Aslında bu yazı Zehirli Zırva serisinin bir devamı.
Zehirli Zırva benim kendimce ürettiğim bir tanım. Zehirli Zırva kavramına ilk değindiğim yazımda(1) böyle bir tanımlamayla neyi kast ettiğimi anlatmıştım.
Kısaca; saçmalık derecesinde yanlış, belli bir algı yaratabilmek üzere üretilmiş, ama önemli ölçüde inananı olan, ustaca inandırıcılık kazandırılmış, sistemli şekilde yaygınlaştırılan söylem kalıplarını kast ediyorum.
Sıradaki Zehirli Zırvanın adı; "DERİN DEVLET ERDOĞAN'I ELE GEÇİRDİ!!?"
Cümlenin sonuna, o iki tane ünlem ve soru işaretlerini -imla kurallarına pek uymadığını bildiğim halde- koymamın nedeni var. Ünlem işareti ile zehrini ve tehlikesini, soru işareti ile de saçmalığını vurgulamak istedim.
Zaten bildiğiniz gibi Zırva kelimesi saçma sapan, anlamsız,söz demek.
Ama böylesi saçma sapan söylemler bile Küresel Algı Odaklarının laboratuvarlarından geçerek piyasa edildiğinde olağan üstü zehirli ve bir o kadar inandırıcı olabiliyorlar.
Sıradaki Zırva da işte bu denli bu denli saçma ve zehirli ama bir o kadar inandırıcı.
İnandırıcı çünkü içindeki bir kavram üzerine fazlasıyla dezenformasyon yapılmış.
Yani Zırvanın içine bir başka Zırva yerleştirilmiş
Bu zırva Derin Devlet'in bağlamından koparılmış tanımıyla oluşturulmuş...
Yani "Derin Devlet Erdoğan'ı Ele Geçirdi" zırvasını ele almadan önce zırvanın adında geçen "Derin Devlet" kavramını, ele almak gerekiyor.
Aksi durumda bu zırvanın zehri de saçmalığı da yeteri kadar vurgulanamaz diye düşünüyorum.
O yüzden bu yazıda Zehirli Zırva'ya çok kısa bir giriş yaptıktan sonra Derin Devleti tartışmaya geçmeyi düşünüyorum.
Bu yazıda Derin Devletin dezenformasyona uğratılmış halini tartışmakla yetineceğim.
Bir başka devam yazısında da Derin Devlet kavramının ortaya çıkışını ve Sermayenin Küreselleştiği günümüzde, evrildiği yeni halini tartışmak istiyorum.
Serinin sonunda ise Derin Devletin evrildiği durum ile ilgili görüşlerime dayanarak. "Derin Devlet Erdoğan'ı Ele Geçirdi" zırvasını tartışmayı planlıyorum.
"Erdoğan'ı Derin Devlet Ele Geçirdi" Zırvasına Giriş
Aslında sıradaki zırva, daha önceki bir yazımda(2) tanımladığım, "Erdoğan Milli Güçler tarafına geçti!??" zırvasıyla ayna tersinden kardeş bir zırva. Bozacı, şıracı işbirliğiyle birbirini doğruluyorlar.
Zira, birbirine ters görüntüler veren iki ayrı güç, derin devleti birbirinden farklı adlandırsalar da aslında aynı kavramdan söz ediyor.
Birinin Milli Güçler dediğine diğeri Derin devlet diyor, birisi Erdoğan'ın hatasını görüp Milli Güçler tarafına geçtiğini söylerken, diğeri Derin Devlet tarafından ele geçirildiğinden söz ediyor.
Ayna tersinden birbirinin aynı olan bu iki zırva, ilginçtir ayrı yerlerden yayılıyor.
Biri Karanlık Mahalleden servis edilirken, diğeri Mutant Solcuları Bulvarından servis ediliyor.
Her iki tanımlama da bağlamından koparılmış bir anlamda kullanılıyor.
Derin Devlet
"Derin Devlet" tanımlamasının nasıl sığ bağlamda kullanıldığını vurgulayarak başlayalım.
Erdoğan, Gülen Cemaati, Kürt hareketi, Liberaller, Sol Liberaller ittifakı 2013-14 yıllarına kadar, Küresel Sermayenin nezaretinde altın çağını yaşarken, Derin Devlet üzerine yoğun bir dezenformasyon yaşandı.
"Askeri Vesayeti" öne çıkaran, Ergenekon soruşturması başladıktan sonra da "Ergenekon Davası haklıdır" algısını toplumda yaymak amacıyla yapılan ve sofistike yöntemlerle yaygınlaştırılan bir dezenformasyondu.
Gerçekte, Derin Devlet olgusu daha derin bir araştırmayı ve irdelemeyi hak eder.
Ancak dezenformasyon o kadar sofistike tekniklerle yapılıyordu ki görsel ve yazılı medyada "Derin" kelimesin anlamıyla taban tabana zıt, oldukça sığ bağlamda yapılan bu tahlil ve tanımlamalar, sol geçmişe sahip "aydın" ve siyasetçiler arasında bile etkili oluyordu.
Derin Devlet, İttihat ve Terakki'ye, Jakobenlere hatta İlluminati'ye kadar dayandırılıyordu da bir türlü NATO'cu yanı, sınıfsal temelleri ele alınmıyordu.
Bir süre sonra Derin Devlet kavramı 'Ergenekon'la aynı anlamda kullanılmaya başlandı.
Gülen Cemaati tarafından yönlendirilen ve AKP hükumetince ikircimsiz desteklenen yargı ve kolluk kuvvetleri, bu ittifakın yaydığı dezenformasyonu destekleyecek delilleri ortaya çıkarıyor, daha doğrusu yaratıyordu.
Silahlar, evraklar, hard diskler Cd'ler ortalıkta uçuşuyordu.
O zamanlar bugünkü kadar belli olmuyordu ama bu operasyonun amacı Derin Devleti ortaya çıkarmak değildi.
Devleti lağvetmekti. Ergenekon davası süreci Küresel kapitalizm nezaret ve hamiliğinde, Gülen Cemaatinin marifetiyle adeta bir demokratik devrim gibi lanse ediliyordu.
Oysa demokratik devrimler devleti ortadan kaldırmazlar dönüştürürlerdi. Ancak Derin Devlet kavramı üzerine yapılan dezenformasyan o kadar güçlüydü ki "Derin Devlet" kavramı, "Devlet" kavramı ile ustaca özdeşleştirildi.
Dolaysıyla "Derin Devleti ortaya çıkarma mücadelesi" Devleti Lağvetme operasyonuna dönüştürüldü.
Sosyal Medyada 'Devletin Kemalizmle malul olduğu' iddiası, o kadar ustaca abartılıp, bir felaket olarak sunuldu ki, "hiç bir şekilde iflah olmaz bir devlet" algısı oluşturuldu.
Bu algı önce solcularda, sonra toplumun diğer kesimlerinde yaygınlaştırılmaya çalışıldı.
Aslında bu algı demokrasi mücadelesine zarar veriyordu. Devlet hiç bir şekilde iflah olmazsa demokratik mücadelenin de pek anlamı yoktu. Tek çare; daha güçlü aygıt aracılığıyla, daha güçlü odaklar tarafından lağvedilip yerine yenisi daha demokratik olanı konmalıydı.
Peki ne adına lağvedilecekti devlet? Kim istediği için ve kimin çıkarına..?
Yerine işçi sınıfı devleti mi kurulması planlanıyordu?
Temsil ettikleri bir sınıfsal kesim var mıydı?
Yoksa Küresel Sermayenin gereksinim ve çıkarlarından bağımsız, sınıf kavgasından ve sınıfsal çelişkilerden izole edilmiş bir başka evrenden mi müdahale ediliyordu?
Hemen söyleyeyim öyle bir evren olduğunu iddia ediyorsanız ben o evrende sizi huzur içinde bırakıp, kendi gerçek evrenim de akıl yürütmeye devam ediyorum.
Gülen Cemaati örgütlülüğü üzerinden yürütülen bu operasyonun arkasında hangi küresel, "demokrasi ve hayırsever güçler" vardı?
Kimse bu soruları sormamış, yanıtını da aramamıştı.
Bu soruları şimdi, bugün sorup yanıtı üzerine akıl yürütelim.
Aslında öteden beri bildiğimiz, -Irak'ı milyonlarca kişinin ölümü pahasına parçalayan, bir türlü atlatamadığı ve asla atlatamayacağı ekonomik krizini öteleyebilme adına yapmayacağı şey olmayan- Küresel Kapitalizm ve ABD Emperyalizmiydi bu operasyonun arkasındaki.
Bunu o zamanlar söylediğimizde, mahallemizin ihtiyar heyeti tarafından, -içinde "Küresel Kapitalizm ve ABD emperyalizmi" gibi kavramlar geçtiği için- beylik, şablon tespitler olarak değerlendirilmişti.
Ama bugün Gülen cemaati ile ilintisi gün gibi ortada olan bir darbe girişimi var.
15 Temmuz Darbe girişimi nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, -ki bana göre kontrollü bir girişimdi- 250 den fazla insanın ölümüne neden olan ve meclisi bombalayan bir yapılanmadan söz ediyoruz.
Bu darbenin arkasında kendini gizleme gereği duymayan bir ABD var.
Nihayet küreselleşmiş sermaye ve çok doğal olarak Küresel Kapitalizm...
Tamam duymaktan gına gelinmesi normal bir durumdur ama, Küresel Kapitalizm ve ABD Emperyalizminin ülkemiz ve bölgemizde olup bitenlerle ilgisi de bir o kadar gerçektir.
Ergenekon davası sürecinde o sözü edilen "Derin Devletin" art arda dizilmiş domino taşları gibi nasıl nasıl yerle bir edildiğini gördük.
Neydi Derin Devlet; "Devleti ve rejimi koruduğunu öne sürerek, devlete ve rejime karşı saydığı gelişimleri önlemek için her türlü eylemi yapabilen bir tür gizli örgüt..." değil miydi?
Ne mene bir derin devletse hiçbir direnç göstermeden TSK format yedi, Kozmik odalara girildi, Yargı emre amade bürokratik bir kurum oldu, yazılı ve görsel medyadaki uzantıları bir bir içeri atıldı.
Tam da o zamanlar Ahmet Altan'ın dediği gibi, "Bu kadar kolaydı işte"...
O günlerde adeta dezenformasyon kasırgası vardı. Ortalık toz duman içerisindeydi.
Bütün bilgiler ve bütün doğrular yerinden sökülüp bir paçavra gibi savruluyor değersizleştiriliyordu.
Bu toz dumanın arasında, "asıl olup bitenin" ne olduğunu ayırt etmek çok zordu.
Bugünden o günlere baktığımızda; dezenformasyon kasırgasının farklı alanlar üzerinde yoğunlaşmasının sonucu yatışan toz bulutunun ardından, devleti lağvetme işini bizzat Derin Devletin kendisinin yaptığını görüyoruz.
Bugün ortaya dökülen verilerin ışığında baktığımızda 28 Şubat büyük tezgahı Gülen Cemaati ve Derin Devletin nasıl amaç birliği yaptığını artık Erdoğan ve AKP çevresi söylüyor.
Ama söylemedikleri de var. Bu amaç birliğinin amaçlarından biri de AKP gibi bir partiyi ve Erdoğan gibi bir fenomeni ortaya çıkarmaktı.
Ergenekon, Balyoz davalarıyla devletin temellerinin art arda dinamitlendiği sürece gelindiğinde, Gülen Cemaati artık, yeni evrilmiş haliyle (bu konu devam yazısında daha ayrıntılı ele alınacak(3)) Derin Devletin bizzat kendisiydi.
Sonradan ortaklıklarının görünür kısmı bitip, yorganın üstünde dövüşüp, altında sevişir duruma geldiklerinde, Erdoğan-AKP iktidarı bu yapılanmayı, Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak tanımlayacaktı.
Erdoğan'ın o güne kadar iş birliği yaptığını, "Allah af etsin" diyerek açık bir şekilde itiraf ettiği Gülen Cemaati, devletin çeşitli kurumlarına sızmış diğer Cemaatlerden farklı bir olguydu.
Sadece bir Cemaat değildi...
O açıdan baktığında aslında Paralel Devlet Yapılanması (PDY) oldukça doğru bir tanımlamaydı.
Erdoğan, AKP iktidarının o güne kadar bu yapılanmayla işbirliği yaptığını açıkça söylediği gibi, bu yapılanmayı da çok doğru tarif etmişti.
Devletin tüm yetkilerini, yasal bir sorumluluk üstlenmeden kullanan ve AKP iktidarı ile yoldaş, yöndeş, nihayet Erdoğan-AKP iktidarının gereksinim ve çıkarlarına koşut hareket eden bir yapılanma, bundan daha iyi adlandırılamazdı.
'Paralel' kelimesi 'koşut' kelimesiyle aynı anlamdadır.
Ne var ki "Koşut" kelimesi aynı zamanda birbiriyle koşullanmayı da vurgular. Birbirine koşut olan iki nesne birbirlerinden etkilenirler, zorunlu olarak birlikte hareket ederler.
İşte Erdoğan'ın açıkça söylemediği şey, bu koşullanma ve birlikte hareket etme zorunluluğuydu.
Diğer bir söylem şekliyle, söz konusu "işbirliği" o güne (17-25 Aralık) kadar değil, bugüne kadar zorunlu olarak devam edegeldi ve Erdoğan-AKP iktidarı boyunca da devam edecektir.
Bu yazı da; Derin Devletin aslında ne olduğunu Sermayenin Küreselleşmesinin vardığı bu noktada nasıl evrildiğini tartışan bir başka yazıyla devam edecektir.
Nadi Öztüfekçi
22 Aralık 2017
(1) Bu kavram hakkında kendi metaforik (mecazi) örnekler eşliğinde Zehirli Zırva üzerine yazdığım ilk yazımda yapmıştım.
Bkz.: MUTANT SOLCULAR BULVARINDAN ZEHİRLİ ZIRVALAR..!
(2) KARANLIK MAHALLEDEN ZEHİRLİ BİR ZIRVA; ERDOĞAN MİLLİ GÜÇLERİN TARAFINA GEÇTİ!??
(3) Bkz."DERİN DEVLET ERDOĞAN'I ELE GEÇİRDİ??!" ZIRVASINA GİRİŞ: DERİN DEVLET (2)
Gülen Cemaati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gülen Cemaati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Aralık 2017 Cuma
7 Eylül 2016 Çarşamba
Siyam İkizleri, 15 Temmuz ve Suriye Savaşı...
Erdoğan’ın Diktatörlüğünün biriktirdiği potansiyel tehlike Erdoğan’ın kişisel etki alanının sınırlarını çoktan aştı.
Daha önce Erdoğan karşıtlığı üzerinden politika üreten bir takım çevreler Erdoğan’a içinde bulunduğumuz kaostan çıkış misyonu yüklemek gibi bir aymazlık içerisindeler.
Yaygın medya, Cemaat pişmanları ve Cemaat mağdurları Erdoğan’ı Cemaate karşı tek başına mücadele eden millici bir demokrasi kahramanı ilan ettiler.
Bir zamanların BOP eş başkanı, Askeri vesayete karşı mücadele eden demokrasi kahramanı, Kürt Sorunun çözecek tek lider, içe kapanık ekonomiyi dışa açarak düze çıkaracak ekonomi dehası, şimdi ise adeta fatih Napolyon muamelesi görüyor.
Çok değişik, birbirine zıt çevreler, yine birbirine zıt misyon yükleyip kendi açılarından çözüm bekliyorlar.
Erdoğan yakın ve uzak çevresinin etkisiyle hak etmediği ve kaldıramayacağı bir dopingle yükleniyor.
O dopingin etkisiyle başkalarının ülkesinde “milli çıkarlarımızı” arıyoruz.
Aslında bir kifayetsizlik ve çaresizliğin tanımı olabilecek bu durum kendisine ve kamuoyuna basiret olarak yansıtılıyor.
Algı çarpıtmalarından arınarak bakarsak, Erdoğan iki Emperyalist kamp arasında beynamaz durumda olduğunu görmemek imkansız.
Hepsine de mavi boncuk vererek güya dış politika üretiyor.
Bu arada istikrarsız dış politikanın şimdilik ilk mahsulü; Suriye'de 4 Şehit.
Farkında mısınız, Suriye'deki ilk şehit haberi bir kişi olduğu halde daha fazla konu edilmişti.
Şimdi üç şehit birden verdiğimiz halde önemsiz bir olaymış gibi davranılıyor.
Dilerim olmaz ama yarın beş on tane birden verdiğimizde daha az haber olacaktır.
Alıştırmaya çalışıyorlar.
Bir tarafta ölümler, bir tarafta ticaret sürüp gidecek.
Ta ki savaş bizlerin evine ulaşıncaya kadar.
Bugünler yaygın medyada pek popüler olan Balyoz Mağduru emekli subaylar farklı ikbal beklentilerinin etkisiyle Erdoğan'ın Suriye'deki tehlikeli gösterisini destekliyorlar.
Erdoğan'ın Suriye'de PYD ve ABD'nin birlikte kurduğu Kürt Koridorunu engellemek için bulunduğu yalanı arkasına saklanıp bariz bir "Stockholm Sendromu" örneği gösteriyorlar.
Erdoğan'dan antiemperyalist, hatta daha da ileri giderek emperyal bir tavır bekliyorlar.
Diğer yandan Erdoğan'ın eski alkışçıları da umudunu kesmediler.
Erdoğan'ı etkisi altına alan "Derin Devlet" aşılabilirse Erdoğan'ın yola geleceğini fabrika ayarlarına yeniden döneceğini söylüyorlar.
Oysa herkes biliyor ki Erdoğan fabrika ayarlarından zaten ayrılmadı. Bu mümkün de değil. Erdoğan'ın görünümü kurtarmak amaçlı değişik kılıklara girmesi onun çaresizliğinin ve istikrarsızlığının sonucu.
Erdoğan’ın davranışlarında tek istikrar var o da istikrarsızlık. Kime nasıl saracağı, kazık atacağı belli olmuyor.
Dışarıdaki istikrarsızlığı içeriye taşıyan, içeride yarattığı istikrarsızlığı dış politikaya yansıtan kısaca istikrarsızlıktan beslenen ve sürekli istikrarsızlık üreten bir saraydan yönetiliyorsanız ülkeniz tehlikede demektir.
Önce savaş tehlikesi ve ardından bölünme ve yok olma tehlikesi…
Erdoğan'ın içerideki tutumunu, siyasi beklentilerini bu kadar güce neden ihtiyaç duyduğunu irdelemek lazım.
Çünkü ruhsal durumundan tutun, tek adam rejimini pekiştirecek her siyasi adım, gösterdiği her istikrarsız davranış, Suriye'deki cehenneme ülkenin dahil edilmesi ve belki de daha diplerine inilmesi tehlikesi ile yakından ilişkili
Son olarak Efkan Ala da Saray’dan tokat yedi, saha dışına atıldı.
Üstelik ailece… Üst kademelerdeki kardeşi dahil adeta kovalandı.
Efkan Ala “17-25 güya Darbe Girişimini” önleyen, Erdoğan'ın paçasını kurtaran adam değil miydi?
Şimdi FETÖ soruşturmasında pasif davrandığı için istifaya zorlanıyor.
Yerine Süleyman Soylu getirildi. Neden..? Hangi nitelikleri yüzünden..?
Konuşmalarında Erdoğan’ı daha iyi yücelttiği, daha iyi pohpohladığı için mi?
Demek Efkan Ala bu yarışta geride kaldı.
FETÖ'cü olmaktan tutuklanırsa hiç şaşırmam.
Hayır, ironi olsun diye söylemiyorum. Belki de gerçekten Cemaat yapılanması ile ilişkisi olabilir ya da asıl neden Erdoğan’ın o yönde bir şüphesi olabilir.
Çünkü Erdoğan kudret ve güç zehirlenmesinin etkisi altında…
Öyle bir zehirdir ki bu, en güçlü hissettiğin anda bile kendini güvensiz hissedersin. Herkesten en yakınlarından bile şüphe duymaya başlarsın.
İşin en kötüsü de birçok kez şüphelerinde haklı çıkarsan, giderek daha şüpheci olursun.
Elinde güç ve yetkiyi kimseyle paylaşmak istemez, sürekli daha fazla yetki, daha fazla güç edinmeye çalışırsın.
Erdoğan’ın konuşmalarında 15 Temmuz öncesinden beri süregelen bir değişimi fark ettiniz mi?
Artık AKP’den pek fazla söz etmiyor. Kendini öne çıkarıyor.
Külliye önünde nöbet tutanlardan söz ediyor. 15 Temmuz’da yaralananları ziyareti esnasında bir yaralı ile arasında geçtiğini iddia ettiği konuşmayı anlatmayı çok seviyor.
Anlattığına göre güya 15 Temmuz’da yaralanan bir genç; “Cumhurbaşkanım bizi boş ver, sen nasılsın?” demiş.
Bu konuşmayı her vesileyle dile getiriyor. İnsanları canlarından, hatta vatan, milletten daha çok kendisini düşünmesini istiyor ve bundan hoşlanıyor.
AKP’lilerin 15 Temmuz’da darbe girişiminin engellenmesinde kendilerine pay çıkarmasına bile tahammül edemeyip kendi isminin ön plana çıkmasını istiyor.
Bu sadece bir megalomani yansıması değil, teşkilatına karşı duyduğu bir güvensizliğin sonucudur.
İşin ilginç yanı bu güvensizliğinin maddi temellerinin olması.
O yüzden tüm gücü, yetkiyi, itibarı ve siyasi rantı kendisinde toparlamak istiyor.
Ancak gücüne eklenen her güç vıcık vıcık AKP-Gülen Cemaati bulamacının yakasına paçasına bulaşmasına neden oluyor.
Bu karmaşık durumun anlaşılması için biraz gerilere, AKP’nin kuruluşuna gitmek gerekiyor.
AKP'nin kuruluş aşaması incelenmeden bize FETÖ diye sunulan Gülen Cemaati olgusu anlaşılamaz.
Son günlerde yaygın medya da dile getirilen Cemaatin 1990’lardan itibaren çeşitli partilere sızma çalışmasını AKP-Cemaat ilişkisiyle karıştırmamak gerekir.
Gülen Cemaati AKP'ye sızmadı.
AKP Gülen Cemaatinin siyasi yüzü olarak ortaya çıktı.
Cemaat AKP’nin kurulmasına ön ayak olarak, aslında kendi dışından kesimleri bünyesine almış oldu.
O güne kadar örgütlenme, büyüme ve yayılmak için kullandığı tekniklerden farklı bir yöntem izlemiş oldu.
Çocuk yaşta bünyesine alıp eğiterek beynini yıkayarak yetiştirdiği, cemaate kazandırdığı kadroların yanına, ittifak ederek, ikbal vaatleri üzerinden anlaşma yaparak yeni unsurlar katmış oldu.
Bu süreç AKP’nin kuruluşundan çok önceden başlatıldı.
28 Şubat’ta Refah Partisi’ne yapılan müdahale bu sürecin en önemli aşamasıdır.
Bu Müdahale ile sözünü ettiğimiz yeni unsurların büyük kesimi Refah Partisinden koparılmış oldu.
Gülen Cemaatinin arkasındaki küresel güçlerin de devreye girmesiyle bu unsurlar Kürt Hareketiyle, Liberaller, nedamet getirmiş solcular ve diğer İslamcı kesimlerle AKP içinde, Erdoğan figürü etrafında güç, rant ve siyasi ikbal ittifakı oluşturdular, geçen bunca yıldan sonra da kaynaştılar.
Güç ve rant üzerine kurulan birliktelikler hiçbir zaman homojenize olamazlar. Çünkü her bir unsuru kişisel çıkarı, ama tek başına olamayacağı için de oradadır. Suç ortaklığı suç cezalanıncaya, adalet yerini buluncaya kadar sürer.
Tıpkı uyuşturucu çeteleri gibi ne kavgaları biter ne suç ortaklıkları, öyle bir çeteden ayrılamazsın.
AKP ve Gülen Cemaati birbirleriyle öyle bütünleşmiştir ki, adeta organları birbirleri ile savaşan bir vücut oluşmuştur.
Örnek vermek gerekirse bu organizmayı Siyam İkizlerine benzetebiliriz.
Öyle bir doğum hatası falan değil laboratuvar koşullarında mutasyon uygulaması...
Birbirlerinin elini yüzünü tırmalayan hatta gözünü çıkarmaya beynini patlatmaya çalışan ama sonuçta kendilerini yıpratan Siyam İkizleri.
Keşke birbirlerini yeyip bitirseler.
Kavga gürültü ve bütün bu istikrarsızlığın toz dumanın arkasında istikrarlı bir şekilde uçuruma doğru yuvarlanıyorlar. Ülkeyi de peşlerinden sürüklüyorlar. Çünkü iktidardalar.
İktidardan da öte devletin en önemli organlarına yerleşmiş bir iltihap ya da ur gibiler.
Öyle merhemlerle ağrı kesicilerle falan geçiştirilecek gibi değil.
Emek eksenli Ulusal Demokratik bir Cephenin uygulayacağı radikal bir operasyon ve terapi gerekiyor.
Ama her şeyden önce doğru teşhis gerekli.
Ve bu teşhisin samimi ve yüksek sesle ikrarı…
Daha önce Erdoğan karşıtlığı üzerinden politika üreten bir takım çevreler Erdoğan’a içinde bulunduğumuz kaostan çıkış misyonu yüklemek gibi bir aymazlık içerisindeler.
Yaygın medya, Cemaat pişmanları ve Cemaat mağdurları Erdoğan’ı Cemaate karşı tek başına mücadele eden millici bir demokrasi kahramanı ilan ettiler.
Bir zamanların BOP eş başkanı, Askeri vesayete karşı mücadele eden demokrasi kahramanı, Kürt Sorunun çözecek tek lider, içe kapanık ekonomiyi dışa açarak düze çıkaracak ekonomi dehası, şimdi ise adeta fatih Napolyon muamelesi görüyor.
Çok değişik, birbirine zıt çevreler, yine birbirine zıt misyon yükleyip kendi açılarından çözüm bekliyorlar.
Erdoğan yakın ve uzak çevresinin etkisiyle hak etmediği ve kaldıramayacağı bir dopingle yükleniyor.
O dopingin etkisiyle başkalarının ülkesinde “milli çıkarlarımızı” arıyoruz.
Aslında bir kifayetsizlik ve çaresizliğin tanımı olabilecek bu durum kendisine ve kamuoyuna basiret olarak yansıtılıyor.
Algı çarpıtmalarından arınarak bakarsak, Erdoğan iki Emperyalist kamp arasında beynamaz durumda olduğunu görmemek imkansız.
Hepsine de mavi boncuk vererek güya dış politika üretiyor.
Bu arada istikrarsız dış politikanın şimdilik ilk mahsulü; Suriye'de 4 Şehit.
Farkında mısınız, Suriye'deki ilk şehit haberi bir kişi olduğu halde daha fazla konu edilmişti.
Şimdi üç şehit birden verdiğimiz halde önemsiz bir olaymış gibi davranılıyor.
Dilerim olmaz ama yarın beş on tane birden verdiğimizde daha az haber olacaktır.
Alıştırmaya çalışıyorlar.
Bir tarafta ölümler, bir tarafta ticaret sürüp gidecek.
Ta ki savaş bizlerin evine ulaşıncaya kadar.
Bugünler yaygın medyada pek popüler olan Balyoz Mağduru emekli subaylar farklı ikbal beklentilerinin etkisiyle Erdoğan'ın Suriye'deki tehlikeli gösterisini destekliyorlar.
Erdoğan'ın Suriye'de PYD ve ABD'nin birlikte kurduğu Kürt Koridorunu engellemek için bulunduğu yalanı arkasına saklanıp bariz bir "Stockholm Sendromu" örneği gösteriyorlar.
Erdoğan'dan antiemperyalist, hatta daha da ileri giderek emperyal bir tavır bekliyorlar.
Diğer yandan Erdoğan'ın eski alkışçıları da umudunu kesmediler.
Erdoğan'ı etkisi altına alan "Derin Devlet" aşılabilirse Erdoğan'ın yola geleceğini fabrika ayarlarına yeniden döneceğini söylüyorlar.
Oysa herkes biliyor ki Erdoğan fabrika ayarlarından zaten ayrılmadı. Bu mümkün de değil. Erdoğan'ın görünümü kurtarmak amaçlı değişik kılıklara girmesi onun çaresizliğinin ve istikrarsızlığının sonucu.
Erdoğan’ın davranışlarında tek istikrar var o da istikrarsızlık. Kime nasıl saracağı, kazık atacağı belli olmuyor.
Dışarıdaki istikrarsızlığı içeriye taşıyan, içeride yarattığı istikrarsızlığı dış politikaya yansıtan kısaca istikrarsızlıktan beslenen ve sürekli istikrarsızlık üreten bir saraydan yönetiliyorsanız ülkeniz tehlikede demektir.
Önce savaş tehlikesi ve ardından bölünme ve yok olma tehlikesi…
Erdoğan'ın içerideki tutumunu, siyasi beklentilerini bu kadar güce neden ihtiyaç duyduğunu irdelemek lazım.
Çünkü ruhsal durumundan tutun, tek adam rejimini pekiştirecek her siyasi adım, gösterdiği her istikrarsız davranış, Suriye'deki cehenneme ülkenin dahil edilmesi ve belki de daha diplerine inilmesi tehlikesi ile yakından ilişkili
Son olarak Efkan Ala da Saray’dan tokat yedi, saha dışına atıldı.
Üstelik ailece… Üst kademelerdeki kardeşi dahil adeta kovalandı.
Efkan Ala “17-25 güya Darbe Girişimini” önleyen, Erdoğan'ın paçasını kurtaran adam değil miydi?
Şimdi FETÖ soruşturmasında pasif davrandığı için istifaya zorlanıyor.
Yerine Süleyman Soylu getirildi. Neden..? Hangi nitelikleri yüzünden..?
Konuşmalarında Erdoğan’ı daha iyi yücelttiği, daha iyi pohpohladığı için mi?
Demek Efkan Ala bu yarışta geride kaldı.
FETÖ'cü olmaktan tutuklanırsa hiç şaşırmam.
Hayır, ironi olsun diye söylemiyorum. Belki de gerçekten Cemaat yapılanması ile ilişkisi olabilir ya da asıl neden Erdoğan’ın o yönde bir şüphesi olabilir.
Çünkü Erdoğan kudret ve güç zehirlenmesinin etkisi altında…
Öyle bir zehirdir ki bu, en güçlü hissettiğin anda bile kendini güvensiz hissedersin. Herkesten en yakınlarından bile şüphe duymaya başlarsın.
İşin en kötüsü de birçok kez şüphelerinde haklı çıkarsan, giderek daha şüpheci olursun.
Elinde güç ve yetkiyi kimseyle paylaşmak istemez, sürekli daha fazla yetki, daha fazla güç edinmeye çalışırsın.
Erdoğan’ın konuşmalarında 15 Temmuz öncesinden beri süregelen bir değişimi fark ettiniz mi?
Artık AKP’den pek fazla söz etmiyor. Kendini öne çıkarıyor.
Külliye önünde nöbet tutanlardan söz ediyor. 15 Temmuz’da yaralananları ziyareti esnasında bir yaralı ile arasında geçtiğini iddia ettiği konuşmayı anlatmayı çok seviyor.
Anlattığına göre güya 15 Temmuz’da yaralanan bir genç; “Cumhurbaşkanım bizi boş ver, sen nasılsın?” demiş.
Bu konuşmayı her vesileyle dile getiriyor. İnsanları canlarından, hatta vatan, milletten daha çok kendisini düşünmesini istiyor ve bundan hoşlanıyor.
AKP’lilerin 15 Temmuz’da darbe girişiminin engellenmesinde kendilerine pay çıkarmasına bile tahammül edemeyip kendi isminin ön plana çıkmasını istiyor.
Bu sadece bir megalomani yansıması değil, teşkilatına karşı duyduğu bir güvensizliğin sonucudur.
İşin ilginç yanı bu güvensizliğinin maddi temellerinin olması.
O yüzden tüm gücü, yetkiyi, itibarı ve siyasi rantı kendisinde toparlamak istiyor.
Ancak gücüne eklenen her güç vıcık vıcık AKP-Gülen Cemaati bulamacının yakasına paçasına bulaşmasına neden oluyor.
Bu karmaşık durumun anlaşılması için biraz gerilere, AKP’nin kuruluşuna gitmek gerekiyor.
AKP'nin kuruluş aşaması incelenmeden bize FETÖ diye sunulan Gülen Cemaati olgusu anlaşılamaz.
Son günlerde yaygın medya da dile getirilen Cemaatin 1990’lardan itibaren çeşitli partilere sızma çalışmasını AKP-Cemaat ilişkisiyle karıştırmamak gerekir.
Gülen Cemaati AKP'ye sızmadı.
AKP Gülen Cemaatinin siyasi yüzü olarak ortaya çıktı.
Cemaat AKP’nin kurulmasına ön ayak olarak, aslında kendi dışından kesimleri bünyesine almış oldu.
O güne kadar örgütlenme, büyüme ve yayılmak için kullandığı tekniklerden farklı bir yöntem izlemiş oldu.
Çocuk yaşta bünyesine alıp eğiterek beynini yıkayarak yetiştirdiği, cemaate kazandırdığı kadroların yanına, ittifak ederek, ikbal vaatleri üzerinden anlaşma yaparak yeni unsurlar katmış oldu.
Bu süreç AKP’nin kuruluşundan çok önceden başlatıldı.
28 Şubat’ta Refah Partisi’ne yapılan müdahale bu sürecin en önemli aşamasıdır.
Bu Müdahale ile sözünü ettiğimiz yeni unsurların büyük kesimi Refah Partisinden koparılmış oldu.
Gülen Cemaatinin arkasındaki küresel güçlerin de devreye girmesiyle bu unsurlar Kürt Hareketiyle, Liberaller, nedamet getirmiş solcular ve diğer İslamcı kesimlerle AKP içinde, Erdoğan figürü etrafında güç, rant ve siyasi ikbal ittifakı oluşturdular, geçen bunca yıldan sonra da kaynaştılar.Güç ve rant üzerine kurulan birliktelikler hiçbir zaman homojenize olamazlar. Çünkü her bir unsuru kişisel çıkarı, ama tek başına olamayacağı için de oradadır. Suç ortaklığı suç cezalanıncaya, adalet yerini buluncaya kadar sürer.
Tıpkı uyuşturucu çeteleri gibi ne kavgaları biter ne suç ortaklıkları, öyle bir çeteden ayrılamazsın.
AKP ve Gülen Cemaati birbirleriyle öyle bütünleşmiştir ki, adeta organları birbirleri ile savaşan bir vücut oluşmuştur.
Örnek vermek gerekirse bu organizmayı Siyam İkizlerine benzetebiliriz.
Öyle bir doğum hatası falan değil laboratuvar koşullarında mutasyon uygulaması...
Birbirlerinin elini yüzünü tırmalayan hatta gözünü çıkarmaya beynini patlatmaya çalışan ama sonuçta kendilerini yıpratan Siyam İkizleri.
Keşke birbirlerini yeyip bitirseler.
Kavga gürültü ve bütün bu istikrarsızlığın toz dumanın arkasında istikrarlı bir şekilde uçuruma doğru yuvarlanıyorlar. Ülkeyi de peşlerinden sürüklüyorlar. Çünkü iktidardalar.
İktidardan da öte devletin en önemli organlarına yerleşmiş bir iltihap ya da ur gibiler.
Öyle merhemlerle ağrı kesicilerle falan geçiştirilecek gibi değil.
Emek eksenli Ulusal Demokratik bir Cephenin uygulayacağı radikal bir operasyon ve terapi gerekiyor.
Ama her şeyden önce doğru teşhis gerekli.
Ve bu teşhisin samimi ve yüksek sesle ikrarı…
4 Eylül 2016 Pazar
15 Temmuz ve Suriye savaşı
Bir Eylül ile ilgili herhangi bir yazı yazmadım.
Barış’ın önemini küçümsediğimden değil. Aksine çok önem veriyorum.
Ritüelleri sevmiyorum. Anmaları, bir resim ya da bir şarkı eşliğinde bir iki cümlelik yazıları…
Yanlış anlamayın yapanları kınamıyorum. Barıştan yana söylenmiş tek kelimenin, barış için çalınan tek bir notanın bile önemi büyük.
Ama kendi adıma, gözümüzün önünde işletilen pis tezgahlara, adım adım sürüklendiğimiz savaşa, ardı ardına söylenen yalanlara dair bir şeyler söylemeden ve bu noktaya gelirken geçtiğimiz yolları irdelemeden söylenecek birkaç söz bana eksik geliyor.
O kadar çok yalan söylendi ki barışa dair.
Barış adına o kadar çok savaş çağrıları yapıldı ki…
Barış kelimesinin ardına o kadar çok şiddet saklandı ki bunca zamandır.
Barış ambalajlı o kadar çok savaş pazarlandı ki…
Artık içeriği doldurulmamış, ayakları basmayan “Barış” söylemi beni tedirgin ediyor hatta samimiyetsiz ve laf olsun diye söylenen “Barış” kelimesi beni iğrendiriyor.
Kimsenin samimiyetini sorgulamıyorum. hele hele bunca zamandır dostluk, arkadaşlık yaptıklarımın ya da Facebook vasıtasıyla tanıştığım dostlarım da değil hedefimdekiler.
Ama söylemeden de edemeyeceğim ya da sizlere de sormak istediğim çok şey var.
Ortada bir yalan yok mu, barışa dair, geçmişe ve bugüne dair söylenmeyenler, unutulan, unutturulmak istenenler yok mu?
Sanki onlar söylenmezse, tartışılmaz, irdelenmezse girdiğimiz bu lanetli yoldan çıkamayız gibi geliyor bana…
Öncelikle savaş tehlikesini sadece dışarıdaki bir tehlike olarak görmekten vazgeçmeliyiz.
Savaş tehlikesinin bir kaynağı da içimizde.
Yönetenlerimizde, hatta bizde, beynimizde, söylemlerimizde, aymazlığımız, önemsemezliğimiz ve umutsuzluğumuzda…
Eğer barışa dair ve barıştan yana, ayakları yere basan, mantık ve vicdan süzgecinden geçirilmiş bir şeyler söylemek istiyorsak önce Erdoğan tek adam rejimi irdelenmeli.
Çünkü Erdoğan rejimi ile bölgemizdeki savaş halinin birebir ilişkisi var.
Erdoğan’ın buncası elindeyken hala güç ve yetki toplamaya çalışması, ruhsal dengesini zorlayan endişe, öfke, kin, şüphe gibi duygularının üzerine, 15 Temmuz’un yaptığı ilave baskının söylemlerine yansıttıkları bu ilişkiyi daha da belirginleştirdi.
Bugüne kadar Erdoğan’ın dış politika üzerine her türlü söylem ve eylemi, içeride kazanılacak siyasal rant ve güç biriktirmek hesabı ile yapılıyordu.
15 Temmuz’dan sonra Erdoğan’ın siyasi rant ve güce olan gereksinimi arttı.
O yüzden Erdoğan’ın ruh hali, 15 Temmuz’un ortaya çıkardıkları, soruşturmalar, giderek tek adam rejiminin pekişmesi ve hemen her güncel iç politik gelişme, kısacası Erdoğan iktidarının içeride yaşadığı hemen her handikap, savaşı tetikleyecek bir dış politika davranışına dönüşebilir.
Bu durumda barışa dair ayakları yere basan, mantık ve vicdan süzgecinden geçirilmiş bir şeyler söylemenin ilk cümlesi; “Barış mücadelesi ve tek adam rejimine karşı mücadele birbirinden ayrılamaz.”olmalıdır.
Ardından kurulacak ikinci cümle ise; "Her türlü demokrasi mücadelesi emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadeleden ayrılamaz" şeklinde devam etmelidir.
Belki çok şablon bir öngörü olarak düşünebilirsiniz. Bana göre bu önermeler şablon değil, aksine çok karmaşık ilişkiler ağının arkasında gizlenen asıl figürü ortaya çıkaran sağlam bir sadeleştirilme...
Ve bu sadeleştirme gerekli.
Emperyalizmin özellikle kapitalizmin kendini saklayabilmekteki becerisi, bir proje olarak ortaya sürülen Erdoğan'ın bu niteliğini saklayabilmekte de kullanılıyor.
Yaratılan bunca kavramsal karmaşanın da bu gerçeği gizlemenin ustaca uygulanan bir yöntemi olduğunu düşünüyorum.
Bu önermelerin geçerli olup olmadığını anlamak da yaşadığımız konjonktürü anlamaktan geçiyor.
Yöntem; Küresel algı dayatmalarına pabuç bırakmadan, yorumsuz enformasyonları önce kendi vicdanımız ve mantığımızda sorgulayarak ülkemiz, bölgemiz ve dünyamızı anlamaya çalışmak olmalıdır.
Bazen bir süreci gözlemleyip kendinizce çıkardığınız bir takım sonuçları ussal arşivinize kaydediyorken, aniden ortaya çıkan, hiç beklemediğiniz bir gelişme ister istemez öncesi ile ilgili çıkarımlarınızı yeniden gözden geçirmenizi gerektirir.
Çünkü o beklemediğiniz gelişme, gözünüzden kaçan, atladığınız ya da yanlış yorumladığınız bazı ön süreçlerin sonucudur. Eğer o beklenmedik gelişmenin öncesinde olan biten her şeyi gözlemleyip doğru değerlendirmiş olsaydık zaten o gelişme bizim için beklemediğimiz bir gelişme olmaz, önceden görürdük.
Gezi direnişi bu tip bir gelişmedir.
Hemen hiç birimizin beklemediği, hatta bunu perde arkasında kurgulayanlar ya da tetikleyenler varsa bile varacağı noktanın hesaplanamadığı bir gelişmeydi.
15 Temmuz Darbe Girişimi de ayna tersinden, tam da böylesi bir gelişme… En azından bizler için. Ama bana kalırsa sonuçları itibarıyla bu girişimin planlayanlar için de…
15 Temmuz’u anlamak istiyorsak öncesine bir daha bakmak gerekir. Göremediklerimiz ya da o zaman için anlamlandırmakta zorlandığımız gelişmeleri, 15 Temmuz’un sonuçlarını da hesaba katarak bir daha yorumlamak gerekiyor.
Şu an için kendimce ilk çıkarsamam, –sanıyorum birçok arkadaşımla ortaklaşabiliriz- 15 Temmuz’un önceli ve sonrası hemen her etken ve sonucun bölgemizdeki savaş hali ile yakından ilgili olduğu.
Kısaca açarsak Erdoğan’ın “Yenikapı Mutabakatı” desteğiyle Suriye’ye girmesi, 15 Temmuz’un bir sonucu, ama diğer yandan 15 Temmuz’un asıl nedeni de bu sonuca ulaşmak, yani Türkiye'yi bu bataklığa çekmekte Erdoğan’ın elini güçlendirmek olabilir.
İşte tam da bu noktadan akıl yürütelim.
Ama önce bir saptama yapalım.
15 Temmuz Darbesinin asıl mağduru TSK oldu.
Darbe diyorum, zira 15 Temmuz Erdoğan için bir uyarı girişimi ya da “Şefkat tokadı” düzeyinde gerçekleşti ama TSK için tam anlamıyla darbeydi.
TSK çok önemli maddi kayıplar verdi. Aslında bu saldırı çok önceden beri, Ergenekon ve Balyoz davalarından beri devam ediyordu. 15 Temmuz bu saldırının doruk noktasıydı.
TSK açısından baktığımızda darbe girişim düzeyinde kalmadı, başarıya ulaştı.
Kendisine yapılan saldırıyı yine kendisi püskürttüyse de maddi kayıplarının yanında prestij kaybına uğradı.
Başına gelebileceklerin endişesiyle gelen her emri koşulsuz yerine getirmeye hazır subayların yönetiminde, önemli güç kaybına uğramış bir halde, bir yandan içeride PKK saldırılarına maruz kalırken diğer yandan Suriye’de savaşa sokuldu.
Bu saptama bize 15 Temmuz’dan sonra Balyoz ve Ergenekon davalarını bu yönden bir daha irdelemek gerektiğini gösteriyor
Bu saptamayı yaptıktan sonra akıl yürütmeye, aynı yöntemle,15 Temmuz’un sonuçlarını hesaba katıp 15 Temmuz öncesini irdeleyerek devam edelim.
15 Temmuz öncesinde Erdoğan TSK’yı Suriye’deki savaşa bu kadar kolay sokabilir miydi?
Sokabilse bile arkasında sorumluluğu kendisiyle birlikte üstlenecek bir “Yenikapı Mutabakatı” olur muydu?
Bu noktada bir dezenformasyonu düzeltip akıl yürütmeye öyle devam etmemiz gerekiyor.
Suriye’ye o meşhur Kürt Koridorunu engellemeye falan girmedik.
Erdoğan’ın aniden aklı başına gelip, antiemperyalist olmaya karar verdiği, ulusal çıkarlarımızı korumak için de değil...
Erdoğan'ın oradaki amacı; Amerika’nın planlarına aykırı hiçbir davranışta bulunmadan, yukarıda da değindiğim gibi ağırlıklı iç politikaya yönelik bir gösteriden başka bir şey değil.
Ama o derece de tehlikeli bir gösteri…
ABD’nin planında bir değişiklik yok. Kürt koridoru şöyle ya da böyle tamamlanacak.
TSK ise bir zamanlar IŞİD’in içinden çıktığı, cihatçı çetelerle IŞİD’e karşı savaştığımız pis, kanlı bir bataklıkta debelenmek zorunda bırakıldı.
Şimdi anlaşılıyor ki Erdoğan'ın 15 Temmuz öncesi güç ve yetki iştahının ana nedenlerinden biri de ABD emperyalizminin kendisinden istediği misyonu yerine getirebilmekti. Şu an TSK’nin Suriye’deki varlığı bunlardan biri.
15 Temmuz öncesinde Erdoğan televizyonlara çıkıp milletten özür dileyebilir miydi?
Hiçbir siyasi rant hesabı Erdoğan’ın ruh haline sahip birine özür diletemezdi.
Darbe girişimi öncesi Erdoğan karşısında kafasındaki cepheyi oluşturarak, kendi cephesini güçlendirmeyi hedefliyordu.
15 Temmuz’da yediği şefkat tokadının zoruyla, sadece saldırarak kendi cephesini güçlendirmeye çalışmaktan vazgeçti.
Yenikapı mutabakatı falan o yüzden.
Bu arada; 15 Temmuz öncesinde CHP Suriye savaşına ve OHAL'a razı olur muydu?
15 Temmuz öncesi CHP’ne karşı yapılan PKK ile işbirliği suçlamasını hatırlayalım.
O, şehit cenazelerinde çelenklere yapılan provokasyonları falan gözümüzün önüne getirelim.
15 Temmuz’un hemen ertesinde Taksim ve Gündoğdu mitinglerine göstermelik katılımlarla CHP'nin Yenikapı Mitingi ve mutabakatına nasıl zorlandığını, hatta ikna edildiğini hatırlayalım.
Bu mutabakatın ilk meyvesi OHAL ve Suriye'ye savaşına girmemiz oldu.
15 Temmuz'un CHP'ye etkisi de bu oldu.
Umarım CHP de Külliye’de yapılan adli yıl açılışından akıllanır da Erdoğan’ın içeriye yönelik dış politika şovlarına destek çıkmaktan vazgeçer.
Umarım Erdoğan’ın her an ne yana savrulacağı belli olmayan siyasi zik zaklarına göre değil, barışı, demokrasiyi önceleyen, emekten yana ve budunculuktan uzak, ulusal bir rota izler.
Zira Erdoğan’ın söylem ve davranışlarına bakarak -ona karşı veya yanında- rota tutturmaya çalışmak boşuna çaba olur.
Şimdi bu sözünü ettiklerimize ek olarak;
15 Temmuz öncesinin diğer önemli aşamalarını, Ergenekon, Balyoz davalarını, Suriye iç savaşını, yıllar öncesini Irak’a savaş tezkeresini, sonradan Yetmez ama Evet sürecinin önemli aktörlerinden olacak yazarların bu tezkereden yana tavırlarını, giderek güçlenen tek adam rejimini ve yine giderek pekişen cihat cephesini hatırlayın.
Darbe girişimi esnasında kulağının üstüne yatan PKK’nın bu girişime haklılık algısı yaratacak yeniden başlayan eylemlerini de denkleme katın.
Suriye’deki bataklığa dizlerine kadar gömülmüş (henüz) Türkiye’nin bugünkü durumu ile 15 Temmuz’u ve Erdoğan’ın giderek güçlenen tek adam rejimini seyrini kafanızda paçal edin.
Sonra bir daha; "Barış mücadelesi ve Erdoğan tek adam rejimine karşı mücadele birbirinden ayrılamaz.” önermesinin geçerliliği üzerine karar verin.
Diğeri, yani "Her türlü demokrasi mücadelesi emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadeleden ayrılamaz" önermesi ise, bence bu önermenin doğruluğunu tarih çoktan kanıtladı.
Ama her şeye karşın Küresel Kapitalizmin ve tetikçisi emperyalist güçlerin bölgemiz ve ülkemiz üzerindeki yaşamsal gereksinimleri ve projelendirilmiş Erdoğan tek adam rejimi üzerine de kafa yormak gerekiyor.
15 Temmuz ve Gülen Cemaatini bir de bu yönden irdelemekte yarar var.
Zaten yeteri kadar uzayan yazıyı daha fazla uzatmamak kaydıyla umarım yakında...
4 Eylül 2016
Nadi Öztüfekçi
Barış’ın önemini küçümsediğimden değil. Aksine çok önem veriyorum.
Ritüelleri sevmiyorum. Anmaları, bir resim ya da bir şarkı eşliğinde bir iki cümlelik yazıları…
Yanlış anlamayın yapanları kınamıyorum. Barıştan yana söylenmiş tek kelimenin, barış için çalınan tek bir notanın bile önemi büyük.
Ama kendi adıma, gözümüzün önünde işletilen pis tezgahlara, adım adım sürüklendiğimiz savaşa, ardı ardına söylenen yalanlara dair bir şeyler söylemeden ve bu noktaya gelirken geçtiğimiz yolları irdelemeden söylenecek birkaç söz bana eksik geliyor.
O kadar çok yalan söylendi ki barışa dair.
Barış adına o kadar çok savaş çağrıları yapıldı ki…
Barış kelimesinin ardına o kadar çok şiddet saklandı ki bunca zamandır.
Barış ambalajlı o kadar çok savaş pazarlandı ki…
Artık içeriği doldurulmamış, ayakları basmayan “Barış” söylemi beni tedirgin ediyor hatta samimiyetsiz ve laf olsun diye söylenen “Barış” kelimesi beni iğrendiriyor.
Kimsenin samimiyetini sorgulamıyorum. hele hele bunca zamandır dostluk, arkadaşlık yaptıklarımın ya da Facebook vasıtasıyla tanıştığım dostlarım da değil hedefimdekiler.
Ama söylemeden de edemeyeceğim ya da sizlere de sormak istediğim çok şey var.
Ortada bir yalan yok mu, barışa dair, geçmişe ve bugüne dair söylenmeyenler, unutulan, unutturulmak istenenler yok mu?
Sanki onlar söylenmezse, tartışılmaz, irdelenmezse girdiğimiz bu lanetli yoldan çıkamayız gibi geliyor bana…
Öncelikle savaş tehlikesini sadece dışarıdaki bir tehlike olarak görmekten vazgeçmeliyiz.
Savaş tehlikesinin bir kaynağı da içimizde.
Yönetenlerimizde, hatta bizde, beynimizde, söylemlerimizde, aymazlığımız, önemsemezliğimiz ve umutsuzluğumuzda…
- Emperyalizme ve kapitalizme karşı aymaz davranarak savaşı çağırmış oluyoruz.
- Sınıf mücadelesini küçümseyerek savaştan beslenen sermaye kesimine meydanı bırakıyoruz.
- İslamcılık ve dinci gericilikle, budunculukla mücadeleyi tavsatarak, aksine destek çıkarak savaşa zemin hazırlıyoruz.
- Nihayet seçip iktidar yaptıklarımızla, tek adam rejiminin pekişmesine yardım ettiklerimizle artık savaş ihraç ediyoruz
Eğer barışa dair ve barıştan yana, ayakları yere basan, mantık ve vicdan süzgecinden geçirilmiş bir şeyler söylemek istiyorsak önce Erdoğan tek adam rejimi irdelenmeli.
Çünkü Erdoğan rejimi ile bölgemizdeki savaş halinin birebir ilişkisi var.
Erdoğan’ın buncası elindeyken hala güç ve yetki toplamaya çalışması, ruhsal dengesini zorlayan endişe, öfke, kin, şüphe gibi duygularının üzerine, 15 Temmuz’un yaptığı ilave baskının söylemlerine yansıttıkları bu ilişkiyi daha da belirginleştirdi.
Bugüne kadar Erdoğan’ın dış politika üzerine her türlü söylem ve eylemi, içeride kazanılacak siyasal rant ve güç biriktirmek hesabı ile yapılıyordu.
15 Temmuz’dan sonra Erdoğan’ın siyasi rant ve güce olan gereksinimi arttı.
O yüzden Erdoğan’ın ruh hali, 15 Temmuz’un ortaya çıkardıkları, soruşturmalar, giderek tek adam rejiminin pekişmesi ve hemen her güncel iç politik gelişme, kısacası Erdoğan iktidarının içeride yaşadığı hemen her handikap, savaşı tetikleyecek bir dış politika davranışına dönüşebilir.
Bu durumda barışa dair ayakları yere basan, mantık ve vicdan süzgecinden geçirilmiş bir şeyler söylemenin ilk cümlesi; “Barış mücadelesi ve tek adam rejimine karşı mücadele birbirinden ayrılamaz.”olmalıdır.
Ardından kurulacak ikinci cümle ise; "Her türlü demokrasi mücadelesi emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadeleden ayrılamaz" şeklinde devam etmelidir.
Belki çok şablon bir öngörü olarak düşünebilirsiniz. Bana göre bu önermeler şablon değil, aksine çok karmaşık ilişkiler ağının arkasında gizlenen asıl figürü ortaya çıkaran sağlam bir sadeleştirilme...
Ve bu sadeleştirme gerekli.
Emperyalizmin özellikle kapitalizmin kendini saklayabilmekteki becerisi, bir proje olarak ortaya sürülen Erdoğan'ın bu niteliğini saklayabilmekte de kullanılıyor.
Yaratılan bunca kavramsal karmaşanın da bu gerçeği gizlemenin ustaca uygulanan bir yöntemi olduğunu düşünüyorum.
Bu önermelerin geçerli olup olmadığını anlamak da yaşadığımız konjonktürü anlamaktan geçiyor.
Yöntem; Küresel algı dayatmalarına pabuç bırakmadan, yorumsuz enformasyonları önce kendi vicdanımız ve mantığımızda sorgulayarak ülkemiz, bölgemiz ve dünyamızı anlamaya çalışmak olmalıdır.
Bazen bir süreci gözlemleyip kendinizce çıkardığınız bir takım sonuçları ussal arşivinize kaydediyorken, aniden ortaya çıkan, hiç beklemediğiniz bir gelişme ister istemez öncesi ile ilgili çıkarımlarınızı yeniden gözden geçirmenizi gerektirir.
Çünkü o beklemediğiniz gelişme, gözünüzden kaçan, atladığınız ya da yanlış yorumladığınız bazı ön süreçlerin sonucudur. Eğer o beklenmedik gelişmenin öncesinde olan biten her şeyi gözlemleyip doğru değerlendirmiş olsaydık zaten o gelişme bizim için beklemediğimiz bir gelişme olmaz, önceden görürdük.
Gezi direnişi bu tip bir gelişmedir.
Hemen hiç birimizin beklemediği, hatta bunu perde arkasında kurgulayanlar ya da tetikleyenler varsa bile varacağı noktanın hesaplanamadığı bir gelişmeydi.
15 Temmuz Darbe Girişimi de ayna tersinden, tam da böylesi bir gelişme… En azından bizler için. Ama bana kalırsa sonuçları itibarıyla bu girişimin planlayanlar için de…
15 Temmuz’u anlamak istiyorsak öncesine bir daha bakmak gerekir. Göremediklerimiz ya da o zaman için anlamlandırmakta zorlandığımız gelişmeleri, 15 Temmuz’un sonuçlarını da hesaba katarak bir daha yorumlamak gerekiyor.
Şu an için kendimce ilk çıkarsamam, –sanıyorum birçok arkadaşımla ortaklaşabiliriz- 15 Temmuz’un önceli ve sonrası hemen her etken ve sonucun bölgemizdeki savaş hali ile yakından ilgili olduğu.
Kısaca açarsak Erdoğan’ın “Yenikapı Mutabakatı” desteğiyle Suriye’ye girmesi, 15 Temmuz’un bir sonucu, ama diğer yandan 15 Temmuz’un asıl nedeni de bu sonuca ulaşmak, yani Türkiye'yi bu bataklığa çekmekte Erdoğan’ın elini güçlendirmek olabilir.
İşte tam da bu noktadan akıl yürütelim.
Ama önce bir saptama yapalım.
15 Temmuz Darbesinin asıl mağduru TSK oldu.
Darbe diyorum, zira 15 Temmuz Erdoğan için bir uyarı girişimi ya da “Şefkat tokadı” düzeyinde gerçekleşti ama TSK için tam anlamıyla darbeydi.
TSK çok önemli maddi kayıplar verdi. Aslında bu saldırı çok önceden beri, Ergenekon ve Balyoz davalarından beri devam ediyordu. 15 Temmuz bu saldırının doruk noktasıydı.
TSK açısından baktığımızda darbe girişim düzeyinde kalmadı, başarıya ulaştı.
Kendisine yapılan saldırıyı yine kendisi püskürttüyse de maddi kayıplarının yanında prestij kaybına uğradı.
Başına gelebileceklerin endişesiyle gelen her emri koşulsuz yerine getirmeye hazır subayların yönetiminde, önemli güç kaybına uğramış bir halde, bir yandan içeride PKK saldırılarına maruz kalırken diğer yandan Suriye’de savaşa sokuldu.
Bu saptama bize 15 Temmuz’dan sonra Balyoz ve Ergenekon davalarını bu yönden bir daha irdelemek gerektiğini gösteriyor
Bu saptamayı yaptıktan sonra akıl yürütmeye, aynı yöntemle,15 Temmuz’un sonuçlarını hesaba katıp 15 Temmuz öncesini irdeleyerek devam edelim.
15 Temmuz öncesinde Erdoğan TSK’yı Suriye’deki savaşa bu kadar kolay sokabilir miydi?
Sokabilse bile arkasında sorumluluğu kendisiyle birlikte üstlenecek bir “Yenikapı Mutabakatı” olur muydu?
Bu noktada bir dezenformasyonu düzeltip akıl yürütmeye öyle devam etmemiz gerekiyor.
Suriye’ye o meşhur Kürt Koridorunu engellemeye falan girmedik.
Erdoğan’ın aniden aklı başına gelip, antiemperyalist olmaya karar verdiği, ulusal çıkarlarımızı korumak için de değil...
Erdoğan'ın oradaki amacı; Amerika’nın planlarına aykırı hiçbir davranışta bulunmadan, yukarıda da değindiğim gibi ağırlıklı iç politikaya yönelik bir gösteriden başka bir şey değil.
Ama o derece de tehlikeli bir gösteri…
ABD’nin planında bir değişiklik yok. Kürt koridoru şöyle ya da böyle tamamlanacak.
TSK ise bir zamanlar IŞİD’in içinden çıktığı, cihatçı çetelerle IŞİD’e karşı savaştığımız pis, kanlı bir bataklıkta debelenmek zorunda bırakıldı.
Şimdi anlaşılıyor ki Erdoğan'ın 15 Temmuz öncesi güç ve yetki iştahının ana nedenlerinden biri de ABD emperyalizminin kendisinden istediği misyonu yerine getirebilmekti. Şu an TSK’nin Suriye’deki varlığı bunlardan biri.
15 Temmuz öncesinde Erdoğan televizyonlara çıkıp milletten özür dileyebilir miydi?
Hiçbir siyasi rant hesabı Erdoğan’ın ruh haline sahip birine özür diletemezdi.
Darbe girişimi öncesi Erdoğan karşısında kafasındaki cepheyi oluşturarak, kendi cephesini güçlendirmeyi hedefliyordu.
15 Temmuz’da yediği şefkat tokadının zoruyla, sadece saldırarak kendi cephesini güçlendirmeye çalışmaktan vazgeçti.
Yenikapı mutabakatı falan o yüzden.
Bu arada; 15 Temmuz öncesinde CHP Suriye savaşına ve OHAL'a razı olur muydu?
15 Temmuz öncesi CHP’ne karşı yapılan PKK ile işbirliği suçlamasını hatırlayalım.
O, şehit cenazelerinde çelenklere yapılan provokasyonları falan gözümüzün önüne getirelim.
15 Temmuz’un hemen ertesinde Taksim ve Gündoğdu mitinglerine göstermelik katılımlarla CHP'nin Yenikapı Mitingi ve mutabakatına nasıl zorlandığını, hatta ikna edildiğini hatırlayalım.
Bu mutabakatın ilk meyvesi OHAL ve Suriye'ye savaşına girmemiz oldu.
15 Temmuz'un CHP'ye etkisi de bu oldu.
Umarım CHP de Külliye’de yapılan adli yıl açılışından akıllanır da Erdoğan’ın içeriye yönelik dış politika şovlarına destek çıkmaktan vazgeçer.
Umarım Erdoğan’ın her an ne yana savrulacağı belli olmayan siyasi zik zaklarına göre değil, barışı, demokrasiyi önceleyen, emekten yana ve budunculuktan uzak, ulusal bir rota izler.
Zira Erdoğan’ın söylem ve davranışlarına bakarak -ona karşı veya yanında- rota tutturmaya çalışmak boşuna çaba olur.
Şimdi bu sözünü ettiklerimize ek olarak;
15 Temmuz öncesinin diğer önemli aşamalarını, Ergenekon, Balyoz davalarını, Suriye iç savaşını, yıllar öncesini Irak’a savaş tezkeresini, sonradan Yetmez ama Evet sürecinin önemli aktörlerinden olacak yazarların bu tezkereden yana tavırlarını, giderek güçlenen tek adam rejimini ve yine giderek pekişen cihat cephesini hatırlayın.
Darbe girişimi esnasında kulağının üstüne yatan PKK’nın bu girişime haklılık algısı yaratacak yeniden başlayan eylemlerini de denkleme katın.
Suriye’deki bataklığa dizlerine kadar gömülmüş (henüz) Türkiye’nin bugünkü durumu ile 15 Temmuz’u ve Erdoğan’ın giderek güçlenen tek adam rejimini seyrini kafanızda paçal edin.
Sonra bir daha; "Barış mücadelesi ve Erdoğan tek adam rejimine karşı mücadele birbirinden ayrılamaz.” önermesinin geçerliliği üzerine karar verin.
Diğeri, yani "Her türlü demokrasi mücadelesi emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadeleden ayrılamaz" önermesi ise, bence bu önermenin doğruluğunu tarih çoktan kanıtladı.
Ama her şeye karşın Küresel Kapitalizmin ve tetikçisi emperyalist güçlerin bölgemiz ve ülkemiz üzerindeki yaşamsal gereksinimleri ve projelendirilmiş Erdoğan tek adam rejimi üzerine de kafa yormak gerekiyor.
15 Temmuz ve Gülen Cemaatini bir de bu yönden irdelemekte yarar var.
Zaten yeteri kadar uzayan yazıyı daha fazla uzatmamak kaydıyla umarım yakında...
4 Eylül 2016
Nadi Öztüfekçi
13 Ağustos 2013 Salı
Hizmet(!) ile Hükümet.. Kayıkçı kavgası..
Hizmet(!) ile Hükümet arasındaki kavga baya derince galiba.
Ya da en azından kol kırığı yen içine sığmıyor artık.
Daha önce bahsetmiştim, vahşi doğada yırtıcı büyük hayvanlar
ailece avlanırken büyük organizasyon ve işbirliği içinde davranırlar. Bir kısmı
avı yorar, kimisi yönlendirir, diğerleri de önüne geçerek düşürücü darbeyi
vururlar.
Av düşürülüp de ele geçti mi bu işbirliği biter. Aile
reisinin payı kesin bir mutabakatla ayrıldıktan sonra kalanı için paylaşma
kavgası başlar.
Türkiye'nin de; özel yöntemlerle yorulup sersemletilmiş bir
av gibi, Cemaat, AKP ve Küresel Sermayenin oldukça sofistike bir işbirliği ile
hırpalanıp ele geçirilmesi, bir diğer ifade ile formatlanması süreci biraz da buna benzer. Bu
sürecin tamamlandığı düşünülüyor ki Küresel Sermayenin istekleri ve payı
konusundaki kesin fikir birliğini bir tarafa koyarsak bundan sonrası için söz
sahibi olma kavgası başlamış gibi görülüyor.
Bu kavgayı tetikleyen faktörlerinden biri de, bundan sonraki
aşama da işlevsiz kalma telaşı olabilir. Zira Türkiye önümüzdeki süreçte kritik
aşamalardan geçeceğe benziyor. Bilindiği üzere; çok bileşenli bir kuvvetler
sisteminde ortaya çıkan bileşkenin denetlenebilmesi zordur. Her ne kadar
devletin üst kademelerinde, yapısal modifiyelerle bir direnç beklenmese de;
Gezi Direnişi göstermiştir ki eskisi kadar kolay yönlendirilemeyen,
alışagelinen muhalefetten farklı, tabana yayılmış, kitlesel bir dirençle
karşılaşmak mümkün.
Bu direncin aşılabilmesinin yolu vektörel kuvvetleri
birbirinin eksenine getirmekten geçiyor. Buradaki sorun; kimin, kimin eksenine
geleceği? Kanımca sınırları belirlenmiş, denetimli bir kavga-yarışma yaşanacak.
Bu tür kavgalar bazen avın lehine de sonuçlanabilir. Eğer
avın yeterli mecali kalmışsa kavganın getirdiği karmaşa içersinde avın toparlanıp
kurtulduğu da olmuştur.
Türkiye kuruluşundan beri alaca karanlık ortamında
yönetildi. Demokrasi güçleri kesif sisin kısmen dışına taşan gelişmelerle olup
biteni anlamaya çalıştı. Şimdi de öyle…
Nadi Öztüfekçi
14 Ağustos 2013
Nadi Öztüfekçi
14 Ağustos 2013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)