AKP Cemaat kavgası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKP Cemaat kavgası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2016 Çarşamba

Siyam İkizleri, 15 Temmuz ve Suriye Savaşı...

Erdoğan’ın Diktatörlüğünün biriktirdiği potansiyel tehlike Erdoğan’ın kişisel etki alanının sınırlarını çoktan aştı.
Daha önce Erdoğan karşıtlığı üzerinden politika üreten bir takım çevreler Erdoğan’a içinde bulunduğumuz kaostan çıkış misyonu yüklemek gibi bir aymazlık içerisindeler.
Yaygın medya, Cemaat pişmanları ve Cemaat mağdurları Erdoğan’ı Cemaate karşı tek başına mücadele eden millici bir demokrasi kahramanı ilan ettiler.
Bir zamanların BOP eş başkanı, Askeri vesayete karşı mücadele eden demokrasi kahramanı, Kürt Sorunun çözecek tek lider, içe kapanık ekonomiyi dışa açarak düze çıkaracak ekonomi dehası, şimdi ise adeta fatih Napolyon muamelesi görüyor.
Çok değişik, birbirine zıt çevreler, yine birbirine zıt misyon yükleyip kendi açılarından çözüm bekliyorlar.
Erdoğan yakın ve uzak çevresinin etkisiyle hak etmediği ve kaldıramayacağı bir dopingle yükleniyor.
O dopingin etkisiyle başkalarının ülkesinde “milli çıkarlarımızı” arıyoruz.
Aslında bir kifayetsizlik ve çaresizliğin tanımı olabilecek bu durum kendisine ve kamuoyuna basiret olarak yansıtılıyor.
Algı çarpıtmalarından arınarak bakarsak, Erdoğan iki Emperyalist kamp arasında beynamaz durumda olduğunu görmemek imkansız.
Hepsine de mavi boncuk vererek güya dış politika üretiyor.

Bu arada istikrarsız dış politikanın şimdilik ilk mahsulü; Suriye'de 4 Şehit.
Farkında mısınız, Suriye'deki ilk şehit haberi bir kişi olduğu halde daha fazla konu edilmişti.
Şimdi üç şehit birden verdiğimiz halde önemsiz bir olaymış gibi davranılıyor.
Dilerim olmaz ama yarın beş on tane birden verdiğimizde daha az haber olacaktır.
Alıştırmaya çalışıyorlar.
Bir tarafta ölümler, bir tarafta ticaret sürüp gidecek.
Ta ki savaş bizlerin evine ulaşıncaya kadar.
Bugünler yaygın medyada pek popüler olan Balyoz Mağduru emekli subaylar farklı ikbal beklentilerinin etkisiyle Erdoğan'ın Suriye'deki tehlikeli gösterisini destekliyorlar.
Erdoğan'ın Suriye'de PYD ve ABD'nin birlikte kurduğu Kürt Koridorunu engellemek için bulunduğu yalanı arkasına saklanıp bariz bir "Stockholm Sendromu" örneği gösteriyorlar.
Erdoğan'dan antiemperyalist, hatta daha da ileri giderek emperyal bir tavır bekliyorlar.
Diğer yandan Erdoğan'ın eski alkışçıları da umudunu kesmediler.
Erdoğan'ı etkisi altına alan "Derin Devlet" aşılabilirse Erdoğan'ın yola geleceğini fabrika ayarlarına yeniden döneceğini söylüyorlar.
Oysa herkes biliyor ki Erdoğan fabrika ayarlarından zaten ayrılmadı. Bu mümkün de değil. Erdoğan'ın görünümü kurtarmak amaçlı değişik kılıklara girmesi onun çaresizliğinin ve istikrarsızlığının sonucu.

Erdoğan’ın davranışlarında tek istikrar var o da istikrarsızlık. Kime nasıl saracağı, kazık atacağı belli olmuyor.
Dışarıdaki istikrarsızlığı içeriye taşıyan, içeride yarattığı istikrarsızlığı dış politikaya yansıtan kısaca istikrarsızlıktan beslenen ve sürekli istikrarsızlık üreten bir saraydan yönetiliyorsanız ülkeniz tehlikede demektir.
Önce savaş tehlikesi ve ardından bölünme ve yok olma tehlikesi…
Erdoğan'ın içerideki tutumunu, siyasi beklentilerini bu kadar güce neden ihtiyaç duyduğunu irdelemek lazım.
Çünkü ruhsal durumundan tutun, tek adam rejimini pekiştirecek her siyasi adım, gösterdiği her istikrarsız davranış, Suriye'deki cehenneme ülkenin dahil edilmesi ve belki de daha diplerine inilmesi tehlikesi ile yakından ilişkili
Son olarak Efkan Ala da Saray’dan tokat yedi, saha dışına atıldı.
Üstelik ailece… Üst kademelerdeki kardeşi dahil adeta kovalandı.
Efkan Ala “17-25 güya Darbe Girişimini” önleyen, Erdoğan'ın paçasını kurtaran adam değil miydi?
Şimdi FETÖ soruşturmasında pasif davrandığı için istifaya zorlanıyor.
Yerine Süleyman Soylu getirildi. Neden..? Hangi nitelikleri yüzünden..?
Konuşmalarında Erdoğan’ı daha iyi yücelttiği, daha iyi pohpohladığı için mi?
Demek Efkan Ala bu yarışta geride kaldı.
FETÖ'cü olmaktan tutuklanırsa hiç şaşırmam.
Hayır, ironi olsun diye söylemiyorum. Belki de gerçekten Cemaat yapılanması ile ilişkisi olabilir ya da asıl neden Erdoğan’ın o yönde bir şüphesi olabilir.
Çünkü Erdoğan kudret ve güç zehirlenmesinin etkisi altında…
Öyle bir zehirdir ki bu, en güçlü hissettiğin anda bile kendini güvensiz hissedersin. Herkesten en yakınlarından bile şüphe duymaya başlarsın.
İşin en kötüsü de birçok kez şüphelerinde haklı çıkarsan, giderek daha şüpheci olursun.
Elinde güç ve yetkiyi kimseyle paylaşmak istemez, sürekli daha fazla yetki, daha fazla güç edinmeye çalışırsın.

Erdoğan’ın konuşmalarında 15 Temmuz öncesinden beri süregelen bir değişimi fark ettiniz mi?
Artık AKP’den pek fazla söz etmiyor. Kendini öne çıkarıyor.
Külliye önünde nöbet tutanlardan söz ediyor. 15 Temmuz’da yaralananları ziyareti esnasında bir yaralı ile arasında geçtiğini iddia ettiği konuşmayı anlatmayı çok seviyor.
Anlattığına göre güya 15 Temmuz’da yaralanan bir genç; “Cumhurbaşkanım bizi boş ver, sen nasılsın?” demiş.
Bu konuşmayı her vesileyle dile getiriyor. İnsanları canlarından, hatta vatan, milletten daha çok kendisini düşünmesini istiyor ve bundan hoşlanıyor.
AKP’lilerin 15 Temmuz’da darbe girişiminin engellenmesinde kendilerine pay çıkarmasına bile tahammül edemeyip kendi isminin ön plana çıkmasını istiyor.
Bu sadece bir megalomani yansıması değil, teşkilatına karşı duyduğu bir güvensizliğin sonucudur.
İşin ilginç yanı bu güvensizliğinin maddi temellerinin olması.
O yüzden tüm gücü, yetkiyi, itibarı ve siyasi rantı kendisinde toparlamak istiyor.
Ancak gücüne eklenen her güç vıcık vıcık AKP-Gülen Cemaati bulamacının yakasına paçasına bulaşmasına neden oluyor.
Bu karmaşık durumun anlaşılması için biraz gerilere, AKP’nin kuruluşuna gitmek gerekiyor.
AKP'nin kuruluş aşaması incelenmeden bize FETÖ diye sunulan Gülen Cemaati olgusu anlaşılamaz.
Son günlerde yaygın medya da dile getirilen Cemaatin 1990’lardan itibaren çeşitli partilere sızma çalışmasını AKP-Cemaat ilişkisiyle karıştırmamak gerekir.
Gülen Cemaati AKP'ye sızmadı.
AKP Gülen Cemaatinin siyasi yüzü olarak ortaya çıktı.
Cemaat AKP’nin kurulmasına ön ayak olarak, aslında kendi dışından kesimleri bünyesine almış oldu.
O güne kadar örgütlenme, büyüme ve yayılmak için kullandığı tekniklerden farklı bir yöntem izlemiş oldu.
Çocuk yaşta bünyesine alıp eğiterek beynini yıkayarak yetiştirdiği, cemaate kazandırdığı kadroların yanına, ittifak ederek, ikbal vaatleri üzerinden anlaşma yaparak yeni unsurlar katmış oldu.
Bu süreç AKP’nin kuruluşundan çok önceden başlatıldı.
28 Şubat’ta Refah Partisi’ne yapılan müdahale bu sürecin en önemli aşamasıdır.
Bu Müdahale ile sözünü ettiğimiz yeni unsurların büyük kesimi Refah Partisinden koparılmış oldu.
Gülen Cemaatinin arkasındaki küresel güçlerin de devreye girmesiyle bu unsurlar Kürt Hareketiyle, Liberaller, nedamet getirmiş solcular ve diğer İslamcı kesimlerle AKP içinde, Erdoğan figürü etrafında güç, rant ve siyasi ikbal ittifakı oluşturdular, geçen bunca yıldan sonra da kaynaştılar.
Güç ve rant üzerine kurulan birliktelikler hiçbir zaman homojenize olamazlar. Çünkü her bir unsuru kişisel çıkarı,  ama tek başına olamayacağı için de oradadır. Suç ortaklığı suç cezalanıncaya, adalet yerini buluncaya kadar sürer.
Tıpkı uyuşturucu çeteleri gibi ne kavgaları biter ne suç ortaklıkları, öyle bir çeteden ayrılamazsın.
AKP ve Gülen Cemaati birbirleriyle öyle bütünleşmiştir ki, adeta organları birbirleri ile savaşan bir vücut oluşmuştur.
Örnek vermek gerekirse bu organizmayı Siyam İkizlerine benzetebiliriz.
Öyle bir doğum hatası falan değil laboratuvar koşullarında mutasyon uygulaması...
Birbirlerinin elini yüzünü tırmalayan hatta gözünü çıkarmaya beynini patlatmaya çalışan ama sonuçta kendilerini yıpratan Siyam İkizleri.
Keşke birbirlerini yeyip bitirseler.
Kavga gürültü ve bütün bu istikrarsızlığın toz dumanın arkasında istikrarlı bir şekilde uçuruma doğru yuvarlanıyorlar. Ülkeyi de peşlerinden sürüklüyorlar. Çünkü iktidardalar.
İktidardan da öte devletin en önemli organlarına yerleşmiş bir iltihap ya da ur gibiler.
Öyle merhemlerle ağrı kesicilerle falan geçiştirilecek gibi değil.
Emek eksenli Ulusal Demokratik bir Cephenin uygulayacağı radikal bir operasyon ve terapi gerekiyor.
Ama her şeyden önce doğru teşhis gerekli.
Ve bu teşhisin samimi ve yüksek sesle ikrarı…



16 Ocak 2014 Perşembe

Ben senin babanım, suç ortağın değil...

Pazar günü... Market kalabalıktı. Hani market alışverişini de çok sevdiği söylenemezdi doğrusu. Alışveriş bittiğinde kasalara doğru ilerledi. Oğluna bakındı. Oyun CD’lerinin olduğu yerde CD’lere bakarken gördü onu. Biraz önce birkaç oyun almak istemiş, izin vermemişti. “Vicdan yapıyor kerata” diye içinden geçirdi. Gülümsemesine engel olarak umursamaz bir tavırla:
- Hadi gidiyoruz” dedi.
- Bir tane alayım, olmaz mı?
- Hayır! İki günden beri kitabın kapağını kaldırmadın. Yarın okul var biliyorsun.
- Tamam, tamam anladık.
- Hadi ben kasaya gidiyorum, oyalanma.
Kuyrukta beklerken tam da önlerindeki sıra bittiğinde geldi oğlu.
- Nerede kaldın? Hadi geç torbaları doldurmaya yardım et.
Oğlu yüzüne bile bakmadan somurtarak,
- Bana ne işte… Sen doldur. Deyip, kasadan çıkıp biraz ilerde beklemeye başladı.
- İyi, öyle olsun bakalım. Ne ayıp. Çikolata gofret alırken iyiydi ama... Dedi, bir taraftan torbaları doldururken…
Çocuk somurtarak yere bakıyordu. Omzunu silkti.
Kasada işleri bittince park yerine, arabalarına doğru yürüdüler. Çocuk önden gidiyordu.
Arabalarına geldiklerinde bagajı açıp aldıklarını yerleştirmeye başladı. Çocuk arka kapıyı açmaya çalıştı. Tek elinle açamayınca iki eliyle açmak isterken kazağın altından bir şey düştü. Aceleyle eğilip almaya çalışırken:
- Dur bakayım, nedir o? Dedi. Yerde jelatinli ve gösterişli kutusuyla bir oyun CD’si vardı.
Başından aşağı kaynar sular döküldüğünü hissetti. Korku ve telaşla kendisne bakan çocuğunun kolunu tutup sarstı.
- Bu ne dedim sana. Nasıl yaparsın bunu?
Çocuk başı önünde:
- Sen almadın…
- Eeee? Sen de çaldın öyle mi? Sen beni rezil etmek mi istiyorsun?
- Eski oyundu zaten. Alarmı yok ki. Kimse de görmedi.
Oğlunun umursamaz yanıtları daha da sinirlendirdi onu. Sinirlerine hakim olmaya çalışarak.
- Ne demek görmedi oğlum? Yani görmezlerse çalabilirsin öyle mi?
Oğlu yine omzunu silkti.
Ne yapacağını ne diyeceğini şaşırmıştı. Öfkesi üzüntüye dönüştü. Kendini bitkin hissediyordu. Arabasına dayandı. Nerede hata yaptım diye düşündü. Oğlunun en azından biraz utanmasını bekliyordu. “İhmal mi ettik acaba” diye düşündü. Evet, iş telaşı, yorgunluk falan… Aniden eşi geldi aklına “ O da ilgilenmiyor ki doğru dürüst” diye söylendi. Sonra; “Ne yapsın ki kadıncağız? Benden ne farkı var? O da çalışıyor.” Üstelik kendisinin ev işlerinde sık sık kaytardığı geldi aklına. “Onun işi benden daha zor” diye düşündü.
Boğazında koca bir düğüm oluşmuştu.
Birden oğlunun elinden tutup tekrar markete doğru hızla yürümeye başladı. Aldıklarının hepsini arabasına yerleştirmediği geldi aklına. “Boş ver…” dedi. Yürümeye devam etti oğlu adımlarına zor yetişiyordu.
- Nereye gidiyoruz?
- Güvenliğe… CD’yi geri vericeğiz.
- Yerde bulduk mu diyeceğiz?
- Hayır! Oğlum çalmış diyeceğim.
- Öyle deme. Diye ağlamaya başladı.
- Neden? Çalmadın mı?
- Öyle deme işte… Sen babam değil misin?
- Ben yalan söyleyemem.
Çocuk ayak diremeye çalıştı ama aldırmadı. Markete girdiğinde gördüğü ilk görevliye:
-Müdürlük nerde? Diye sordu.
- Buyurun, yardımcı olayım.
- Oğlum bu CD’yi almış. Parasını ödemeden… Yani çalmış. Onu bildirmeye geldim.
Bu sözler üzerine çocuğun hıçkırıkları daha da artmıştı. Görevli:
- Buyurun. Deyip yürüdü. Peşinden yürüyüp bir odaya girdiler. Görevli:
- Bu CD’yi beyefendinin oğlu kasadan geçirmeden almış. Dedi masada oturan adama…
Masada oturan yetkili CD’yi uzun uzun inceledi. Yüzünde küçümser bir ifade vardı. Gereksiz yere uzattığını düşündü. Biraz da kızmıştı adama. Masanın önünde koltuk olduğu halde oturun bile dememişti. “Eline fırsat geçti ya tadını çıkarıyor şimdi” diye düşündü. Yetkili:
- Oğlunuz mu? diye sordu.
- Evet! Söylemiştim. Benden habersiz almış.
- Çalmış yani… Yetkilinin küçümser yüz ifadesine sinirlenmişti biraz. Ama adam doğru söylüyordu. Oğlu çalmıştı o CD’yi…
- Evet doğru… dedi. Peki, şimdi ne yapmamız gerekiyor.
- Sizce..?
Gerginliği giderek artıyordu. Sertçe:
- Ne yapılması gerekiyorsa onu… Oğlumun yaptığını tasvip etmediğim için geldim buraya.
- Sinirleniyorsunuz ama oğlunuz da çalmış yani.
- Onu konuşmuştuk. Ne yapmak gerekiyorsa onu yapalım.
- Ne yapalım şimdi karakola mı gidelim?
Karakol lafını duyunca oğlunun ağlaması artmıştı. Aslında başta biraz utanıp korkmasını istediği oğlu için üzülmeye başlamıştı. Ama kendince oğluna doğru olanı anlatmanın doğru davranmaktan geçtiğini de biliyordu.
- Gerekirse gidelim. Dedi.  Oğlu artık bağıra bağıra ağlıyordu.
Yetkili görevliye dönüp, büyük bir külfete katlanıyormuş edasıyla CD’yi uzatıp:
- Al şunu… Beyefendi ile birlikte gidin, bir kasadan geçirin. Beyefendi ödesin parasını. Şimdi tutanak falan uğraştırmayalım. Siz de çocuğunuza sahip çıkın.
- Fark etmez ne gerekirse yapabilirsiniz. Dedi, kararlı bir ifadeyle.
Aslında yetkili başına iş çıkarmak istemiyordu. İçinden “Adama bak iş çıkaracak şimdi” diye düşündü. “Al git işte CD’yi… Çocuğunu terbiye edecek güya” diye söylendi içinden.
- Beyefendi bizim için de bir sürü iş şimdi. Alt tarafı 3 liralık bir CD…
Yetkilinin başına iş çıkarmak istemediğini anlamıştı. Biraz önceki küçümser tavrı da kalmamıştı. Ancak oğlunun umut ve sevinçle baktığını gördü. Uzatmak istemedi.
- Peki, siz bilirsiniz. Madem size de bir sürü iş… Sizden oğlum adına özür dilerim.
Adam eski kibirli tavrını yeniden takındı.
- Tamam tamam… dedi.
Görevliyle birlikte çıktılar. Görevli:
- Abi sizi tebrik ederim. Dedi
- Niye ki? Oğluma doğru davranmayı öğretemediğim için mi? Dedi kederli bir gülümseyişle.
- Müdürle çok güzel konuştun yani. Aslında var ya başı çok ağrırdı teresin… Tutanak falan işine gelmezdi yani. Şaşırdı zaten… Sen kendin geldin ya, ne yapacağını bilemedi.
CD’yi kasadan geçirdiler. Görevli CD’yi çocuğa vermek istedi.
- Yok yok, bana ver dedi. CD’yi aldı. Hızlı hızlı arabaya yürüdüler. Yolda oğluyla birlikte alışveriş arabasını itekleyen bir kadına:
- Hanımefendi biz yanlışlıkla iki tane aynısından almışız bu oyundan. Oğlunuza verebilir miyim? Dedi.
Kadının oğlu annesinden önce yanıtladı.
- Olur. Alırım.
Kadının bir şey demesine fırsat vermeden alışveriş arabasına bıraktı CD’yi.  Oğlu kızgınlıkla baktı kendisine.
Arabanın başına geldiklerinde bagaj kapağını da kapatmadığını gördü. Neyse kimse bir şeye dokunmamış görünüyordu. “Fark etmez artık” diye düşündü. Kalan eşyaları da aceleyle yerleştirip hareket ettiler.
Yolda bir süre konuşmadan gittiler. Çocuk arka koltuktaydı.
- Götürecek miydin beni karakola?
- Evet.
Ağlamaya başladı.
- Ben seni sevmiyom artık.
- Valla ben de seni artık sever miyim bilmiyorum. Çok üzdün beni. Konuşmamış mıydık seninle kimsenin hiç bir şeyini izinsiz almayacaksın diye? Sen tuttun hırsızlık yaptın.
Çocuğun ağlaması yine artmıştı.
- Bana hırsız deme.
- Peki ne diyeyim?
Çocuğun ağlaması daha da şiddetlendi. Hıçkırmaktan ne dediği anlaşılmıyordu bile. Güçlükle,
- Bana ne işte sevmiyorum seni.
- İyi sevme…
Çocuk uzun uzun ağladıktan sonra sustu. Trafik yoğundu yavaş yol alıyorlardı. Bir süre sonra,
- Sen zaten sevmiyordun beni. Ablamı seviyorsun.
- Bak sen.. Nedenmiş?
- İşte… Hani eski sitede o sakallı amcaya nasıl bağırmıştın. Ablam için.
- O da ablanın giysilerine karışmıştı.
- Korudun ama onu… Beni korumadın.
- Korurum tabi ablan haklıydı. Seni nasıl koruyayım sen suç işledin. Hırsızlık yaptın.
Çocuk tekrar ağlamaya başladı.
- Hırsız deme bana.
- Sen de yapmasaydın.
Çocuk daha fazla ağlamaya başladı.  Birden oğluna acımaya başladı. “ Bayağı içli içli ağlıyor. Fazla üzerine gitmeyim artık” diye içinden geçirdi.
- Tamam, ağlama artık. Çocuk bir süre daha ağladıktan sonra sustu.
Bir süre konuşmadan gittiler.  Çocuk,
- Keşke Başbakan babam olsaydı.
- Yok ya! Bak edepsize… Madem istiyorsun git ol. Ne olacaktı o zaman peki? Dedi yüksek sesle. Tekrar kızmıştı oğluna.
- Korurdu beni…
- Nereden biliyorsun? Senin yaptığını kimse korumaz.
- Korurdu işte.. Sen dedin.
- Ne dedim?
- Adama bak oğlunu nasıl koruyor dedin.
Diyecek bir şey bulamadı. Çaresizlikle iç geçirdi. Nasıl anlatacaktı oğluna doğruyu? “Zor.. Gerçekten zor işimiz. İnsan evladını bile istediği gibi yetiştiremiyor. Bunca olumsuz örneğin içinde…
Trafik yine durmuştu. Arkaya doğru döndü. Oğlu ağlamaktan kıpkırmızı gözlerle kendine bakıyordu. Eliyle yanaklarına doğru akan yaşları silerek, oldukça yumuşak sesle
- Oğlum. Dedi. Ben senin babanım, suç ortağın değilim. O oğlundan daha çok kendisini koruyordu.
Çocuk babasının elini tutup yanağına götürdü. Söylediğini pek anlamamıştı ama babasının sesinin yumuşamasından oldukça mutlu olmuştu. Babası.
-Hadi sil gözünü. Annen seni böyle görmesin. deyip Kağıt mendil vermek istedi. Oğlu elini bırakmıyordu. Diğer eliyle mendil uzattı. O sırada arkadan korna sesi duyuldu. Trafik açılmıştı. Elini kurtardı telaşla hareket etti. Çocuk ortamın yumuşamasından oldukça memnundu.
- Baba öne geleyim mi?
- Gel ama emniyet kemerini tak.
- Tamam.
- Radyonun ayarlarını bozmak da yok.
- Tamam.
Hevesle ön koltuğa geçti. Hava kararmaya başlamıştı. Trafik de artık rahatlamıştı.
- Baba, istersen bugün olanları anneme anlatmayabilirsin.
- Hımm. Teşekkür ederim. Anlatmaya mecbur değilim yani.
- Evet. İstersen ben de anlatmam.
- Bakarız.
Bir süre sustular
- Baba..
- Efendim.
- Suç ortağı ne demek?
- Anlatırım ama dinleyeceksin.
- Tamam.
Anlatmaya başladı. Boğazındaki düğüm biraz hafiflemişti. Eve vardıklarında çocuk uyumuştu.

Nadi öztüfekçi
16/01/2014



16 Aralık 2013 Pazartesi

Algılarımız kurtulabilse...

Bu örneği daha önce de vermiştim. Belgeseller de izlemişsinizdir. Vahşi hayatta yırtıcı, avcı canlılar avlanırken büyük bir işbirliği gösterirler. Kimisi avlarının peşinden koşarak onu yorar, diğerleri hedefteki avı korumalarını engellemek için sürünün dikkatini dağıtır bir başkası ise avın iyice yorulmasını bekler ve av yorulunca da peşine düşer, iyice yorulmuş avı kolayca düşürür.
Gelgelelim sıra avı yemeğe, yani paylaşmaya geldiğinde biraz önceki o mükemmel işbirliği bozulur. Paylaşma kavgası başlar. Genellikle en güçlü yırtıcının lehine sonuçlanır ve diğerleri payına razı olur ya da biraz önceki işbirliğinde önemli bir işlevi olmasına karşın hatta bazen avı yakalayan olmasına rağmen bu avdan payını alamayabilir.
Ama nadiren de olsa bu kavgada av -ki genellikle güçsüz bir yavru veya hastadır- son bir gayretle kurtulabilir. Tabii yeterli gücü ya da cesareti ve kararlılığı varsa…
Cemaat ve AKP kavgası bir yönüyle buna benziyor. Artık avlanmanın zorlaştığı, avcıların ne mal oldukları anlaşılmaya başladığı bir döneme giriyoruz. Pasta eskisi kadar büyük değil. Dolar aldı başını gidiyor. Türkiye’nin dış borcu hala risk bölgesinde…
Hatırlar mısınız? Çok değil iki-üç yıl önce “sakız” temalı kamu spotlarında insanlar tüketime teşvik ediliyordu. Bakkaldan sakız alıp ekonomiye katkı yapılması falan öneriliyordu. Tabii bunun sakızla kalmayacağı, bakkaldan kastın da aslında AVM’ler olduğunu herkes biliyordu. O dönemlerde bir “büyüme” propagandası vardı. Gayri Safi Milli Hasılanın yükselmesi kişi başına milli gelir ortalamasını da yükseltiyordu ve GSMH’nın yükselmesi için de ticaretin, alışverişin artmasına bağlıydı.
Nasılsa; bu büyüme rakamlarının çalışanların yaşantılarına bir katkısının olamadığını, asıl sorunun paylaşım olduğunu, harcama kolaylığı sağlanarak özendirilen daha fazla tüketimin refah demek olmadığını anlatacak ne ana muhalefet ne de sol muhalefet vardı.
Bu boşlukta Kamu spotları da amacına ulaşmıştı.

Türkiye’ye giren sıcak para miktarı ve hızı da bu politikanın sürdürülmesi için uygun zemin yaratıyordu. Ancak bu sıcak para, ülkeye babasının hayrına girmiyordu elbet. Girdiğinden fazla çıkabilmek üzere gelen bir paraydı ve “kar transferi” denilen bir şey vardı. Bu kavramın ne anlamına geldiğini geniş yığınlar bilmiyor. Ama hükümet bu kavramın anlamını çok iyi biliyor. Artık giren paranın faizi eskisi gibi ülkede kalıp tekrar dönüşüme girmiyor. Girdiğinden fazlasıyla çıkıyor.
Son zamanlarda büyüme rakamlarını ne “yandaş” medyada, ne de -yandaştan daha yandaş olan- yaygın medyada izleyemiyoruz. Çünkü bir zamanlar her şeyin iyiye gittiğinin bir göstergesi olarak bize lanse edilen “büyüme” son zamanlarda hız kaybetti.
Artık rakamlar çarpıtma kaldırmıyor. Ve artık o sakız temalı kamu spotları elbette yok. Aksine harcamaların önü kısılmaya çalışılıyor. Kredi kartlarının taksitlendirilmesine sınırlamalar getiriliyor. Genel taksit sayısı, mevcut ortalama taksit sayısı olan 9 ayla sınırlanıyor. Bunun tek bir anlamı var GSMH’nın yükselmesi yoluyla, yani iç alışverişin pompalanarak büyümekten vazgeçiliyor. Çünkü hükümetin en övündüğü ekonomik gösterge olan enflasyon fırlayabilir. Alışverişin artması demek cari açığın artması demektir. Zira Türkiye tarihinde olmadığı kadar ithalat-ihracat dengesizliğini yaşıyor. Alışverişin artması ithalatın artması, cari açığın artması, dışarıya daha fazla döviz kaçması, zaten engellenemeyen Dolar’ın yükselişinin daha da hızlanması anlamına geliyor. Tam da seçim arifesinde hükümetin hiç istemeyeceği göstergeler bunlar… İşte Erdoğan’ın: “Kredi kartlarını almada lütfen hassas olun. Evinizde ne var ne yok, alıp götürürler.” laflarının altında yatan asıl kaygı işte bu.
Peki, büyümenin hız kaybetmesinin ya da büyüme frenine basılmasının sonuçları yalnızca kredi kartlarının taksit sayısı sınırlandırması olarak mı yansıyor?
Elbette değil. Kamu yatırımları da hız kaybetti. İşte Pastanın küçülmesinin eş değerdeki diğer ifadesi de budur. Kamu yatırımı iktidar pastası demektir.
Görünen o ki bu pasta küçülmeye devam edecek.
Buradan hareketle bu kavga da devam edecek. Ne zamana kadar?
Bunu kestirmek zor… Küresel kapitalizmin iç dinamiklerinin bu kavgayı biçimlendireceğini şimdiden söyleyebiliriz. Bu dinamikler bu kavgayı durdurabilir, erteleyebilir, bir kesimin dışlanmasını sağlayabilir ya da her iki kesimi de sistem dışına atabilir.

Elbette bu kavganın kodlarını bu kadar basit ve mekanik bir anlatımla çözüldüğünü iddia etmiyorum. Ama bu kavganın bir “erk” kavgası olduğu herkesin malumudur.
Ve “erk” mücadelesinin; siyasi, ekonomik çıkar güdüleriyle birlikte yürüdüğü de sanırım hemen herkesçe kabul edilen bir gerçektir.
Yazının başında; “Ama bazen bu kavgada av -ki genellikle güçsüz bir yavru veya hasta bir yetişkindir- son bir gayretle kurtulabilir. Tabii yeterli gücü ya da cesareti ve kararlılığı varsa…” diyerek bir olasılığı, belki de bir temennimi belirtmiştim. Ben ülkenin, hatta Dünya’nın yaşadığı bazı süreçlerin önüne geçilemez olduğunu düşünüyorum.
Yani benzetme üzerinden gidersek, düşürülmüş olan ülkemizin, yani “av”ın bir daha kolay kolay kendine gelemeyeceği kanısındayım.
Aslında yaşadıklarımızın basit bir av serüveninden öte, bir doğa kanunun işlemesi olarak değerlendirilmesi daha uygun diye düşünüyorum.
Yani bu kavga sonucun da kurtulmasını umduğum “av” ülkenin kendisi değil.
Benim kurtulmasını umduğum “av”; 12 Eylül darbesinden başlayarak, 28 Şubat süreci ile aşama kaydeden ve nihayet 12 Eylül referandumunda pik yapan büyük zihinsel operasyon sonucu esir alınan toplumsal algılarımız
Umuyorum ki süre giden bu kavgada açığa çıkan, o hiçbir etik, hukuk ve insani değer tanımayan iğrenç tezgahlar, algılarımızı uyarır da bu sanal gerçeklik esaretinden, son bir silkinişle doğrulup gerçek dünyaya geçeriz.
Eğer bu umudum gerçekleşir de algılarımız sanal gerçeklik esaretinden kurtulursa;
Bizlere yutturulan "Askeri vesayeti kaldırıyoruz" talkımının arkasında aslında bambaşka bir vesayetin inşa edildiğini anlayabiliriz.
Gerçek demokrasiyi "bir büyük abinin" bizlere asla hediye etmeyeceğini anlar, her türlü cuntanın ve despotizmin arkasında sınıfsal kaygı ve çıkarlar olduğunun ayırdına varabilir, kapitalizmi saklandığı yerden çıkarıp teşhir edebiliriz.
Böylelikle örneğin; “Sağlıkta Dönüşüm” denilen şeyin yoksullar için bir felaket olduğunu, Kıdem Tazminatı Fonunun, işçiler için bir “iş güvencesizliği cehennemi” olduğunu anlarız.
Algılarımızın ayaklarına takılı dezenformasyon prangalarını çıkarabilirsek; o durumda sınıf kavgasının hala başat mücadele olduğunu, her türlü cephe ve kongrelerin sınıf kavgası temelinde başarıya ulaşabileceğinin farkına varabiliriz.
Algılarımızı Trend ve Popülaritenin peşine takılmaktan kurtarabilirsek; demokrasi kavgasının, çevre duyarlılığının ve antiemperyalist mücadelenin, yalnızca antikapitalist mücadele ile birlikte yürütüldüğünde hedefe ulaşabileceğinin de farkına varabiliriz.
Ve nihayet; bunca zamandır esir algılar ve vicdanlarımız sayesinde ülkenin sokulduğu geri döndürülemez süreçlerin karşılanması ve sınıfsal konumlanmanın nasıl olması gerektiği, belki artık tartışılabilir.
17 Aralık 2013
Nadi Öztüfekçi

13 Ağustos 2013 Salı

Hizmet(!) ile Hükümet.. Kayıkçı kavgası..



Hizmet(!) ile Hükümet arasındaki kavga baya derince galiba. Ya da en azından kol kırığı yen içine sığmıyor artık.
Daha önce bahsetmiştim, vahşi doğada yırtıcı büyük hayvanlar ailece avlanırken büyük organizasyon ve işbirliği içinde davranırlar. Bir kısmı avı yorar, kimisi yönlendirir, diğerleri de önüne geçerek düşürücü darbeyi vururlar.
Av düşürülüp de ele geçti mi bu işbirliği biter. Aile reisinin payı kesin bir mutabakatla ayrıldıktan sonra kalanı için paylaşma kavgası başlar.
Türkiye'nin de; özel yöntemlerle yorulup sersemletilmiş bir av gibi, Cemaat, AKP ve Küresel Sermayenin oldukça sofistike bir işbirliği ile hırpalanıp ele geçirilmesi, bir diğer ifade ile formatlanması süreci biraz da buna benzer. Bu sürecin tamamlandığı düşünülüyor ki Küresel Sermayenin istekleri ve payı konusundaki kesin fikir birliğini bir tarafa koyarsak bundan sonrası için söz sahibi olma kavgası başlamış gibi görülüyor.
Bu kavgayı tetikleyen faktörlerinden biri de, bundan sonraki aşama da işlevsiz kalma telaşı olabilir. Zira Türkiye önümüzdeki süreçte kritik aşamalardan geçeceğe benziyor. Bilindiği üzere; çok bileşenli bir kuvvetler sisteminde ortaya çıkan bileşkenin denetlenebilmesi zordur. Her ne kadar devletin üst kademelerinde, yapısal modifiyelerle bir direnç beklenmese de; Gezi Direnişi göstermiştir ki eskisi kadar kolay yönlendirilemeyen, alışagelinen muhalefetten farklı, tabana yayılmış, kitlesel bir dirençle karşılaşmak mümkün.
Bu direncin aşılabilmesinin yolu vektörel kuvvetleri birbirinin eksenine getirmekten geçiyor. Buradaki sorun; kimin, kimin eksenine geleceği? Kanımca sınırları belirlenmiş, denetimli bir kavga-yarışma yaşanacak.
Bu tür kavgalar bazen avın lehine de sonuçlanabilir. Eğer avın yeterli mecali kalmışsa kavganın getirdiği karmaşa içersinde avın toparlanıp kurtulduğu da olmuştur.
Türkiye kuruluşundan beri alaca karanlık ortamında yönetildi. Demokrasi güçleri kesif sisin kısmen dışına taşan gelişmelerle olup biteni anlamaya çalıştı. Şimdi de öyle…

Nadi Öztüfekçi
14 Ağustos 2013