ki; CHP Cumhurbaşkanı adayını seçerken, olağanüstü sofistike
algı operasyonları ve bu sıraladığım kesimlerin bilerek-bilmeyerek katılım ve
desteği ile yaratılan İslamcı Atmosfere beklenen tepkiyi vermiştir. Şu günlerde,
“her ne şekilde olursa olsun, ama olsun” mantığı ile yaklaşılan çözüm sürecine
ters düşmeyen –ya da en azından nötr kalan-, cuma namazı kılan, oruç tutup
iftar açan, söylemlerinde sık sık dinsel referansları kullanan, kullanabilen,
günün trendlerine uygun bir aday düşündü. Daha doğrusu böyle düşünmeye
zorlandı. Ve adayını buldu.
Yani CHP’nin bu “şaşkın ördek hali” ortak bir eserdir. Şimdi kıç üstü dalıyor diye hiç şaşırmayalım. Ya da şaşırmış görünmeyelim.
Yani CHP’nin bu “şaşkın ördek hali” ortak bir eserdir. Şimdi kıç üstü dalıyor diye hiç şaşırmayalım. Ya da şaşırmış görünmeyelim.
CHP yukarıda da sıraladığım kesimler tarafından; yeteri kadar emek yanlısı
politikalar üretmediği için, antikapitalist ve antiemperyalist bir duruş
sergilemediği için, sendikal haklar konusunda, gelir eşitsizliği, iş güvenliği
konularında yeterli duyarlılığı göstermediği için eleştirilmedi ki. Tüm
Türkiye’ye –hatta tüm Ortadoğu coğrafyasına- çekilen formattan o da nasibini
aldı. Hakim rüzgarlar yönünde eğim aldı, biçim gösterdi.
Bence CHP’nin İslamcı aday göstermesine karşı şaşırmış,
kızmış rol tavırları bırakıp, o “aaa ne ayıp, bu kadarda olmaz ki” samimiyetsiz
hallerinden kurtulup CHP’nin böyle bir aday göstermesinin altında yatan nedenleri,
hakim İslamcı atmosferin kendisini araştırıp tartışmaya başlayalım. Bu atmosfer
nasıl oluştu, kimler, nasıl ve neden oluşmasına katkıda bulundu? Bütün bunları
şapkamızı önümüze koyup tartışalım.
Yıllardır bu devletin asıl mağdurlarının emekçiler yoksullar,
solcular, demokratlar, sosyalist ve komünistler değil de mütedeyyinler olduğu yolunda o
mesnetsiz propagandaya sessiz kalınıp destek verildiğini hatırlayalım.
Bugün Erdoğan’ın devlet içerisindeki örgütlenmelerine yönelik operasyon yapacağı yolunda bağıra bağıra tehdit ettiği, “Paralel Yapı” dediği kesime, çok değil 3 yıl öncesine kadar ordu içinde Gülen Cemaatine mensup oldukları için soruşturmaya uğradıklarında “başı secdeye değenlere karşı zulüm yapıyorlar" diyerek sahip çıkması arasındaki çelişki ne kadar vurgulandı, vurgulanıyor?
Bizzat İslamiyet’in ana felsefesi ve öğretisinden kaynaklanan birçok katliam, baskı ve zorbalıkları “aslında İslamiyet’te…” söylemiyle başlayan değerlendirmelerle, sorunu mecrasından saptırma çabalarına ne kadar duyarsız kalındığını bir düşünelim.
Kemalizm’i eleştirme fırsatını kaçırmamak adına, Laiklik kavramının iğdiş edilmesine verilen zımni desteği geriye dönük bir daha değerlendirelim.
Nevruz meydanlarında “Hz. Musa, Hz İsa ve Hz Muhammed'in mesajlarındaki hakikatler bugün yeniden harekete geçiyor” söylemlerine alkış tutularak, seçim meydanlarında “melelerin” hutbelerinden medet umup, kutlu doğum haftalarındaki yığınsallık üzerinden siyasi yarışa girilirken bu atmosfere ne kadar katkıda bulunuldu kafa yoralım.
Marksizm’in bile esin kaynağının aslında Hz. Muhammet’in öğretilerine dayandırmaya kalkan yazılara itiraz bile etmeyip, analitik değerlendirmeler kategorisinde ele almanın arkasındaki mantık nedir?
Ülkenin baskın çoğunluğunun Sünni Müslüman olduğu bir ülkede inançlar ve kimlikler üzerinden politika yapmayı demokrasi mücadelesi ile eş tutup, birilerini İslamcılıkla suçlamak ne kadar doğru?
Son olarak Selahattin Demirtaş’ın adaylık konuşmasında ki Kerbela ve İmamı Azam göndermelerindeki o kaygıları bir araştıralım.
Bugün Erdoğan’ın devlet içerisindeki örgütlenmelerine yönelik operasyon yapacağı yolunda bağıra bağıra tehdit ettiği, “Paralel Yapı” dediği kesime, çok değil 3 yıl öncesine kadar ordu içinde Gülen Cemaatine mensup oldukları için soruşturmaya uğradıklarında “başı secdeye değenlere karşı zulüm yapıyorlar" diyerek sahip çıkması arasındaki çelişki ne kadar vurgulandı, vurgulanıyor?
Bizzat İslamiyet’in ana felsefesi ve öğretisinden kaynaklanan birçok katliam, baskı ve zorbalıkları “aslında İslamiyet’te…” söylemiyle başlayan değerlendirmelerle, sorunu mecrasından saptırma çabalarına ne kadar duyarsız kalındığını bir düşünelim.
Kemalizm’i eleştirme fırsatını kaçırmamak adına, Laiklik kavramının iğdiş edilmesine verilen zımni desteği geriye dönük bir daha değerlendirelim.
Nevruz meydanlarında “Hz. Musa, Hz İsa ve Hz Muhammed'in mesajlarındaki hakikatler bugün yeniden harekete geçiyor” söylemlerine alkış tutularak, seçim meydanlarında “melelerin” hutbelerinden medet umup, kutlu doğum haftalarındaki yığınsallık üzerinden siyasi yarışa girilirken bu atmosfere ne kadar katkıda bulunuldu kafa yoralım.
Marksizm’in bile esin kaynağının aslında Hz. Muhammet’in öğretilerine dayandırmaya kalkan yazılara itiraz bile etmeyip, analitik değerlendirmeler kategorisinde ele almanın arkasındaki mantık nedir?
Ülkenin baskın çoğunluğunun Sünni Müslüman olduğu bir ülkede inançlar ve kimlikler üzerinden politika yapmayı demokrasi mücadelesi ile eş tutup, birilerini İslamcılıkla suçlamak ne kadar doğru?
Son olarak Selahattin Demirtaş’ın adaylık konuşmasında ki Kerbela ve İmamı Azam göndermelerindeki o kaygıları bir araştıralım.
Şimdi mantık ve vicdan adına bir düşünelim. Bugün Türkiye’de
kim kimi İslamcı diye suçlayabilir? Kimler İslamcı değil ki? Ne yazık ki İslamcılık
Türkiye’de hakim atmosfer oldu.
Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da geri dönülmez noktaya doğru gidiyoruz. Yeteri kadar konuşulmuyor, konuşulsa bile samimi ve gerçekçi değerlendirilmeler yapılmıyor ama; Gezi Direnişi’nin temel dinamiğinin bu gidişata –en azından yaşam biçimine sahip çıkma temelinde- bir tepki olduğunu kabul etmemiz gerek.
Oysa bu dinamik ısrarla göz ardı ediliyor.
Halbuki bu dinamik zor da olsa şu an için demokrasi güçleri için önemli bir dinamiktir.
Bu atmosferinin dağıtılmasında önemli bir etmendir.
Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da geri dönülmez noktaya doğru gidiyoruz. Yeteri kadar konuşulmuyor, konuşulsa bile samimi ve gerçekçi değerlendirilmeler yapılmıyor ama; Gezi Direnişi’nin temel dinamiğinin bu gidişata –en azından yaşam biçimine sahip çıkma temelinde- bir tepki olduğunu kabul etmemiz gerek.
Oysa bu dinamik ısrarla göz ardı ediliyor.
Halbuki bu dinamik zor da olsa şu an için demokrasi güçleri için önemli bir dinamiktir.
Bu atmosferinin dağıtılmasında önemli bir etmendir.
İşte asıl tartışılması gereken de budur.
Bu İslamcı atmosfer nasıl dağıtılacak, inanç üzerinden yaratılan bu trend nasıl engellenecek?
Ya da şu an olduğu gibi bu hakim trend üzerinden, “benim İslamcım seninkinden daha iyi” yarışması mı yapılacak?
Bu İslamcı atmosfer nasıl dağıtılacak, inanç üzerinden yaratılan bu trend nasıl engellenecek?
Ya da şu an olduğu gibi bu hakim trend üzerinden, “benim İslamcım seninkinden daha iyi” yarışması mı yapılacak?
Sadece bu Cumhurbaşkanlığı Seçimi sırasında sınırlı
kalmadan bütün bunları tartışmak gerekir. Olabildiğince nesnel ve seçim döneminin
pragmatizmine kapılmadan samimi bir şekilde…
Birbirimizi yaftalayıp, karşımızdakileri demokrasi
testlerine sokmadan önce kendimizi samimiyet testine sokalım.
Nadi Öztüfekçi
1 Temmuz 2014
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
