CHP, Man Adası belgelerinde yine baltayı taşa vurdu.
Kolay kolay hiç bir ana muhalefet partisinin eline geçmeyecek fırsatı kendi aleyhine sönümlendirmiş oldu.
Amacım Yerel Seçim üzeri son zamanların modası, "Vur CHP'ye..!" yapmak değil.
Yani, "Zaten CHP'den başka ne beklenir?!" gibisinden ucuz karalamalarla, sol içi muhalefete katkı yapmak istediğim yok. Türkiye Solu ve en genelde sol muhalefetin durumu da farklı değil.
Bana kalırsa Türkiye'de muhalefet, muhalefet yapmayı bilmiyor ya da hegemonya o kadar güçlü, deneyimli ve usta ki muhalefetin basireti bağlanıyor.
İsterseniz şu Man Adası belgelerinin aslında ne olduğunu tartışalım.
Öncelikle açıklanan bu belgeler bir yolsuzluğu ortaya çıkarmıyor.
Bir ayıbı, hem de önemli bir ayıbı ortaya çıkarıyor olsa da ortada yasa dışı bir durum yok.
Olan biten ticari bir faaliyet, başka bir şey değil.
Ama CHP, daha doğrusu Kılıçdaroğlu, bir ayıbı ortaya çıkarır gibi değil de bir yolsuzluğu ortaya döküyormuşçasına abartılı bir sunumla bu belgeleri açıklamaya kalkışınca, ayıbın ortaya çıkmasının getireceği siyasi avantaj, dezavantaja dönüştü.
Bir gazetecilik konusu olan bir olayı, bir haberi, bir soruşturmaya dönüştürmeye çalıştılar.
Açık söylemek gerekirse, biraz da Kılılçdaroğlu konuyu kişisel siyasi şovuna dönüştürmek istedi.
Belki de -aslında kolaylıkla erişilebilecek- bu belgeleri ulaştıranlar, hem CHP'ye hem de Kılıçdaroğlu'na getireceği dezavantajı önceden hesapladılar ya da amaçladılar.
Bir kere, daha ilk sunumda bir fiyasko yaşandı. Belgeler iyi okunamamış, yeteri kadar incelenmemişti. Yurt dışından gelen para, yurt dışına gönderilmiş gibi açıklandı.
Belge ne kadar doğru ve önemli de olsa sonuçta yanlış açıklanmış oldu.
Erdoğan iktidarı bu yanlışı çok iyi kullandı. Savunma pozisyonunda olması beklenirken saldırı pozisyonuna geçmiş oldu.
Bütün bunların altında ne kadar kasıt var ya da yok bilemeyiz ama sonuçta hem CHP, hem de Kılıçdaroğlu "Dimyat'a pirince gidelim" derken evdeki, eldeki bulgurdan oldu.
CHP kendince, mahkemenin bu belgelerin sahte olup olmadığını sorgulayacağını, belgeler doğru olduğu için Erdoğan'ın aile çevresinin ticari ilişkileri, nedenli zengin oldukları gibi bir takım gerçeklerin ortaya çıkacağını hesaplamıştı.
Oysa belgelerin gerçek olduğunu kanıtlamak için mahkemeye gerek yoktu ki...
Belgelerin gerçek olduğunu saptamak teknik bir konuydu.
Gerçek oldukları da gün gibi ortadaydı.
Nitekim mahkeme belgelerin sahte ya da gerçek olmasıyla ilgilenmedi bile.
Kılıçdaroğlu bir ticari sırrı açıklamış oluyordu.
Ben Erdoğan Tek Adam Rejiminin yargıçlar üzerindeki etkisinin bu mahkemenin aldığı karar üzerindeki etkisini küçümsemiyorum.
Ama CHP ve Kılıçdaroğlu'nun bu konuda uyguladığı yanlış politika, yargıçların bu yıldırıcı kararı almakta ellerini güçlendirmiş oldu.
Yapılması gereken; bu belgelerin ne ifade ettiğini kitlelere doğru, etkili ve yaygın bir şekilde aktarmaktı.
Siyasi mücadelede belirleyici, en azından etkili olan, yığınlar üzerinde yaratılan algıdır.
Siyasi taraflar kitleler üzerinde ne kadar fazla kendilerinden yana ve rakiplerine karşı algı yaratabilirse iktidar mücadelesinde o kadar avantaj sağlarlar.
Normal koşullarda, olguların(gerçeklerin) algıya dönüşme şansının daha fazla olması gerekir.
Bir benzetme yapacak olursak, bir tavla oyununda şanslı zar atmak gibi bir şeydir.
Ama oyunun sonucunu belirleyen, zarların şanslı ya da şansız olmasından daha çok, gelen zarın iyi değerlendirilmesi, doğru oynanmasıdır.
Bu olayda muhalefet, gelen olağanüstü elverişli zarın nasıl kötü oynanacağına örnek oluşturmuştur.
Peki nasıl doğru oynanırdı?
Aslında AKP iktidarının ilk zamanlarında bunun örneğini görmüştük.
Hatırlarsınız, Deniz Baykal ve birkaç MHP milletvekilinin özel yaşantılarıyla ilgili bir takım gizli çekimler İnternette piyasaya sürülmüştü.
Benzer yanı şuydu; gizlice çekilen videolarda olan bitenler tıpkı Man Adası Belgelerinin ortaya çıkardığı durum gibi ahlaki değil ama yasa dışı da değildi.
Farklı yanlarına gelince; çekimlerin ortaya çıkması pek tesadüf değildi.
Büyük ihtimal o çekimlerin yapıldığı ortam özellikle yaratılmıştı. Kurbanlar özellikle hedeflenmiş, tuzak kurulmuştu
Yani tavla üzerinden benzetme yaparsak, zarlar tesadüfe bırakılmamış, düşmesi gereken şekilde düşmesi sağlanmıştı.
Yani zar tutulmuştu.
Ama asıl fark o zarların oynanış şeklindeydi.
Erdoğan zarları iyi oynamıştı.
O zamanki Erdoğan-AKP iktidarı ve Gülen Cemaati koalisyonu bu video çekimlerini sahiplenmemişti.
Görüntüler bilinmeyen(!?) kesimler tarafından İnternet'e servis edilmişti.
Yani kimse o videolarda olan bitenleri ortaya çıkarmakla övünmemiş, buradan kendine siyasi rant edinmeye kalkmamış, siyasi rakiplerinin kaybedeceği siyasi itibara odaklanmışlardı.
Erdoğan düzenlediği mitinglerde videonun içeriğinin alabildiğine eleştirmiş ama videonun üretilmesini, piyasa sürülmesini üstlenmemişti.
Zarlar her ne kadar Erdoğan için ustalıkla atılmış olsa da eğer Erdoğan tarafından doğru oynanmasaydı, yine de istenilen etki yaratılamazdı.
Erdoğan bunu yapabilmişti.
İşte CHP bunu yapamadı. Belgenin ortaya çıkarılmasından nemalanmak istedi.
Genel başkanlık düzeyinde, -aslında suç olmayan- bir ayıbı, ortaya çıkarıyor olmanın siyasi rantının peşine düşüldü.
Erdoğan-AKP iktidarı, kendisi için üretilmiş, tam da ihtiyacına göre düzenlenmiş bir zarı bile, dikkatle ve titizlikle oynamaya çalışırken, CHP kendiliğinden tablaya düşen aynı elverişlilikteki zarı gelişi güzel oynayarak zararlı çıkmış oldu.
Eğer CHP de bu zarı doğru oynasaydı;
Örneğin belgelerin ortaya çıkarılışından dolayı nemalanmaya kalkmayıp, onun yerine belgelerde ortaya çıkan ayıbı anlatmaya zaman ve efor sarf etseydi akıllı bir muhalefet yapmış olacaktı.
İnsanları ellerindeki bin, iki bin doları bozdurmaya teşvik ederken Erdoğan'ın yakın çevresinin milyon dolarlarla oynadığı gerçeği geniş kesimlere etkili bir şekilde anlatılamadı.
Böylece önemli bir muhalefet argümanı ışıldamadan sönümlenmiş oldu.
Belgeler gazeteciler tarafından ortaya çıkarılmış olsaydı ya da gösteriye dönüştürülmeden İnternet'e verilmiş olsaydı belgelerin içeriği öne çıkacaktı.
Erdoğan-Gülen koalisyonu böyle yapmıştı.
Videoların çekimini asla üstlenmeyip içerikleri üzerine gitmişlerdi.
Böylece videonun içerikleri Deniz Baykal'ı koltuğundan etmekle kalmamış CHP'nin örgüt ve kadro yapılanmasını baştan sona değiştirecek kadar etkili olmuştu.
Deniz Baykal'ın özel yaşantısı, ne ekonominin gidişini ne de yoksul insanların cebini etkilemedi.
Ama Erdoğan'ın öğretmen emeklisi eniştesine yurt dışından 1 Milyon dolar gelmesi ve ortaya çıkan durumdan anlaşıldığı üzere 15 milyon dolara varan bir paranın vergisiz bir şekilde işlem görmesi yoksulların ve hepimizin cebini etkiliyordu.
Peki sonuçta ne oldu?
CHP'nin yapılanması baştan sonra değişirken, milyonlarca kişinin asgari ücrete talim ettiği bu ülkede yakınlarının milyon dolarla oynadığı açığa çıkan Erdoğan mağdur ilan edilmiş oldu.
Yukarıda sözünü etmiştim. Olguları (gerçekleri) algıya dönüştürmek normalde daha kolaydır.
Ama bunun için bile gerçeklere sahip çıkanların varlığı gerekir.
Demokrasi mücadelesi veren ülkelerde muhalefetin, özellikle solun görevi de tam da budur.
"CHP zaten sol muhalefet değil ki" derseniz bir olguyu dile getirirsiniz.
Ancak onun ilerisinde bir sol muhalefeti hayata geçiremezseniz bu olguyu algıya dönüştüremezsiniz.
Nadi Öztüfekçi
6 Aralık 2018
Kemal Kılıçdaroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kemal Kılıçdaroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Aralık 2018 Perşembe
7 Temmuz 2017 Cuma
NEDEN ADALET YÜRÜYÜŞÜNE KATILIYORUM?
Neden Adalet yürüyüşüne katılıyorum?
CHP’li olduğumdan mı?
Yani birilerinin beni CHP’li olarak etiketlemesi umurumda değil. Ben kendimi biliyorum.
CHP’li olmadığımı bir marifet, bir artı özellik olarak söylemiyorum. Nesnel bir durumumu belirtmek için ama aynı zamanda çok önemli olduğu için söylüyorum.
Vurgulaya vurgulaya, üzerine basa basa söylüyorum ki CHP’li değilim ama Adalet Yürüyüşüne katılıyorum.
Bence meselenin en önemli yanı da bu... Adalet Yürüyüşüne katılmak için CHP’li olmak gerekmiyor.
Peki neden Adalet Yürüyüşüne katılıyorum?Bence meselenin en önemli yanı da bu... Adalet Yürüyüşüne katılmak için CHP’li olmak gerekmiyor.
Kılıçdaroğlu’na olan sempatim ya da onun liderliğine olan güvenimden mi?
Hayır..! Bunca yıllık siyasi mücadelemin sonucunda vardığım noktada düşüncelerimi ve kanılarımı, ne liderlikler, ne önderlikler, ne de Reisler biçimlendiremez.
O zaman, neden Adalet yürüyüşüne katılıyorum?
Adalet Yürüyüşünden bir ‘devrim’ beklediğimden mi?
Hemen söyleyeyim ki bu yürüyüşün sonunda yığınsal gösterilerin başlamasını, iktidarın yıkılmasını falan beklemiyorum.
Umarım bu beklentide olanların da bu yönde bir girişimi olmaz.
Demokrasi güçlerinin bu denli örgütsüz ve dağınık olduğu bir ortamda kitlesel sokak hareketlerinin çok kolay manipüle edilebileceğini düşünüyorum.
Demokrasi güçleri Gezi Direnişinden bir ders çıkardıysa Erdoğan ve arkasındaki Küresel güçler bin ders çıkardı.
Tamam da, neden Adalet yürüyüşüne katılıyorum?
Kahramanlık taslamak, popüler olmak için mi?
Milyonların katılması beklenen bu yürüyüşte böyle bir beklenti içinde olmak zaten safdillik olurdu.
Hem bu yürüyüşe katılmak öyle kahramanlık falan sayılmaz, sıradan yurtseverlik ve demokratlık görevi…
Sabrınızı fazla zorlamadan son olarak bir daha soruyorum.
Neden Adalet yürüyüşüne katılıyorum?
Önce kısa bir anekdot...
Dostum Ahmet Yeni anlattı.
Karşıyaka’da yürüyüşü desteklemek amaçlı yaptıkları Adalet Nöbeti esnasında Adalet yazılı pankartlarıyla ayakta dururken bir genç yaklaşır ve sorar;
“Abi, bu ‘Adalet’ ne” diye…
Ahmet önce gencin dalga geçtiğini düşünür ve gence takılır, “Adalet birazdan vapurdan inecek, onu bekliyoruz” der.
Ama gencin yüzündeki şaşkınlığı görünce anlar ki sorusunda samimidir.
Yani ‘Adalet’in ne olduğunu gerçekten bilmiyor. Kısaca açıklar…
Bu anekdot bile Adalet Yürüyüşüne katılmanın neden gerekli olduğunu açıklıyor.
Evet, ben yurdun tüm köşesinde Adalet sesinin duyulması için yürüyorum.
Unutulan, öneminin giderek azaltılmaya çalışıldığı, amaca varmak için gerektiğinde çiğnenebileceği düşünülen Adalet kavramının tüm Anadolu Ulusunun vicdanında hak ettiği yeri alması için, sıradan bir yurttaşlık görevini yerine getirmek için bu yürüyüşe katılıyorum.
Çünkü yolun bu denli başındayız.
Adalet olmadan, Adalet kavramının içeriğini hak ettiği şekilde doldurmadan, sosyalistlikten, komünistlikten başlayın demokratlığa kadar, diğer hiç bir kavramın içeriğini dolduramazsınız.
Adalet konusunda samimi, ısrarlı değilseniz diğer hiç bir konuda güvenilir sayılmazsınız.
Adalet konusunda samimi, ısrarlı değilseniz diğer hiç bir konuda güvenilir sayılmazsınız.
Ergenekon davası sürerken kendine demokrat diyen bir çok kesim, haktan, hukuktan söz edildiğinde “gak, gukuk” diye alay etmişti.
Sahte deliller bile makul sayılır olmuştu.
Sahte deliller bile makul sayılır olmuştu.
Onlara göre; "askeri vesayetten kurtulunuyordu, adalet şimdilik olmasa da olurdu."
Oysa zaman gösterdi ki Adalet olmadan, şimdi veya sonra hiç bir an geçirilemezdi.
Yaşamınızın her anında güçlü ya da güçlü tarafta olamazsınız.
Siz istediğiniz kadar güçlüden yana olmaya özen gösterseniz de bazen yanlış ata oynayıp yenilen tarafta olmanız mümkün.
Yani demem o ki adalet bazen size de lazım olur.
Yani demem o ki adalet bazen size de lazım olur.
Öyle durumda, bir zamanlar önemsiz bir ayrıntı olarak gördüğünüz adalet sizin için birden hayati bir öneme sahip olur.
Nitekim Erdoğan-AKP iktidarı boyunca bir çok defa mağdurlar ve mağrurlar yer değiştirdi.
Her daim mağdur görünüp mağrur olabilmenin en büyük ustası Erdoğan, bu hünerini sergilerken, daima ortamdaki Adaletsizlikten yararlandı. Daha doğrusu adalet kavramının toplumsal bilincimizdeki yerinin çapsızlığından, hatta yokluğundan yararlandı.
Geçtiğimiz 20 yıl boyunca ana akım medyası, medyaşorları, aydınımsılarıyla toplumsal algı odakları sürekli ‘başarılı’ ile ‘haklı’yı aynı potada eritmeye çalıştılar.
Onların bilinçlerimizde kazımaya çalıştıkları algıya göre başarılı veya güçlü olmak aynı zamanda haklı olmaktı.
Ne yazık ki bu algıyı solun birçok kesiminde de oluşturmayı başardılar. O kadar ki birçok solcu; sosyalizmin, kapitalizm karşısındaki -bana göre geçici- yenilgisi, yani başarısızlığını, sosyalizmin haksızlığına yordu. Daha da ileri giderek işçi sınıfının tarihsel haklılığını göz ardı eden görüşlere sempati ile bakmaya başladı.
Bir çokları devrimciliği demokratlığı, yurtseverliği at yarışı oynamakla bir tuttu. Haklıyı aramak, desteklemek yerine kazanan atı arayıp bulmak için çaba sarf etti.
İşte bütün bu davranışların altında adalet kavramının bilinçlerde yeterince yer edememesi yatıyordu.
Sosyal medyaya adım attığım ilk anlardan bu yana “güçlüden yana değil haklıdan yana olmak gerektiğini” kendi çapımda yazıp durdum.
Bir çok kez dalga geçildim, küçümsendim sosyal medya linçlerine maruz kaldım.
Bir çok kez dalga geçildim, küçümsendim sosyal medya linçlerine maruz kaldım.
Gezi Direnişi, 7 Haziran Seçimleri ve Anayasa Değişikliği referandumundaki yükselen Hayır dinamiği beni haklı çıkaran, tarihsel öneme sahip toplumsal çıkışlardı.
Bütün bunların bir devamı olan Adalet Yürüyüşünü de kendi adıma toplumsal bir yanıt olarak görüyorum.
Kimse benim sesimi duymamıştı, kimsenin benden haberi bile yoktu aslında.
Ama işin güzel yanı da buydu.
Bütün bunların bir devamı olan Adalet Yürüyüşünü de kendi adıma toplumsal bir yanıt olarak görüyorum.
Kimse benim sesimi duymamıştı, kimsenin benden haberi bile yoktu aslında.
Ama işin güzel yanı da buydu.
Benden haberi bile olmayan, ama benimle aynı vicdan yolculuğunu yapan yüz binlerce kişiyle aynı zeminde buluşmak çok heyecan verici.
Aslında, “Neden Adalet yürüyüşüne katılıyorum?” sorusu bu açıdan baktığımda abes bile kaçmakta.
Soru şöyle olmalıydı; “Adalet Yürüyüşüne katılmamam mümkün mü?”
Hiçbir şekilde kendimi gaza getirmeden, olabilecek bütün nesnelliğimle düşündüğümde vardığım bir kanı ya da bir umudum var.
Adalet vicdani bir kavramdır, ama aynı zamanda bir bilinç işidir. Bu bilinci Emekçi Anadolu Ulusunun vicdanı ile bütünleştirmek mümkün.
Elbette hemen olacak bir şey değil bu. Daha uzun ve sadece yürüyerek kat edilemeyecek bir yol. Örgütlenerek, öğrenerek ve öğreterek, adaleti yaşama geçirerek üstesinden gelinebilecek bir yol.
9 Temmuz’da yürüyüş sonlanmış olmayacak. Olmamalı.
Evet bu Adalet yürüyüşünün sonunda bir devrim beklentim yok, ardı ardına patlak veren kitlesel yığın hareketlerinin başlamasına vesile olmasını da beklemiyor ve istemiyorum.
Yukarıda sözünü ettim, bu yürüyüşün barışçıl seyrine aykırı manipülasyonların demokrasi mücadelesine zarar vereceğine inanıyorum.
Ama yine de 9 Temmuz, yeni yolculukların, yeni tarz örgütlenmelerin ve manipülasyonların etkili olamayacağı eylemlerin başlangıcı olacak.
Toplumsal gelişmelere hak ettiği nesnellikle yaklaşmak, onları doğru şekilde, kalıplardan kurtularak, trendlere kapılmadan, vicdanımız ve mantığımızı birlikte çalıştırarak değerlendirmek de adaletle ilgilidir.
Bu Adalet Yürüyüşünün aynısını mantığımız ve vicdanımızı yanımıza alarak kendi bilincimizde de yapmalıyız.
Tekrar soruyorum; Benim Adalet Yürüyüşüne katılmamam mümkün mü?
Nadi Öztüfekçi
8 Temmuz 2017
15 Temmuz 2014 Salı
OTUZBİR YIL ÖNCEKİ GIRGIR KAPAĞI…
12 Eylül Faşist darbesinden sonraki ilk seçimlerde üç parti seçime katılmıştı.
Seçim sonuçları açıklandığında Necdet Calp'ın başkanı olduğu Halkçı Parti
beklenenin çok üzerinde oy almıştı.
Seçimin hemen sonrası çıkan GırGır dergisinin kapağını
hatırlıyorum.
Google'da aradım ama ne yazık ki bulamadım.
Hatırladığım kadarıyla anlatmaya çalışayım. Necdet Calp ve
parti kurmayları büyük bir tehlikeyi atlatmış insanların yüz ifadeleri ile, kan
ter içinde, ellerinde mendil, alınlarını falan siliyorlar.
Necdet Calp; "Öfff..!! Az kaldı kazanacaktık"
diyor.
Evet, o dönemde 12 Eylül cuntası partileri kapatmıştı. İlk
seçimlerde de kendi dizayn ettiği üç partinin seçimlere girmesine izin
vermişti.
Cunta Turgut Sunalp'ın MDP'sini destekledi. Ama Küresel
Sermaye Turgut Özal'ın ANAP'ını tercih etti. Halkçı Parti ise konu mankeni
olarak düşünülmüştü.
Necdet Calp İzmir Valisi iken üniversitelerde artan şiddet
olayları nedeni ile çeşitli gruplarla görüşmeler yapmıştı. E.Ü. Bornova kampusu
İGD’lileri adına görüşme yapan grup içerisinde ben de vardım. Yani bir şekilde
tanımıştım. Sonraki bir-iki yıl içersinde çeşitli vesilerle karşılaştık. Ölen
insanın arkasından konuşmak olacak -olursa olsun- ama o zamanlar 20 yaşlarında
bir genç olarak ben de bıraktığı izlenim hiç de bir parti başkanı olacak kadar
bir vizyona sahip olmadığı yönündeydi.
Nitekim seçim çalışmaları esnasında bu görüldü. Hafızalarda
kalan tek aksiyonu; seçim öncesi TRT'de yayınlanan üç partinin katıldığı
programda, Turgut Özal'la Boğaz Köprüsünün satışı konusunda girdiği bir polemikte
masaya vurup "Sattırmam efendim!!" diye bağırmasıydı.
Paşalar tarafından o gün için "solu" mümkün
olduğunca kötü temsil edebilsin diye özellikle aranıp bulunmuştu. Bu, herkes
tarafından biliniyordu aslında. Ama medyanın ustaca taktiklerle Turgut Özal'ı
desteklemesine rağmen, o göstermelik tepki bile işe yaramış, hesaplanandan ve belki de
Necdet Calp’in istediğinden fazla oy almıştı.
Yukarıda anlatmaya çalıştığım GırGır’ın kapağındaki o karikatür
bu durumu çok iyi tanımlamıştı.
Günümüze gelince; Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Cumhurbaşkanlığına
aday gösterilmesi ve yapılan seçim çalışmalarını, Kemal Kılıçdaroğlu’nun
konuşmalarını falan izleyince 31 yıl önceki seçimleri hatırladım.
Tıpkı o zamanlar olduğu gibi her şey Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin iktidarının sekteye uğramaması yönünde ayarlanmış gibi. Erdoğan ve AKP iktidarına karşı tepki ustalıkla kadükleştirilip etkisizleştiriliyor.
Tıpkı o zamanlar olduğu gibi her şey Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin iktidarının sekteye uğramaması yönünde ayarlanmış gibi. Erdoğan ve AKP iktidarına karşı tepki ustalıkla kadükleştirilip etkisizleştiriliyor.
Bence İhsanoğlu’nu ve CHP’yi en fazla eleştirenler aslında
en fazla teşekkür etmesi gerekenler...
Bu kadar eleştiriye açık(!) ve uygun bir rakip bulunamaz çünkü.
Bu kadar eleştiriye açık(!) ve uygun bir rakip bulunamaz çünkü.
Seçim sonuçlandığında; GırGır’ın 31 yıl önceki kapak karikatürü,
İhsanoğlu ve Kemal Kılıçdaroğlu’na uyarlanıp çizilirse bence cuk oturur.
Tabii aynı telaşı yaşayan başka birileri de karikatüre ilave edilebilir.
Nadi Öztüfekçi
15 Temmuz 2014
Tabii aynı telaşı yaşayan başka birileri de karikatüre ilave edilebilir.
Nadi Öztüfekçi
15 Temmuz 2014
GırGır'ın o kapak karikatürünü bulamadım.
Onun yerine hemen aynı anlama gelecek bir uyarlamamı koyuyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

