24 Haziran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Haziran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2019 Çarşamba

OTO SANSÜR

Uzun süreden beri bahçede işim çok.
Köpeğimiz Mişa yaklaşık bir buçuk aydan buyana yol tarafındaki çitleri tamamen yenilemek dahil, aldığımız her türlü tedbire rağmen kaçmayı başardı.
Neyse ki son iki akşamdır kaçamıyor.
Şu an sürekli araştırmakla meşgul.
Eminim ki kaçabileceği başka yerler bulacaktır.
Ayrıca komşularımızla aramızdaki çitlerde henüz keşfetmediği, ama keşfederse rahatlıkla aşabileceği yerleri ben biliyorum.
Onları da elden geçirmem gerek
Yani önümüzdeki günler epeyi meşgul olacağım.

Yine de...
Son zamanlarda paylaşım yapmamamın nedeni bütün bu saydıklarım değil.
Ben onca yazı ve paylaşımları yaptığım zamanlar da meşguldüm.
Kabahat Mişa'da değil yani.

Yanlış anlaşılmasın.
Bir süreden beri paylaşım yapmadığımın nedeni uğradığım soruşturma da değil.
Asıl büyük soruşturma kafamda... 
Tam anlamıyla bir çıkmaz içerisindeyim. Düşündüklerimi yazamıyorum.
Kendimi sansürlüyorum. Çünkü düşündüklerimi yazdığımda öteden beri eleştirdiğim bir tutum içerisine girmiş, muhalefete karşı muhalefet yapmış olacağım.
Özellikle yerel seçimlerin bu kadar yaklaştığı günlerde... 
İçinde bulunduğum çıkmaz bu...

Bu yazıda bu oto sansürü kısmen de olsa delmek istiyorum.
Aslında bugün söylemem gerekenleri daha önce bir çok kez söyledim.
Ancak güncel ve yeni parametrelerle yeniden söylenmesi gerekiyor.
Örneğin Erdoğan'ın, "kendi muhalefet cephesini kendisi dizayn etmeye çalıştığını"(*) defalarca uzun uzun yazmıştım.
Rahatlıkla eleştirebileceği, suçladıkça prim kazanabileceği bir muhalefet cephesini uzun süreden beri sofistike tekniklerle kurmaya çalışmıştı.
Bu çabasında Türkiye Solu ve en genelde muhalefet de kendisine yardımcı olunca artık başarmış oldu.
24 Haziran'da bu başarısının meyvelerini doyasıya yedi.

Bu seçimlerde de muhalefetin fiili veya algısal anlamda içinde bulunduğu durumu kullanıyor.
Ve işe de yarıyor.
Ustalıkla aynı kare içinde gösterdiği  CHP, İYİ Parti ve HDP'yi sadece kitlesinin algılarında değil, sürekli saldırarak fiili olarak da aynı karede tutuyor.
Muhalefet, bu saldırılarının şaşkınlığı içinde, -üzerine ışık tutulmuş tavşan gibi- Erdoğan'ın kendilerine çizdiği kare içinde donup kalıyor.
Böylece kendi tabanıyla temas etmesini engellemiş oluyor.
16 Nisan Referandumundan bu yana, muhalefet kendi içinde bütünleşmekten başka çözüm üretemiyor.
AKP'ye daha doğrusu Erdoğan'a oy veren kitlelere nasıl ulaşabileceğini düşünmüyor bile...
AKP'ye oy veren kitlelerin temel motivasyonun sadece "din" olduğu gibi yanlış bir algı var.
Dolayısıyla bu kitlelerin oy tercihini değiştirmenin imkansız olduğu ya da bunu başarabilmek için AKP ile dindarlık yarışına girmek gerektiği gibi bir kanı hakim muhalefette.

Oysa Erdoğan'ın söylemlerini dikkate almak gerekir.
Erdoğan 1 Kasım seçimlerinden bu yana bütün seçim propagandasını PKK karşıtlığı üzerine kurdu.
Muhalefeti de PKK yandaşlığı ile suçlayarak kendi kitlesini konsolide ettiği gibi, MHP tabanının da önemli bir kısmını konsolide etmeyi başardı.
Bu süre içinde seçimlerde din olgusunu da fazla kullanmadı.
Bunun nedenini araştırmak gerekiyor.
"Anketlere güvenmediğini" söylüyor ancak o anketleri yapan kurumların, "hangi söylem ve argümanların oy kazandırdığını ya da oylarının korunmasına yardımcı olduğu" konularında yaptıkları araştırmaların verilerini de ustalıkla kullanıyor.
Eğer Erdoğan muhalefeti sürekli, PKK yandaşlığıyla suçluyorsa bu araştırmaların sonuçlarına göre hareket ediyordur.
Bu seçimlerdeki birincil amacı oylarını mümkün olduğunca korumak olan Erdoğan-AKP iktidarının bunca hayat pahalılığına, yokluğa, dış borca, yerel yönetim başarısızlıklarına karşın kayda değer bir oy kaybı olmamasının nedeni de bu.
Muhalefetin bundan ders çıkarması gerekir.
Ancak muhalefetin buna niyeti yok. Erdoğan'a oy veren geniş kesimlerden oy almayı hiç düşünmeden Erdoğan'ın yaratmak istediği algıya bilerek ya da bilmeyerek yardım etti.
HDP oyları hatırına .PKK yandaşlığını adeta kabullendi.
Oysa bu seçimlerdeki asıl amacı, Tek Adam Rejiminin uygulamalarının geniş kitleler tarafından onaylanmadığının somut olarak ortaya çıkarılması olmalıdır. Muhalefetin %50 civarında oyunun bir iki puan artması böyle bir somutluk ortaya çıkarmaz. Çok daha fazla oyun muhalefete yönelmesini sağlamak gerekir.
HDP'nin aday çıkarmadığı illerde Millet İttifakını destekleyeceğini deklare etmesi %50'nin kayda değer bir artış sağlamasına yetmeyeceği aşikar. Kaldı ki böylesi deklarasyonlar oy getirdiği gibi oy da kaybettiriyor. Örneğin Şişli'de HDP'nin yaptığı deklarasyon belki Şişli'de HDP'den getirdiği oyun önemli bir kısmı kadarının ülke çapında gelmesini engellediğini düşünüyorum.
Üstelik bana göre, 31 Mart seçimlerinden sonra Dolmabahçe Mutabakatının tekrar gündeme gelmesi büyük bir olasılık. Yani bu desteğin ne kadarı hayata geçeceği belli değil.
Diyelim ki yüzde yüzü hayata geçti.
Yine de çok bir şey fark etmeyecek. Hepimiz biliyoruz ki muhalefetin toplam oyu bu civarda zaten.
%50'lik muhalefet oyunun kayda değer bir artış göstermesinin tek yolu var; AKP tabanından oy almak...
Peki bu nasıl olacak? Sadece domates biber fiyatları üzerinden yapılacak muhalefet buna yeter mi?
Erdoğan'ın argümanlarını çürütmeden bu mümkün mü?
Örneğin CHP-HDP-PKK işbirliği algısını çürütmeden..?
Erdoğan-Bahçeli ittifakının beka sorununu gündeme getirmesi, çaresizlikten üretilmiş, aslında pek fazla işe yaramayan bir argüman değil. Üzerinde düşünülmüş, işe yararlılığı test edilmiş (bkz: bundan önceki seçim sonuçları) sofistike bir taktik... Beka sorunu CHP-HDP-PKK işbirliği algısıyla ilintilendirilerek öne sürülüyor. Niye bu argüman Erdoğan'ın elinden alınmaz. Üstelik o kadar da maddi zemini varken..? Mümkünken..?
Bu argümanın çaresizlik ve telaştan üretildiği algısı fazlasıyla yanlış ve tehlikeli.

Erdoğan ustalıkla bu havayı yaratıyor.
Anketlerle ilgili söyledikleri ile, "MHP tabanını konsolide edemedik" gibi söylemleriyle muhalefeti rahatlatıyor.
Böylece, "aynen böyle davranmaya devam edin" mesajı veriyor.
Benzer taktiği 24 haziran Seçimlerinde de kullanmıştı.
HDP'nin barajı geçmesinden çok endişelendiğine inandırarak, muhalefetin HDP'nin barajı geçmesine odaklanmasını sağlamış, istediği CHP,HDP,PKK işbirliği algısı yaratmıştı.
Aslında HDP'nin baraj sorunu öteden beri, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana Türkiye Solunu meşgul etmişti.
O dönemlerde de HDP'nin baraj eksiği için CHP'nin kısıtlı, bir türlü artmayan oy stoklarına başvurmak gerekiyordu. O zamanlar bu operasyon için seçilen yöntem CHP'ye kafadan saldırmaktı.
CHP devletin kurucu partisi olduğu için, zaten statükoyu temsil ediyordu. Sosyal Demokrat olmadığı halde Sosyal Demokrat iddiasındaki bir parti olarak demokrasinin önünde engeldi ve kapatılması gerekirdi.
İlginçtir, Erdoğan da hemen her seçim döneminde -değişik bir jargonla da olsa- aynı argümanları dillendirerek propaganda yapıyordu.
Zamanla bu argümanların CHP'den HDP'ye oy aktarmak için yeterli olmadığı ortaya çıktı.
Erdoğan da bu argümanların kendilerine oy kaybettirdiğini görmüştü. 7 Haziran Seçimleri bunun somut bir göstergesi olmuştu.
7 haziran Seçimlerinin sonuçları yok varsayılıp 1 Kasım'da tekrarlanmasına karar verilen seçimler öncesinde Erdoğan'ın argümanları tam tersi yönde değişti.
O zamana kadar PKK ile sürdürülen Dolmabahçe Mutabakatına varan görüşmeleri unutturmak için PKK ile özdeşleştirdiği HDP'ye abartılı bir şekilde saldırmaya, CHP'yi de HDP nezdinde PKK ile işbirliği ile suçlamaya başladı.
HDP çevresindeki Türkiye Solu ve AKP tarafından, devletin kurucu unsuru olarak değişimin ve demokrasinin önündeki bir engel olarak suçlanan CHP, o günden sonra farklı bir suçlamayla karşı karşıya kaldı. Erdoğan tarafından büyük bir değişimin, bölünmenin bir aktörü olarak PKK ile işbirliği yapmakla suçlanmaya başladı.
HDP çevresindeki Türkiye Solu tutumunu değiştirmedi.
Ancak HDP daha önce temkinli bir sessizlikle onayladıkları bu tutumun tam tersi yönde CHP ile ittifak yapıyor görüntüsü vermeye başladı. Artık CHP'yi yıpratma argümanları Erdoğan'la aynı olmasa da onaylayıcı, tamamlayıcı bir nitelik kazandı.
Erdoğan'ın, "CHP- HDP-PKK işbirliği" argümanını güçlendirmiş oluyor.
Şimdiye kadar Erdoğan'ın güçlenmesini muhalefet ya da muhalif gibi görünenler sağladı.
CHP yönetimi dahil.
Bilerek ya da bilmeyerek.
Yani sadece bir tezgah yok ortada bir aymazlık olduğu kesin
.
Ve ben şimdilik aymazlığın bir kısmına, bilmeyerek düşülen kısmına(malum oto sansür gereği) değindim.
Seçimlerden sonra "bile isteye sürdürülen aymazlıklardan" söz edeceğim.

Nadi Öztüfekçi
28 Şubat 2019


(*) ERDOĞAN KENDİSİNE GÖRE MUHALEFET CEPHESİ OLUŞTURUYOR!

 ERDOĞAN KENDİSİNE GÖRE MUHALEFET CEPHESİ OLUŞTURUYOR! (2)

 ERDOĞAN KENDİSİNE GÖRE MUHALEFET CEPHESİ OLUŞTURUYOR! (3)


29 Eylül 2018 Cumartesi

İKTİDAR MECLİSE...

Gerek Referandum, gerek 24 Haziran seçimleri esnasında, "Eğer Erdoğan Anayasanın değişen maddelerinin kendisine verdiği yetkiler eşliğinde cumhurbaşkanı seçilirse küresel bir şirketin emekli CEO'sunu Türkiye ekonomisinin başına, Pentagon'dan emekli bir generali de TSK'nın başına getirir" anlamında öngörülerim olmuştu. Ön gördüklerimden biri gerçekleşmiş oldu. Belki bir emekli CEO'ya değil ama bir ABD şirketine teslim edildi. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanan Yeni Ekonomi Programı (YEP) gereği Türkiye’nin ekonomisi artık ABD’li danışmanlık şirketi McKinsey ile işbirliği yapılarak yönetilecek. Bir başka ifadeyle Ekonomi yönetimi Küresel Sermayeye teslim edildi. Çünkü böylesi şirketler ücretlerini aldıkları müşterileri adına değil, Küresel Sermaye adına denetleme yaparlar.
Aslında, hesapta Erdoğan'a muhalefet yaptığını sanan, CHP'sinden tutun, kendini CHP'nin daha solunda gören şaşkın muhalefetin de istediği oldu. Bu arada Muharrem İnce'nin... Erdoğan'ın Merkez Bankasının faiz-kur politikasına karışmasını eleştirirken; Merkez Bankasının Küresel Piyasaya endekslenmesi gerektiğini savuna geldiler. Sanki Erdoğan gerçekten faizin yükselmesine, Merkez bankasının Küresel Piyasaya endekslenmesine karşıymış gibi, bizim tatlı solcularımız muhalefet yapmak adına tam da Erdoğan'ın zaten yapmak istediği hatta misyonu gereği yapmak zorunda olduğunu savunup durdular. Televizyon programlarında hep Erdoğan'ın serbest piyasaya müdahale ettiğinden yakındılar. Erdoğan da adeta, "madem o kadar istiyorsanız sizin dediğiniz olsun" dercesine misyonunu yerine getirdi. Oysa yanlış olan, muhalefet yapılması gereken, Erdoğan'ın tek adam olarak Merkez Bankasına karışması, sorumsuzca demeçler vererek Borsayı köpürtmesiydi. Yoksa elbette 'ulusal irade' Merkez Bankasını denetleyebilmeli, gerekirse müdahale edebilmeli... Mesele Erdoğan'ın ne kadar yasal yetkileri olsa da asla tek başına ulusal iradeyi temsil etmediği ve edemeyeceği... Koskoca bir ülkenin kaderini etkileyecek kararlar, tek kişinin bilgisinin, öngörüsünün, mantığının, vicdanının dar sınırlarında oluşan iradesine bırakılamaz. Ülkenin içinde bulunduğu durum bu gerçeği haykırmaktadır. Yaşadığımız sorunlar sadece despotizmden değil, aynı zamanda basiretsizlikten ve kapasite eksikliğinden de kaynaklanmıyor. Açıkçası bu, Erdoğan'ın kişisel özelliklerinden, yetersizliklerinden ya da yeteneklerinden bağımsızdır. Bu kadar yetki ve sorumluluk özellikleri ne olursa olsun tek kişiye verilemez. Hiç bir kişisel irade tek başına böyle bir yükü kaldıramaz. Eninde sonunda iradesini paylaşmak zorundadır. Ya Küresel Hegemonya ile ya da ulusal irade ile... Bu örnekte ülkenin ekonomisini yönetme iradesi Küresel Sermaye ile paylaşılmıştır. Erdoğan'ın tek adam yönetimine rıza olduğumuz sürece ülke giderek Küresel Sermayenin bir parçası durumundaki bir holdinge dönüşecektir. 16 Nisan Referandumu çalışmalarında bu gerçek geniş yığınlara anlatılamamıştı. Şimdi bu gerçeği hayat göstermiş oldu. Muhalefet bu gerçek üzerinden yapılmalı, Hayır Cephesine bu gerçek üzerinden dinamizm kazandırılmalı. Hayır Cephesi ne 16 Nisan 2017 ne de 24 Haziran 2018 oylamasının adaletsiz sonuçlarına razı olmamalı, iktidarın ulusal iradeye teslim edilmesi gerektiğini haykırmalıdır. Bu haykırışın en net ifadesi, "İKTİDAR MECLİSE" çağrısıdır. Bana göre, "İktidar meclise" çağrısı geniş yığınların mantık ve vicdanına seslenen bir 'Belgi'ye dönüştürülebilir. Çünkü bu çağrının geniş kesimleri kapsayan, hem mantıksal hem de vicdani bir altyapısı var. Zaten 'Belgi' dediğimiz de budur. Toplumsal önermelerin mantıksal ve vicdani gerekçeleriyle sunulmasıdır. Yukarıda tartıştıklarım da -kendi çapımda- bu çağrıyı bir Belgi'ye dönüştürme çabasıdır. Elbette yetersizdir. Çok daha geniş, etkin ve yetkin kesimlerce acilen tartışılmalıdır. Zira yakın zamanda ikinci öngörüm de gerçekleşebilir. Deneyimli eleman sıkıntısı çeken TSK de Küresel bir güvenlik şirketinin idaresine teslim edilebilir. Yakın bir süre sonra artık tartışmanın da anlamı kalmaz. Belki de tartışmaya gerek de yoktur. Bütün bu yazdıklarım benim gereksiz vehimlerimdir. Hatta bütün bu gelişmeler belki de Türkiye'nin demokratik dönüşüm sürecidir.

31 Temmuz 2018 Salı

ŞİMA'NIN SORUMSUZLUĞU ve FARKINDASIZLIĞI..!

Yaklaşık iki yıl kadar önce bizim köye yakın bir benzin istasyonuna arabaya gaz doldurmak için gitmiştim.
Çoğu kez olduğu gibi köpeğim Şima da arabadaydı.
İstasyonun arka tarafında görevlilerin ilgilendikleri, yemek artığı, mama falan verdikleri bir kaç köpek vardı. Onlardan bir tanesi ön tarafa gelmiş, gelen müşterilerden sevgi istiyordu.
Bana da yaklaştı başını okşadım.
Bizim kıskanç Şima bunu gördü. Arabanın içinden havlamaya başladı.
Gerçi genelde huyudur, kendisini güvencede hissettiği durumlarda, örneğin arabada olduğu zaman dışarıda gördüğü, kendinden iki üç kat büyük köpeklere havlar, hırlar, kafa tutar.
Hani öyle böyle değil... Yani kapı açık olsa, o iri yarı köpeği parçalayacak sanırsın.
Bir kaç defa da, "bakalım ne yapacak" diyerek açtığım oldu.
Ne mi yaptı? Tam da tahmin ettiğim gibi... Kuyruk sallayıp köpeğin poposunu koklamıştı.
Bu defa kıskançlığın da etkisiyle her zamankinden daha şiddetli istasyondaki o iri yarı köpeğe sardı.
Köpek, "hadi benden bulma" dercesine asfaltın karşı kıyısına doğru yürümeye başladı.
Ben de Şima'yı azarlayarak susturdum.
Köpek asfaltı karşıdan karşıya geçmekte oldukça deneyimliydi.
Sol taraftan gelen bir kaç arabanın geçmesini bekledi. Arabaların geçişleri azalınca, gayet güvenli bir şekilde yolun ortasına kadar gitti. Sağdan gelen arabanın geçmesini bekliyordu ki...
Birden  istasyonun arka tarafından bir başka köpek, uykulu uykulu belirdi.
Her halde Şima'nın az önceki yaygarasını duymuştu.
Biraz önce azarlayarak susturduğum Şima tekrar havlamaya başladı.
Susturmaya fırsat kalmadan, o asfaltın karşısına geçmeye çalışan iri köpek geri döndü, "yettin ama..!" der gibi, havlayarak koşmaya başladı.
Ne yazık ki asfaltın yarısına kadar geçerken gösterdiği dikkati geriye dönerken göstermediği için hızla gelen bir araba kendisine çarptı.
Araba sürücüsü -nasıl bir insansa- durmadı bile. Arkadan gelen başka bir araç fren yapsa da altına almaktan kurtaramadı.

Şima'nın o kof efelenmesi kötü bir kazaya neden olmuştu.
Ama Şima'nın umurunda bile değildi. Hala havlamaya devam ediyordu. Suçluluk hissetmek bir yana kendi neden olduğu kargaşadan dolayı ürkmüş, daha şiddetli, kesintisiz bir şekilde havlıyordu.
Aslında olan bitenin de farkında değildi. Kıskançlık ve küçük gövdeli olmanın getirdiği kompleksten dolayı yerli yersiz havlaması sonucunda kötü bir kazaya neden olduğunu düşünemiyordu bile...
Hala kendisine karşı kötülük ya da bir saldırı yapıldığını düşünüp artan korkusu nedeniyle deli gibi havlıyordu.
Artık beni de dinlemiyordu.
ŞİMA... SORUMSUZ ve FARKINDASIZ.
Öncesi ve sonrası ile havlaması gerektiğinden öylesine emindi ki...
Neden oldukları onu hiç ilgilendirmiyordu...
Sonuçta bir köpekti çünkü. Küçük gövdeli, kompleksli, geçmiş hayatında fazlasıyla travma yaşamış, belki böyle iri bir köpek tarafından hırpalanmış zavallı bir köpek...
Sık sık söylerim, "Eğer insan olsaydı, hatta kızım bile olsaydı hiç sevmezdim." diye...
Ama dediğim gibi, ölmek üzere bulup yaşama döndürdüğümüz, sonrasında sahiplendiğimiz, bizi kimseyle paylaşmak istemeyen  köpeğimizdi ve ben onu çok seviyordum.
Hala çok seviyorum.

Yaşadığımız 24 Haziran Seçimleri, öncesi ve sonrasıyla bana bu olayı hatırlattı nedense...
Aslında ilk nedeni belli...
24 Haziran Seçimleri sonuçları açısından yukarıda anlattığım kazadan daha vahim bir durum.
Türkiye büyük bir kaza sonucu komaya girdi.
Diğer nedenlerinden biri de bu seçim öncesinde, önünü ardını düşünmeden, neden olacağı -hadi diyelim ki oluşmasına katkıda bulunacağı- büyük felakete aldırmadan, sorumsuzca davranışlar, sarf edilen sözler, yazılan yazılar, ortaya konan düşünceler bana Şima'nın sorumsuzluğunu ve aynı kişi ve kurumların 24 Haziran'dan sonra aynı minvalde, bu felakete yaptıkları katkıları düşünmeden konuşmaları da yine Şima'nın farkındasızlığını hatırlattı.
Metaforlar (benzetme) yazılarda kullanıldığında anlamı güçlendirse de elbette gerçek hayatla bire bir örtüşmüyor.
Bu benzetmede de gerçekte olanlar arasında bir takım farklar var. Hem bazıları da çok önemli...
Yukarıda anlattığım olayda kazaya neden olan Şima, arabamda güvencedeydi.
Kendisinin tüyüne bile zarar gelmedi.
Ama 24 Haziran'da, Şimalar da arabanın altında kaldı.
Şimdilik  farkında değiller.
Tıpkı ortaya çıkan felakette ne büyük katkıları olduğunun farkında olmadıkları gibi...
Konuşup, yazıp duruyor kendilerinden başka herkeste suç arıyorlar.

Her biri, aslında daha büyük bir felaketi önlediklerini düşünüyorlar.
Ya HDP meclise giremeseydi?
Bu 'felaketi' önlemek için seçim süreci boyunca, var güçleriyle en yakın oy havuzundan -CHP'nin oy potansiyelinden- HDP'ne pompalamaya çalışmışlardı.
HDP'nin meclise girmesinin tek yöntemi bu olduğundan o kadar eminlerdi ki...
Hiç tereddüt etmeden, "Daha önce CHP'ne oy verenler, bu defalık HDP'ye oy vermelidirler." gibisinden birbirinden bilmiş tavırlarla keramet buyurdular. Sadece keramet değil,  HDP meclise girerse Erdoğan-AKP iktidarının yıkılacağına dair kehanet de buyurdular.

Sosyal medyaşorundan tutun, yaygın medyaşoruna kadar, önüne gelen herkes parmak hesabı ile yürüttükleri aritmetik çalışmalarının sonuçlarını adeta birer matematik profesörü edasıyla sundular.
Kim nerede ve nasıl fırsat bulduysa orada; toplantılarda, kahvelerde, dost ve akraba ziyaretlerinde, sosyal medyada; punduna getiren yaygın medyada, tuttukları köşelerde; yönettikleri, çağrıldıkları programlarda sürekli, hiç tereddüt etmeden, "CHP'lilerin HDP'ye oy vermesi gerektiğini", yazıp söylediler.

Halk Tv'de, sunduğu Medya Mahallesi programında, Ayşenur Arslan ve konuğu Mustafa Sönmez, "CHP'li 4 kişilik bir ailenin bir ferdi HDP'ne oy vermeli" çağrısı yaptı.
Ayşenur Arslan çağırdığı konuklarla seçim süreci boyunca sürekli bunu işledi. Hep bu yönde sorular sordu.
Yani seçim süreci boyunca Ayşenur Arslan CHP'ne %25'lik muhalefet yapmış oluyordu.
Yine Ahmet Şık'ın katıldığı bir Medya Mahallesi programında Ayşenur Arslan, 22 Mayısta Star gazetesinde yayınlanan Hüseyin Gülerce'nin,  bir yazısını ekrana getirmişti.
Hüseyin Gülerce bu yazıda; "HDP barajı aşamadığında, AK Parti’nin 50-60 milletvekili daha kazanması söz konusu. Evet, listeler yüzde 1 bile etkilemez ama HDP’nin barajı aşamayışı, 24 Haziran seçiminin sonucunu çok etkiler." şeklinde ifadeler kullanıyordu.
Ayşenur Arslan; bu söylemi, AKP cenahının, HDP'nin barajı geçmesinden ne kadar korktuğuna, bunları dile getirmesini de Hüseyin Gülerce'nin saflığına ya da acemiliğine bağlıyordu.
Aslında acemi olan, tezgaha gelen kendisi ve kendisi gibi Erdoğan ve AKP'ye karşı muhalefet yaptığını sanan diğer çok bilmiş gazetecilerdi.
Kıdemli bir FETÖ'cü olarak Hüseyin Gülerce, tecrübesini konuşturuyor, AKP adına "ya HDP barajı geçerse.!?" korkusu duyuyormuş görünümü vererek, tüm Türkiye Solunda ve Erdoğan-AKP muhalifleri arasında köpürtülmeye çalışılan, "ya HDP barajı geçmezse.!?" telaşına katkı yapıyordu.
Esasen Ayşenur Arslan'ın tüm seçim süreci boyunca yaptığını yapıyordu.
Arada bir fark vardı. FETÖ davasından af edilmesinin kefareti olarak, Erdoğan lehine etkili bir algı çalışması yapan Hüseyin Gülerce, ne yaptığını biliyordu.
Ayşenur Arslan ise tam bir Şima sorumsuzluğu ve farkındasızlığı ile hala konuşmakta.
Sadece Ayşegül Arslan mı?

Bildiğimiz Uğur Dündar... Hani şu Türkiye'nin en büyük Kemalist ve Ulusalcılarından, yılların deneyimi ile CHP tabanının çok takdir ettiği 'duayen' gazeteci...
Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı Arena programını izlediniz mi?
Sorduğu sorulardan birisi Erdoğan'ın Mahalle Başkanları Toplantısına ait bir videoda söyledikleri ile ilgiliydi.
O videoyu izlemişsinizdir. O videoda da, tıpkı Hüseyin Gülerce'nin yazısında olduğu gibi, Erdoğan-AKP tarafının "ya HDP barajı geçerse.!?" korkusu yaşadığı imajı veriliyordu.
Aslında sızdırılmış gibi gösterilen bu video da ustaca hazırlanmış bir tezgahtı. Sonuçta, "ya HDP barajı geçmezse.!?" telaşını köpürtme amacını taşıyordu.
Bu tezgah, duayen gazetecimiz Uğur Dündar üzerinde de etkili olmuş ki programına çağırdığı CHP Genel Başkanına bu yönde soru sorarak onu da, "ya HDP barajı geçmezse.!?" telaşına ortak etmeye çalışıyordu.
Kılıçdaroğlu ise sıradan, üzerinde durmaya değmeyecek bir olaymış gibi, "O video bir tezgah, özellikle sızdırılmış." deyip geçiştiriyordu.
Evet Kılıçdaroğlu doğru söylüyordu. Ama güçlü söylemiyordu.
Erdoğan-AKP tarafının seçimlerden galip çıkmasında en etkililerinden biri olan olan algı operasyonunu güçlü bir şekilde dile getirmiyor, geçiştiriyordu.
Bu soru Uğur Dündar'ın pek de öyle 'duayen gazeteci' olmadığını gösterir ama Kılıçdaroğlu'nun bu soruya doğru ama güçlü bir yanıt vermemesi neyi gösterir doğrusu onu bilemem.

İroniye bakın ki; CHP'nin ulusalcı Kemalist tabanından Atatürk rozetleri, anahtarlıkları, Onuncu Yıl Nutku veya alelacele yazılmış Atatürk ile ilgi diğer kitap satışlarıyla finansmanını sağlayan Halk Tv, hemen top yekun olarak, seçim süreci boyunca CHP'den HDP'ne oy devşirmek için çalıştı.
Tüm Türkiye Solu gibi seçimin temel sorununun "HDP'nin barajı geçmesi" olarak saptayıp öne çıkararak, hem hedef saptırdılar hem de Erdoğan'ın istediği karşı cepheyi oluşturdular.

Keza Tele 1 kanalı...
HDP'den aldığı seçim reklamları hatırına mıdır nedir, üç muhabirini istihdam ettiği "Türkiye'nin Seçimi' programında CHP'den HDP'ye oy aktarma operasyonunu yoğun olarak sürdürdü.
Hemen her programda AKP'nin Güneydoğu'da yapacağı seçim hilelerinin ana amacının HDP'yi Baraj altında bırakmak olduğu ve bu 'oyunun' HDP'nin büyük şehirlerde desteklenerek boşa çıkarılabileceği işlendi. Açık veya dolaylı, bu desteğin ana kaynağı olarak da CHP tabanı işaret edildi.
Oysa asıl büyük oyun HDP'ye yönelik değildi. HDP yem olarak kullanılıp CHP ve tabanı tuzağa düşürüldü.
'Oyunu başa çıkarılım' derken 'oyun'a düşülmüştü.
Halk Tv gibi CHP'nin ulusalcı tabanından kendini finanse eden Tele 1 Kanalı da bu oyuna katkı vermişti.

Türkiye Solu ise -her zaman yaptığı gibi- tuzağa kendi atladı.
Nasıl bir hüsnü kuruntu ise artık, HDP meclise girerse Erdoğan-AKP iktidarının yıkılacağı kehanetini herkesten çok seslendirdiler.
Kendilerine bile itiraf etmiyorlardır ama bu konudaki umutlarını da CHP'ne bağlamışlardı.
Öyle ya..! Yana yakıla meclise sokmaya çalıştıkları HDP'nin mecliste çoğunluğu alması veya gösterdikleri adayın Cumhurbaşkanı seçilmesi söz konusu olamazdı.
Eğer Erdoğan-AKP iktidarı yıkılacaksa bu en başta CHP'nin performansına bağlıydı. Yeteri kadar (en az 200) milletvekili çıkarması, adayı Muharrem İnce'nin de -en azından 2. turda- %51'i bulması gerekirdi.
Oysa eninde sonunda bir önceki seçimlerde CHP'nin aldığı oy oranı %25 civarlarındaydı.
Oyunu en az %10 artırmalıydı ki Türkiye Solu dahil, birçok kesimin beklentilerini karşılayabilsin.

Peki bu nasıl mümkün olabilirdi ki..?
Sen bir yandan CHP'nin kemik oylarını HDP'nin %10 barajı geçmesi adına eline geçen, satır, keserle yont, diğer yandan CHP'den AKP'ni mecliste azınlığa düşürecek oy almasını bekle..!
Bir koyunun hem etinden hem sütünden aynı anda yararlanmak mümkün mü?
Bu, "Bir bacağını bana ver, sen bir yerlerden bulursun." demek gibi bir şey...
Oysa CHP'nin bu lüksü yoktu. Aslında kendisi zor ayakta duruyordu.
Yıllardan beri ne tarihte, ne de dünyada görülmemiş bir şekilde muhalefetteyken iktidardan fazla muhalefet görmüş bir parti...
Hırpalanmış, suistimal edilmiş, şaşkın ördek görünümüyle CHP'nin bizzat kendisinin desteğe ihtiyacı vardı.

İşin komik tarafı CHP de gerek yönetimi, gerekse, "sola daha yakın kesimi(!?)" ile bu algıya ikna oldu.
Hani derler ya, "şaşkın ördek kıç üstü dalar" diye... HDP'nin baraj sorununu en az HDP'liler kadar kendine dert etti. Kendilerini hiç bir şekilde HDP'li olarak görmedikleri halde, bir miktar CHP'li, sırf 'oyunu bozmak' için oyuna düşerek, HDP'ne oy verdiler.
Ancak çok daha fazla bir miktarı da ne HDP'ne ne de CHP'ne oy vermedi.
CHP'nin bu şaşkın ördek hali HDP'ne hediye ettiğinden çoğunu da kaybetmesine neden oldu.
Bu şaşkınlık sadece kendi oy potansiyelinin erimesine yol açmadı,  16 yıllık bir iktidar karşısındaki ana muhalefet partisi olarak, normal koşullarda CHP'ne yönelmesi beklenen oyları da engelledi.
CHP en bonkör seçim sürecini yaşamıştı.
Züğürt Bonkörlüğü.!?

Bu bonkörlüğün bir nedeni vardı.
Hegemonya, yeni bir dip dalgası yaşandığı konusunda ustaca sol içi bir algı yarattı. Erdoğan-AKP muhalefeti ve Türkiye Solu uzun zamandan beri toplumsal bir yalıtım içerisinde olduklarının farkında bile değillerdi.
Küresel algı odaklarının deneyim -ve belki de finans- desteği ile ustaca gerçekleştirilen, medya operasyonlarıyla AKP'nin oy tabanının, geri kalan geri kalan kesimle bağlantısı kesildi.
Türkiye Solu zaten -Kürt Hareketine endeksli olduğu için- toplumun büyük kesiminden izole edilmiş olarak, adeta kendi fıçısında yaşıyordu. Ama bunun farkında değildi.
Türkiye Solunun bu farkındasızlığı ya da siyasi körlüğü CHP tabanına hatta- Erdoğan-AKP muhalefetinin tümüne yansıdı diyebiliriz.
O yüzden kendi fıçısında oluşturulan "dip dalganın" tüm ülkede yaşandığını zannetti.
O kadar ki bu dip dalganın Erdoğan fenomenini, AKP'nin oy potansiyelini aşacak kadar büyük bir tsunami yaratacağını düşündüler.
Açıkçası bu züğürt, kendini zengin sanıyordu.

Bu şaşkınlıkla, piyasa edilen senaryoya inandılar. Senaryo şöyleydi:
"Erdoğan'ın bu tsunamiyi önlemek için tek çözümü vardı. Güneydoğu illerinde seçim hilesi yaparak HDP'nin barajı geçmesini engellemek."
Bu ucuz senaryo HDP sözcüleri tarafından ustalıkla yayıldı.
Erdoğan; uzun zamandan beri uyarmaya çalıştığım, defalarca yazı yazdığım, "kendi karşı cephesini" -en azından algısal boyutta- dizayn etmeyi başarmıştı.
CHP-HDP-PKK cephesi Erdoğan-AKP cephesinin iddia ettiği oran ve şekilde asla pratiğe  yansımadı ama, Erdoğan'a oy veren % 53 civarındaki kesimin algılarında bu cephe çoktan oluşmuştu.
Bu algı Erdoğan'ın tek adam rejimini oluşturmasına yetti.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %52'yi aştı, mecliste gerekli ittifakı sağlayacak aritmetiğe ulaştı.
Aslında tezgah; CHP'nin oy potansiyelinden HDP'ne aktarılabilen 640.000 civarındaki oydan çok daha ötesindeydi.
Hatta bu oy aktarma operasyonu sırasında CHP'den kaçan 830.000 oydan da çok daha büyüktü.
Bu tezgah sayesinde yaratılan CHP-HDP-PKK işbirliği algısıyla, bir ana muhalefet partisi olarak CHP'nin ve Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce'nin alabileceği oyları da hatta, 'Millet İttifakı'nın potansiyel oylarını da etkiledi.
Ülke tarihinin en büyük siyasi felaketi, bu en sofistike tezgahı sayesinde gerçekleşti.
Erdoğan-AKP iktidarının yıkılmasının belki de en mümkün olduğu koşullar, hedef şaşırtılarak, ustaca uygulanan politik psikoloji teknikleriyle tersine çevrildi.

Sonuçta bugünkü tablo ile karşı karşıyayız.
Seçimler öncesinde tetiklenen Züğürt Bonkörlüğü şimdi Züğürt Tesellisine dönüştü.
Bu tezgaha bilerek ya da bilmeyerek katılan hemen tüm Erdoğan-AKP muhalefeti kendilerine teselli noktaları arayışındalar.
CHP'liler, Muharrem İnce'nin Cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığı %31 civarında oyu, acaba 'ileri tarihte yapılacak -belki de asla yapılmayacak- genel seçimlere taşıyabilir miyiz' umuduyla teselli buluyor. Bu teselli arayışını da "neden kaybettik" konusunda bir an bile kafa yormadan parti içi çekişmelere hızla dalarak sürdürüyorlar.
Türkiye Solu da seçim süreci boyunca yaptıkları tek şey olan, CHP'den HDP'ne aktardıkları oylar sayesinde bir kaç 'sosyalist' milletvekilini meclise sokmanın tesellisi ile idare ediyorlar.
İYİ Parti ve Saadet Partililer ise CHP sayesinde Seçimlere ve Meclise girdiklerini unutup, CHP ile girdikleri ittifakın kendilerine oy kaybettirdiklerinden yakınıyorlar.
Aslında bütün bunları göze alarak girdikleri bu ittifaktan yakınmalarındaki pişkinliğin altı çizerek söylüyorum; yakınmaya hakları yok ama tespitlerinde haklılar.
Sadece onlar değil, 24 Haziran öncesinde televizyon kanallarını dolaşarak, "bak barajı geçmezsek kötü olur"  telaşını yaydıklarını unutup, seçim sonrasında "Biz barajı kendi oy potansiyelimiz ile geçtik." diyen HDP sözcüleri de -her ne kadar bir pişkinlik örneği sayılsa da- tespitlerinde haklı..!
Evet baraj konusunda tespitlerinde haklılar ama, 'tüm sol muhalefetin', işi gücü bırakıp CHP'den kendilerine aktardıkları oyların HDP'ne kazandırdığı 5-6 milletvekili için bu tespiti yapamazlar.
Ne sol muhalefetin, (Türkiye Solu ve CHP) ne Millet İttifakı içindeki diğer partilerin ne de HDP'nin seçim sonuçlarından şikayet etmeye ve şikayet ediyor görünmeye hakkı yok.
24 Haziran seçim sonuçları;
●Türkiye Solu ve CHP'nin kendi sorumsuzluklarının ve farkındasızlıklarının neden olduğu;
●Saadet ve İYİ Partinin göze aldığı;
HDP'nin ise başından beri bildiği sonuçlardı.
Her türlü eşitsiz koşullara, seçim şaibelerine rağmen 24 Haziran seçimlerinin sonuçlarını Muhalefetin sorumsuzluğu ve farkındasızlığı belirledi.
Seçim öncesinde sorumsuzca yazdılar, konuştular şimdi farkındasızca yazıp konuşuyorlar.
Tıpkı Şima'nın sorumsuzca havlayarak -yukarıda anlattığım- kazaya neden olması ve sonrasında da kazaya neden olduğunun farkındasızlığı ile havlamaya devam etmesi gibi...
Ama Türkiye, sayelerinde -Şimanın neden olduğu kaza ile kıyaslanmayacak ölçüde- büyük bir kaza geçirerek komaya girdi.
Boş konuşmalarla içinde çıkamayacağı bir komaya...

Bu arada; belki Şima'nın neden olduğu kazanın sonrası merak edenler olmuştur. O kazanın sonrası şöyle gelişti;
Arabanın altında kalan köpek ölmemişti ama çok canı yanıyor, bağırıyordu. Can çekişiyor gibiydi.
Ben, müşteriler, çalışan pompacılar hepimiz başına toplandık durumun anlamaya çalışıyorduk.
İkinci çarpan araba durmuş, genç bir delikanlı olan sürücüsü de gelmişti.
Markete ve pos cihazına bakan genç kadın da marketi kilitleyip geldi.
Ağlıyordu. Sürücüye, "neden dikkat etmediniz?" diye sitem etti.
Sürücü temiz yüzlü bir gençti. O da ağlamaya başladı.
Yutkunarak, "Abla vallahi görmedim, aniden önüme çıktı" dedi. Aslında haklıydı. Köpeğe ilk çarpan, sonrasında aldırmayıp basıp giden araba onun görüşünü engellemişti.
Ben, biraz da Şima'dan dolayı sorumlu hissederek, "Belki kurtulur, bir arkadaş benimle gelirse veterinere götürelim." dedim.
Aslında oradaki hiç kimse kazaya Şima'nın neden olduğunun farkında değildi. (Şima dahil)
O yüzden olacak bu önerim genç kadının tepkisine neden oldu. "Hayır beyefendi. Ne gerek var biz götürürüz." dedi. Biraz bozuldum ama, köpeği sahiplenmesi ve kararlılığı da doğrusu hoşuma gitmişti.
Hemen inisayitifi ele aldı. Galiba patronun kızı veya yakınıydı, iki çalışana talimat verdi.
Üstelemedim. Zaten Şima bütün sorumsuzluğu ve farkındasızlığıyla, şiddetle havlamaya devam ediyordu.
Onlar köpeği arabaya yüklerken, gaz bile almadan uzaklaştım.
Şima eve varıncaya kadar havlamaya devam etti. Suç mu bastırıyordu yoksa suçluluk duygusunu öyle mi ifade ediyordu? Bilemedim.

Akşam üzeri tekrar istasyona gittim.
O genç kadın yoktu. Oradaki çalışana sordum. "İyi abi iyi" dedi neşeyle. "Arkada, bir ayağında kırık varmış."
Arkaya gittim. Ayağı alçıdaydı. Canının hala acıdığı inlemesinden belli oluyordu. Yanında diğer köpek vardı. Kendince arkadaşını korumaya almış, hırlıyordu.
Önce onu sevdim. Yatıştı.
Sonra bizim Şima'nın mağduru o iri köpeği okşadım.
Hasta veya zor durumdaki köpekleri gördüğünüzde hiç bir şey yapamazsanız bile onların başını okşayın.
Onlara şifa gibi gelir. Ama onların size bakışları da size şifadır.

Sonraki günlerde de gördüm, aksayarak yürüyordu.
Bir süre sonra İstasyon el değiştirdi.
Ne o iki köpek ne de başka herhangi bir köpek görünmüyordu.
Bir keresinde yakıt alırken pompacıya sordum. Yanıt bile vermeden, "Abi kaç paralık...?" dedi.
Kim bilir ne olmuştu? Belki de o merhametli genç kadın onlara sahip çıkmıştır. Yani umarım...
Ama yine de güzel sonuçlanan bir kaza hikayesiydi bu.
Köpeklerin hikayeleri zaten kısa olur.
Umarım Türkiye'nin bundan sonraki hikayesi bu kadar kısa olmaz.

Şima'ya gelince; hala kendini güvende hissedince etrafa kafa tutuyor.
Sorumsuzca ve farkındasızca havlamaya devam ediyor.
Ben de onu sevmeye...
Çünkü o sadece bir köpek. Sorumsuz ve farkındasız olmaya hakkı var.
Ama bizlerin sorumsuz ve farkındasız olmaya hakkımız yok.

Nadi Öztüfekçi
1 Haziran 2018

11 Temmuz 2018 Çarşamba

BİR KOLEKTİF BAŞARI(!) GRAFİĞİ...

Bir önceki paylaşımımda, bir grafik görseli ile birlikte "Aşağıdaki şeklin ne olduğunu tahmin edebilir misiniz?" diye sormuştum.
Başlıklarını gizlemiş biraz bulmacamsı bir hava vermiştim.
Şimdi daha detaylı olarak tekrar paylaşıyorum.
Yandaki görselin altındaki linki tıkladığınızda göreceğiniz gibi son seçimlerde CHP ve HDP ilgili bir kıyaslama grafiği bu...
Grafiğin orijinalı için tıklayınız

Google grafik uygulamasının  bazı kısıtlamaları var.
Yani tablodaki başlıkları, veri sayfasındaki başlıkları otomatik olarak grafiğe yansıttığı ve Excel'de olduğu gibi kullanıcıya pek fazla seçenek sunmadığı için şöyle bir bakışta anlaşılmıyor.
Anlaşılabilmesi için açıklama yapılması gerekiyor.

Bu grafiğin veri tabanını; YSK'nın arşivinden indirdiğim, 24 Haziran ve 1 Kasım Seçimlerinde tüm Türkiye'de partilerin İller bazında aldığı oyları gösterir Excel tablolarını birleştirerek oluşturdum.
Bu tabloda, 24 Haziran seçimlerine katılan partilerin 1 Kasım seçimlerinde her ilde aldığı miktar ve '%' olarak oyları, kaçıncı olduğu gibi verileri 24 Haziran Seçimleri tablosuna taşıyarak kıyaslama yaptım.
Her bir partinin 1 Kasım seçimlerine göre kazancını ve kaybını, hem '%' olarak hem de sayısal olarak hesapladım.
Bu grafiğe sadece CHP ve HDP'nin verilerini yansıttım.
Grafiğin altında 51 ilin ismini göreceksiniz.
Bunlar 24 haziran Seçimlerinde CHP'nin 1 Kasım seçimlerine göre oy kaybettiği illerin isimleri.
Oransal olarak en fazla oy kaybından, en az kaybına göre sıralayarak grafiğe koydum.
Örneğin CHP, en baştaki Edirne'de  % 10.9'la en fazla oranda gerilemiş.
1 Kasım 2015'de Edirne'deki toplam oyun %57.1'nin alırken bu oran 24 Haziran 2018'de  46,02'ye düşmüş.
Bu oransal düşme kendisine, 24 Haziran değerleriyle hesaplanmış 29.126 oya mal olmuş.
HDP ise 1 Kasım'a göre %1,16 fazla oy almış bu oran da kendisine 3.018 oy kazandırmış.
İşte o aşağıdaki iller Edirne'deki %10.99'dan Kars'taki %0.98'e kadar sıralanmış hali.
Diğer illerde CHP az miktarda oy kazandığı için, onu sonra farklı şekilde değerlendireceğim

Grafiğin sol tarafında (-) ve (+) oy miktarlarını görüyorsunuz.
Sıfır ekseninin üst kısmında kırmızı eğri ve noktalar HDP'nin 1 Kasım'a göre kazancını Aşağıdaki maviler ise CHP'nin kaybını gösteriyor.

İki şeklin neredeyse ayna tersi kadar simetrik bir uyum göstermesine dikkatinizi çekmek istiyorum.
Eşim Halk sağlığı doktorası yaparken istatistik dersi almıştı.
Onun ders notlarını karıştırırdım.
Oradan hatırlıyorum; istatistikte hazırlanan grafiklerde böyle bir karşılıklı uyum gösteren bir ters simetri varsa bu bir anlam ifade eder.
Bu demektir ki aynı hizadaki noktalarda bir değer alışverişi olmuş.
Bu grafikte de kırmızı taraftaki nokta (il), aynı hizadaki mavi noktadan (ilden) kaybettiği oranda değer kazanmış.
Yani bu illerde CHP hangi oranda oy kaybetmişse HDP de o oranda oy kazanmış.

Bir başka deyişle 24 Haziran seçimleri öncesinde, "HDP'nin %10 barajının altında kalması" üzerinden köpürtülen telaş işe yaramış.
1 Kasım'da CHP'oy verenlerin önemli bir kısmı HDP'ne oy vermiş.
Hakkını vermek lazım. Bu taktik bir başarıdır.
Bu başarıda;
- Halk Tv, Tele 1 kanalları, BirGün, Cumhuriyet Gazeteleri;
- Bu medyalarda sürekli demeç, röportaj veren HDP sözcüleri
- Kendi oylarını garantiye almış da HDP'nin %10 telaşına düşmüş CHP'liler;
- Mahalle Başkanları toplantısına ait güya sızdırılan videoda taktik konuşma yapan Erdoğan;
- Şanlıurfa'da gündeme bomba gibi düşen, "güvenlik güçlerinin sandıklarda manipülasyon yapıyor"  haberini tezgahlayan karanlık güçlerin payı var.
Bu ortak başarıyı kutlamak lazım.
Grafiği incelediğinizde göreceğiniz şekil, tam anlamıyla bir "kolektif sanat eseri"

Dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntı var.
Yukarıda "bu illerde CHP hangi oranda oy kaybetmişse HDP de o oranda oy kazanmış." demiştim.
Bu önemli. Kaybettiği oranda, kaybettiği kadar değil.
Yani bu başarılı operasyonun sonucunda mavi tarafın, yani CHP'nin kaybettiği oyların hepsini HDP almamış belli bir oranını almış.
Peki geri kalan nereye gitmiş?
İşte bu operasyonun gerçek başarısı, bu tablonun gerçek bir sanat eseri olması tam da burada.
Bu başarıyı grafiğe yansıtmamak olmazdı.
Ben de bunu grafikte vurguladım. Mavi taraftaki daha koyu olan kısımlar CHP'den kaçıp da HDP'ye uğramadan uçup giden oyları vurguluyor.
Bu "kolektif başarının" tepe noktası da bu.

Yaptığım grafik eğer düşündüğüm gibi işlerse çizgiler üzerine mouse ile yaklaştığınızda rakamları görmek mümkün.
Yani bu kayıpları rakam olarak da görebilirsiniz.

Şimdi belki de, "ne zorun var be adam, bütün bunlar tek tek hesaplanır mı?" diyebilirsiniz.
Ben hesaplamadım Google'a hesaplattım.
Yani biraz Excel biliyorsanız bu o kadar zor değil.
Fazlasını da yaptım.
Yakında onları da paylaşacağım.

Hani seçimlerden önce sürekli, "Bu aritmetiğin bir de matematiği var" deyip duruyordum ya..? İşte o matematik bu.
Tabii, "nereden bilelim bu hesapların doğru olduğunu" diye sorabilirsiniz de...
Olabilir. Hata yapmış da olabilirim. Sonuçta matematik dahisi değilim.
Ama rakamları kasıtlı olarak çarpıtmadığımı biliyorum.
İnanmıyorsanız oturup siz hesaplayacaksınız.

22 Haziran 2018 Cuma

%10 BARAJI VE SOSYALİSTLER ÜZERİNE...

Bu yazıyı 24 Haziran Seçimlerinden 2 gün önce yazmıştım.
Yayınlamakta tereddüt ettim sonuçta vazgeçtim.
Yazıda -eğer okursanız göreceğiniz gibi - %10 barajı nedeniyle köpürtülen, "Ya HDP baraj altında kalırsa telaşının" ne kadar ayakları havada olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Seçim üzeri bir kişi üzerinde bile olsa yılgınlık yaratmamak adına yayınlamamıştım.
"Seçim sonrasında yayınlarım" diye düşünmüştüm.
Sanırım sonra da unuttum.
Bugün farkına vardım. Okuyunca gördüm ki dile getirdiğim kaygılarımda tamamen haklıymışım.
Ama bu yazımı şimdi yayınlamaktaki amacım, "ben demiştim" hazzını yaşamak değil.
Önümüzde muhtemel bir erken seçim de benzer durumların yine yaşanabileceği endişesini taşıyorum.
Yani yazdıklarım yeniden güncellik kazanabilir.

Biliyorum binlerce okuyucum yok. Olmadığı gibi yazılarımı okuyanlar önermelerimi ayet kabul etmiyorlar.
Olsun. Ben söyleyeyim de..
.


22 Haziran 2018

Ben bu seçimlerde Erdoğan-AKP iktidarının demokratik yollardan yıkılabileceği umudunu yaşıyorum.
Bu umudun Gezi Direnişi, 16 Nisan Evet-Hayır Referandumu ve Adalet Yürüyüşü aşamalarıyla  ivmelenerek büyüdüğünü, nihayet 24 Haziran Erken Seçimleri ile somut bir fırsata dönüştüğünü düşünüyorum.
Evet, Erdoğan-AKP iktidarının hızla karanlığa sürüklediği bu tehlikeli sürecin önüne geçmek, en azından serin kanlı bir şekilde yönümüzü tartışabileceğimiz, görece demokratik bir ortamı oluşturabilmek için bir fırsat doğdu.
Ve ben bu fırsatın çok önemli olduğu kanısındayım.
Elbette bu fırsatı değerlendirirsek demokratik ve ekonomik olarak büyük kazanımlar elde etmeyeceğiz, yani bu seçim üzerinden büyük hayaller kurmuyorum, aksine beklentim oldukça küçük.
Ancak bu fırsatın da kaçırılması durumunda kaybedeceklerimizi düşündüğümde duyduğum korku ve telaş ise çok büyük.
Aslında, gerek sosyal medya paylaşımlarında, gerek bulunduğum seçim üzerine toplantı ve sohbetlerde Sol Mahallenin genelinde de bendeki bu telaşın yaygın olduğunu görüyorum.
Böylesi bir fırsatı değerlendirme arzusunun ve değerlendirilmediği durumunda ne olacağı bilincinin telaşını yaşamak kabul edilebilir bir durumdur.
Dozunda bir telaş bilinci açık tutar, dikkati ve konsantrasyonu arttırır. Ancak telaşın bir sonraki aşaması can havli durumudur ki; bilinç, dikkat ve konsantrasyon üzerindeki etkileri telaşın tam tersidir.