Çözüm Süreci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çözüm Süreci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2019 Pazar

DEVLETİN Mİ YOKSA DEVLET'İN BEKA SORUNU MU?

Devlet Bahçeli yerel seçimler için sürekli "beka sorunu" diyor ya..? Yerel seçimlerin Türkiye için bir "beka sorunu" olduğu doğrudur. Ancak bu Devlet Bahçeli'nin doğru söylediği anlamına gelmiyor. Devlet Bahçelinin zikri doğru da; fikri yanlış... Evet bu yerel seçimler -'beka'dan ne anladığınıza bağlı olarak, ülkemiz için bir beka sorunu. Neden öyle olduğunu aşağıda anlatmaya çalışacağım. Ama önce 'beka'nın ne anlama geldiğini irdeleyelim. Beka, "baki" kelimesiyle aynı kökten, Arapça "bky" kökünden geliyor. "Kalıcı olma" anlamında kullanılıyor. Eğer "Devletin Bekası" anlamında kullanılırsa, sonsuzluk anlamında hamasi abartı içeren bir anlam taşır. Ben böylesi bir hamasi abartı yapmadan da olsa bekanın önemli olduğunu düşünüyorum.
Ne var ki Devlet Bahçeli'nin fikrindeki beka, "Devletin Bekası" değil, "Devlet'in Bekası", yani şahsının, Devlet Bahçeli'nin bekası..! Büyük bir ihtimalle bu benzetmeyi, bu paylaşımımı okuyan hem tüm arkadaşlarım yapmışlar ve Bahçeli'nin bu fikrini de biliyorlardır. Ama asıl yanlış olan Bahçeli'nin fikri... Devlet Bahçeli zannediyor ki; eğer Cumhur İttifakı yerel seçimlerde başarılı olursa sık sık zikrettiği "beka sorunu" kendisi açısından ortadan kalkacak. Aksine..! Eğer Cumhur İttifakı yerel Seçimlerde başarılı olursa, -ki bu, Erdoğan ve AKP için başarı olacaktır- Devlet Bahçeli'nin MHP liderliği ilgili bekası tehlikeye girecektir. Erdoğan yerel seçimlerde -özellikle başarılı da olursa- büyük bir olasılıkla Devlet Bahçeli ve MHP ile olan köprü arkadaşlığını bitirecektir. Neden mi? Her zamanki gibi açık haber kaynaklarında yayınlanmış haberlere dayanarak üzerine akıl yürütelim. Yerel Seçimlerden sonra Türkiye'nin gündemine bambaşka konuların -ya da sorunların- gelmesi söz konusu. Örneğin, iktidara yakın medyanın ısrarla görmezden geldiği, -şimdilik- hiç olmamış gibi davrandığı bazı olaylar... Neler mi? Yakın geçmişte AKP'nin üç eski bakanının (Efkan Ala, Taner Yıldız ve Abdullah Aksu) DPI ile görüşmesinin sonuçları politik gündemdeki yerini alabilir. Rezzan Kavakçı'nın Fedaral Almanya'da "Federal Sistem" ile ilgili inceleme yaptığını Twitter hesabından 'özellikle' duyurmasının ne anlama geldiği üzerine tartışılmadı bile. Bence, 'özellikle' duyurulduğuna göre uygun zamanda tartışmaya açılacaktır. İlginçtir bu iki olay Cumhurbaşkanın o ülkelere ziyareti ile eş zamanlı gerçekleşti. Bitmedi; OSLO'da yakın zamanda Akil Adamların,da toplanmasının sonuçları da gündeme gelebilir. Hatırlarsınız. Akil Adamlar olgusu MİT'in yine OSLO'da PKK yetkilileriyle yaptığı görüşmeler sonucunda başlatılan Çözüm sürecinin önemli bir unsuruydu. Yerel Seçimlerden sonra, bütün bu gelişmelerin sonucu, "demokratik(!?) bir oldubitti" ile Türkiye'nin gündemine getirilip, üstelik iktidara yakın medyanın ön ayak olmasıyla tartışılmaya başladığında..?
Bu tartışmanın yarattığı sıcaklık dondurucuya kaldırılmış Dolmabahçe Mutabakatının buzlarını çözdüğünde ve beraberinde ertelenmiş Çözüm Süreci, Akil Adamlar ve benzeri parodiler güncellenmiş senaryolarıyla sahneye konduğunda..?
Hali hazırdaki milliyetçilik temalı parodilerde yardımcı oyuncu olarak rol alan Devlet Bahçeli'ye bu parodilerde uygun bir rol düşer mi sizce?
Sanmıyorum.
Bu yeni senaryoda yardımcı oyuncu belli. Hatırlıyorsunuz ilk versiyonu sahnelenmişti zaten.

Peki Bahçeli, sanat aşkına yardımcı oyunculuktan daha mütevazi rollere razı olur mu?
Açıkçası son bir iki yılını gördüğümüz Bahçeli'nin tavrı yine de pek belli olmaz da, bu rol öyle; "oklava-baklava", "millet-zillet" tekerlemeleriyle oynanmaz.
Üst üste yığılan dezenformasyonlardan oluşan ülkü kuleleri yavaştan da olsa sarsılmış olur.
Belki de bu ufak sarsıntılar iskambil kağıdından yapılmış kuleler gibi bu kulelerin de yıkılmasına neden olur.
Bu yıkıntının altında da önce Devlet Bahçeli kalır.
Kısacası bana kalırsa her halükarda Devlet'in MHP ile bekası tehlikede.
Açıkçası benim de umurumda değil.
Ama yukarıda sözünü ettiğim parodiler Tek Adam Rejiminin geçerli olduğu günümüzde, işletilmeye başladığında..?
İşte o zaman gerçek anlamda devletin bekası söz konusu olur ki Devlet Bahçeli'nin durumunun önemi bile kalmaz. Çünkü Tek Adam Rejiminde o 'tek adamın' kim olduğunun önemi yoktur.
O tek adamın namuslu, cesur, akıllı, iyi niyetli ya da tam tersi olmasının, despotik ya da demokrat, milli ya da gayri milli olmasının da önemi yoktur. Tek adam yanılabilir, kandırılabilir, yönlendirilebilir. Her yöneticinin milletin sağ duyusuna, denetimine ihtiyacı vardır.
O yüzden özellikle böylesi senaryolar ulusal iradenin tam ve eksiksiz olarak işlemediği ortamlarda yürütülmeye kalkışılırsa felaket olur.
2011'de parodi aşamasında kalan senaryo bu defa sahneden hayata inecektir.
Yabanı yapımcılar devreye girer, senaryo oyun oynarken bile değiştirilebilir. Parodi drama, hatta trajediye dönüşebilir.

Muhalefetin en büyük yanılgısı da bence tam burada;
Yerel seçimlere bir beka sorunu olarak bakmaması bu çok önemli sorunu Devlet Bahçeli gibi konu mankenlerine bırakması; Tek Adam Rejiminin başlı başına bir beka sorunu olduğunu görmemesi; dolayısıyla muhalefeti Tek Adam Rejimine karşı değil de "tek adama" karşı yapması muhalefetin 31 Mart Yerel Seçimlerinde en büyük handikabı olacağa benziyor.
Aynı handikabı 24 Haziran seçimlerinde de yaşamıştı.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Muharrem İnce Erdoğan'ın tek adamlığına karşı kendi tek adamlığını yarıştırmaya kalkışmıştı.
Adeta, "ben daha iyi tek adamlık yaparım" demeye getirmişti. Erdoğan'ın tek adamlığı karşısında kaybedince de Erdoğan'la birlikte Tek Adam Rejimi de adeta bir ulusal mutabakatla onaylanmış oldu.
Bu mantık hemen tüm partilerce ve diğer siyasi yapılanmalar üzerinde de hakim olmuştu.
Aslında meclis, 24 Haziran'da bilerek ya da bilmeyerek muhalefet tarafından da dışlanmıştı.
Ulusal iradenin hızla yok hükmüne doğru gidişine karşı elimizde tek müdahale şansı olduğunu düşünürsek, bu yerel seçimler gerçekten beka sorunu. Muhalefet yerel seçimlerde beka sorununu -gerçek anlamıyla- bizzat kendisi gündeme getirmelidir.

Elbette yerel seçimlerin sonuçları iktidarları yıkmaz.
Kaldı ki böyle bir beklenti ya da -iktidar yanlıları açısından- korku yaymanın anlamı ve yararı yok. Ancak yerel seçimlerin sonuçları güçlü bir ulusal mesaj verebilir. Eğer Millet İttifakı, beka sorununu yerel sorunlarla birlikte gündeme getirerek, ülke çapında başarılı olursa, bütün yetkilerin tek adamda toplandığı, Millet Meclisinin, dolayısıyla milletin giderek dışlandığı bu gidişe dair Milletin endişesi olduğu açığa çıkar. Bu güçlü bir mesajdır. Bu mesaj elbette AKP, hatta MHP milletvekillerinin tavırlarında aman aman bir değişiklik yaratmayacaktır. Ama en azından bir baskı yaratacaktır. Kaldı ki böyle bir baskı muhalefetin sınırlı seçeneklerinden biridir. Muhalefet meşru sınırlar içinde kalarak mücadele yürütmek istiyorsa bu seçeneği zorlamak durumundadır. Muhalefet, mecliste bu "ulusal endişenin" yani ulusal iradenin temsilciliğini üstlenerek hareket ederse bütün anti demokratik uygulamalara karşın etkili olacaktır.
Yazımı ileride tartışmayı umut ettiğim bir toksik şablona gönderme yaparak bitirmek istiyorum. Kesinlikle, "Diktatörler seçimle gelirler ama seçimle gitmezler" gibisinden toksik şablonların etkisinden bir an önce kurtulup demokratik ve meşru araçları sonuna kadar zorlamalıdır.

Nadi Öztüfekçi
10 Şubat 2019

30 Aralık 2014 Salı

Atlamadan önce...



- Bak..! Ben bu zindanın penceresinden atlayacağım. Benimle birlikte sen de atlayıp beni kurtarmaya çalışmalısın. Eğer benimle birlikte atlamazsan başıma gelenlerden sen sorumlusun.

- Tamam da kardeşim. Neden atlıyorsun ki? Neden birlikte kendimizi riske atalım? Bu zindan burcun tepesinde ve burç çok yüksek…  Düştük mü ölürüz ikimiz de.

- Ya korkma. Ben seni tutarım. 

- Nasıl yani.!?

- Bak, bende “çözüm paraşütü” var. Düşerken paraşütü açarız. Yere sağ salim ineriz.

- Peki ya beni tutamazsan, ya o “çözüm paraşütü” açılmazsa..? Ya da bakalım ikimizi birden taşıyacak mı..?

- Taşır taşır korkma. Ben biliyorum.

- Nereden biliyorsun? Hesapladın mı?

- Hesapladım kardeşim, uzmanlara sordum.

- Peki, bana da anlat öyleyse. İkna olmam lazım.

- Ya sen bana güvenmiyor musun? Sen ne kafa yoruyorsun ötesi berisi ile..? Koskoca uzmanlar söylüyor. Sen onlardan iyi mi bileceksin?

- O zaman sen de hesaplamadın. Uzmanlara inanıyorsun yani? Benim de inanmamı bekliyorsun.

- Yav kardeşim sen de çok uzatıyorsun şimdi ha..! Sen bu işlere kafa yorma diyorum sana. Bana güven, gerisini merak etme sen. Senin görevin beni takip etmek…

- Olur mu arkadaş?! Benim de aklım, bilincim ve sorumluluklarım var. Bu burç benim de kalemin burcu. Onu bize zindan ettiler. Ama ben zindancı ile mücadele ederek çıkacağım bu zindandan. Zindancıyı alaşağı etmek istiyorum. Gel birlikte yenelim zindancıyı.

- Geç bunları kardeşim. Biliyorum senin benimle neden atlamak istemediğini.

- Nedenmiş peki..?

- Sende bana karşı gizli düşmanlık var.

- Hayır, neden olsun? Ben bu kaleyi terk etmek istemiyorum. Zindancıya neden bırakayım ki? Bu kale benim. Hepimizin. Gel zindancıyı nasıl alaşağı ederiz onu konuşalım.

- Ya bırak bu işleri. Nesini konuşacağız? Ben hesapladım diyorum sana. Gel işte birlikte atlayalım. Hele ben bir aşağıya sağ salim ineyim. Bak nasıl zindancıyı deviriyorum. Sen de kurtulursun sayemde.  Ama öyle boynuma sarılmak yok. Belimdeki ipe tutunacaksın. Benim elim serbest olsun ki yere inişi iyi ayarlayayım.

- Yani bana düşen görev sadece senin ipine tutunmak öyle mi?

- Evvet..!!? Neden olmasın? Senin varlığın yeter. Yoksa ipi keserim diye mi korkuyorsun?

- Hayır, ondan korkmuyorum. Kesmezsin biliyorum. Kesmezsin de… Peki, ip koparsa ne olacak?

- Yahu kopmayacak. Ben araştırdım. Öyle dediler.

- Yani şu senin uzmanlar öyle dedi, değil mi?

- Ne yani güvenmiyor musun?

- Valla sana bir şey demiyorum da, senin şu uzmanlar… Yani onlara pek güvenmiyorum. O hesapları benim yapmam lazım. Gördüğüm kadarıyla sen bu uzmanlara fazla güveniyorsun.

- Anladım, anladım senin bana düşmanlığın var.

- Yok kardeşim, benim düşmanlığım yok. Ama ben senin ipinde süs gibi sallanmak istemiyorum. Ne sana ağırlık ve yük olmak istiyorum ne de kendi irademi kimseye teslim etmek istiyorum.
Ben seninle “dayanışmak” istiyorum., “abanışmak” istemiyorum.

- Nasıl yani?

- Yani senin şu uzmanlar… Onlar senin sorununu çözemezler bence… Bu sorun bu kalenin insanlarının, tümünün vicdanında çözülür. Onun içinde o vicdanlara dokunmak lazım. İşte o vicdana dokunmak benim işim. Bırak ta ben kendi işimi kendi bildiğim gibi yapayım. Onlara karşı görevimi yapmazsam, yapamazsam onlara yaklaşamam. Eğer yaklaşamazsam vicdanlarına nasıl dokunabilirim?

- Sen o ipi beğenmiyorsun ama beğenen çok. Bak benden daha çok kızıyorlar sana…

- Görüyorum. Zaten hep öyle olur. Bence çöz o ipi. Hem senin yükün azalır hem de onların da ayakları yere değer. Eğer gerçekten senin dostunsalar kendi görevlerini sana ihale etmezler. Kuyruğunda değil senin yanında dururlar. Kendi ayakları üzerinde, kendiişlerini yaparlar, kendi insanlarının güvenini kazanırlar.

- Sen şimdi gelmiyor musun peşimden?

- Gelirsem de peşinden değil yanında gelirim. Ama önce bu kale için en iyisini bir düşünmem, düşünmemiz lazım. Hele bir kendi aramızda bir konuşalım.

- Siz kimsiniz?

- Biz, hepimiz… Biz artık “ben” değiliz 'biz'iz. Biz birleştik.

- Biliyordum zaten. Bana karşı birleştiniz sonunda…

- Hayır asla… Sana karşı değil. Biz senin yetmediğin, yetemediğin, dolduramadığın boşluğu dolduracağız. Senin de yanında olacağız. Kendi işimizi de yapacağız. Biz kendi işimizi iyi yaptıkça güçleneceğiz. Güçlendikçe de sana daha güçlü omuz vereceğiz.

- Anladım, uzatmana gerek yok. Sen benle atlamaya korkuyorsun.

- Ben aklımı kullanmak durumundayım. Dedim ya artık “biz” olduk. Sadece kendi aramızda değil tüm kale insanlarıyla biziz bundan böyle. İpimiz onlara bağlı. Biz onları zindancı ile baş başa bırakmak istemiyoruz. Sorumluluğumuz büyük. Bence sen de atlamadan düşün. O ‘uzmanlar ‘a güvenme. Gel birlikte düşünelim.

- Düşünmeye gerek yok. Eğer benimle atlamazsanız benim de, bu kaledekilerin de başına geleceklerden siz sorumlusunuz. Uzatmaya gerek yok. Ben söyleyeceğimi söyledim. Burada keselim.

- Hayır kesmeyeceğiz. Anlaşıncaya kadar, birbirimizi anlayıncaya kadar konuşacağız. Hem bu sadece seni ilgilendirmiyor. Tüm kaledekileri ilgi….

- Tamam tamam. Konuşuruz sonra.

- Tamam “biz” buradayız.

12 Temmuz 2014 Cumartesi

IŞİD Türkiye için sorun değilmiş!?..

SKY 360 Tv ve Çözüm Masası programı...
Mahmut Övür ve İlhami Işık birlikte sunuyorlar.
Konu; IŞİD, Irak, Kürt Meselesi ve Çözüm Süreci.
AKP milletvekili Galip Ensarioğlu konuk olarak katılıyor.
Tahmin edebileceğiniz gibi tüm meseleler tek yanlı ele alınıyor.
Sen, ben bizim oğlan yani.
Ama içinde bulundukları rahatlık ilginç söylemlerin ortaya dökülmesini sağlıyor.

Ensarioğlu "Çözüm Süreci Türkiye’nin sınırlarını aşmıştır. Türkiye'nin etki alanını genişletir. Bölge üzerindeki hakimiyetimiz artar" diye buyuruyor.
Son günlerde HDP çevrelerinden de buna benzer söylemler duyuyoruz.
Bu söylem bende ister istemez; sürecin  ‘Barış Süreci' olarak başlayıp, 'Çözüm Süreci'ne evirilmesindeki nedeni sorgulamama neden oluyor.
Elbette Barış bir çözümle birlikte gelecek. Gelmeli de…  Ama bu konu,bir vicdan ve tarihsel bir adalet sorunu olmaktan çıkarılıp, karlı bir iş anlaşması olarak sunulursa, ortaya ‘Barış’ı da içeren bir Çözüm Süreci çıkmaz. Bunun adına Çıkar Birliği denir ki; “Çıkar” öğesinin daima erkten ve egemen sınıflardan yana işlediğini hatırlamak gerekir. Ortaya sürülen bu “karşılıklı çıkar” aldatmacasının, çalışanlar emekçi ve yoksul kesimin yıkımına neden olabilecek bir sürece dönüşmesi ise işten bile değil.
Keşke bu endişeme neden olan söylemler Galip Ensarioğlu ve onun gibilerinin söyledikleriyle sınırlı olsaydı. Ne yazık ki değil.
Bu söylemler; yani Çözüm Sürecinin tüm Ortadoğu’yu kapsadığı, Türkiye için büyüme ve etki alanını genişletme fırsatı olduğu yolundaki propaganda, çok yaygın ve düzenli bir şekilde piyasa ediliyor. Karşılıklı paslaşmalar halinde, değişik kesimlerden birbirini tamamlayan söylemlerle, adeta usta bir orkestra tarafından çalınan bir beste var ortada.  Bir ortaklaşmanın, sürekli değişen konjonktüre göre ustaca uyarladığı bir müzik bu... Evet, bir ortaklaşmanın ürünü ama asla bir halk türküsü değil. Çünkü işin içinde halk yok. Çünkü beste bir yerlerde zaten bestelenmiş. Piyasa eğilimleri ustaca hesaplanmış, toplumun formatlanması süreci ile senkronize olarak boşlukları yavaş yavaş doldurularak, sürekli yeniden piyasa ediliyor. Evet, çok ustaca hazırlanmış, uluslararası bir bestseller piyasaya sürülmek üzere. Ama ortada sanat yok. Sadece finansörlerinin kar güdüleri ve piyasa koşullarının hesaba katıldığı bir ürün…

Ensarioğlu’ndan ilginç bir yaklaşım daha;
“IŞİD Kürtlere dokunmazsa Türkiye için sorun değil” diyor hazret.
“Yani Rajova’ya saldırmazsa bizim için sorun olmaz” diye devam ediyor.
“Zaten IŞİD’in bir toplumsal tabanı var ve biz bunu dikkate almalıyız” mealinde bitiriyor.
Bu arada IŞİD’in elinde kaç gündür rehin tutulan yurttaşlarımız aklına bile gelmiyor şahsın.
Ha tabi o konuda konuşmak yasak ya!.. Her halde ondan…
Öyle ya; şimdi seçim üstü bundan söz etmenin ne alemi var?
IŞİD’in işgal ettiği her yerde yaptığı katliamlar falan gözünde değil Ensari veledinin.
Ensarioğlu'nu anlarım da...
Bu tür; çıkarcı, şoven ve tüccar yaklaşımların benzerlerinin bu sayfalarda rastlamak doğrusu beni üzüyor. Aslında artık üzülmekten bıktım. Öfkelendiriyor.
Şu sıralar bir kaç defa rastladığım; "IŞİD'in işgalleri Kürtlerin elini güçlendirdi" gibisinden analizler kesinlikle Çözüm Sürecinin içindeki Barış, Kardeşlik, Vicdan ve Tarihsel Adalet öğeleri ile bağdaşmıyor. Bu öğelerin çürümesine neden oluyor.
Eğer bu öğeler bu sürecin içinden ayıklanırsa ortada kupkuru bir "çıkar uzlaşması" kalır ki; böylesi uzlaşma içerisinde işçi sınıfınn zaten yeri yok da ama ezilenlerin, mazlumların de yeri yok.
Benim de...

Nadi Öztüfekçi
13 Temmuz 2014

10 Haziran 2014 Salı

"BEN TEZGAHIM" DİYE BAĞIRAN BİR TEZGAH!..

Burada bir şike var.
Tıpkı Dağlıca olayında olduğu gibi...
Orada direğe çıkan kişi vurulmayacağını biliyordu.
Dağlıca olayında; bölgeye günlerce katırlarla ağır silahlar taşıyıp, istihkam çalışması yapanların rahatlığı direğe tırmanan o 'İbiş Cambazı'nda da görülüyor.
Tam bir "cambaza bak" tezgahı…

Yine iğrenç bir oyun tezgahlandığı apaçık.
Peki amaçlanan ne? İşte orası o kadar açık değil.
İlk akla gelen; "Çözüm sürecine engel olmak istiyorlar" tespiti, doğrusu bana biraz kolaycı bir tespitmiş gibi geliyor.
Evet, ortada bir şike var. Ama bilindiği gibi şike tek taraflı bir olay değildir.
Bu konu soruşturulmalı. Hem de tüm taraflarca.
O bayrak indirildikten sonra nereye gitti? Ya da o bayrağı indiren kişi?..
Eğer bu denetimsiz ve kendiliğinden gelişen bir olay olsaydı orada bitmez, büyük bir olasılıkla bayrağın yakılmasıyla son bulurdu. Belli ki planlı bir girişimdi.

Bir daha soralım. Peki amaçlanan ne? Yanıtı çok zor… En azından eldeki verilerle...
Yine de ilk izlenimlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.
Adı üzerinde bir izlenim, bir tespit değil.
Sanki tezgahın kendisi bir tezgah. Yani eylem öyle bir tezgahlanmış ki; bir tezgah olduğu özellikle anlaşılsın istenmiş.
Bu işi tezgahlayanlar, asıl hasatlarını bunun bir tezgah olduğu ortaya çıkınca toplayacaklar gibi geliyor bana...
Biraz fazla komplocu gibi gelebilir.
Ama Balyoz planlarını hatırlayın.
Sanki uygulamaktan daha çok, ortaya çıksın diye yapılan planlardı.
Ve o planların da hasadını planı yapanlar değil, o planı sipariş edenler topladı.
Yani ortada baş tezgahçılar var.
Baş tezgahçılara ulaşılamıyor.
Büyük bir olasılıkla yine ulaşılamayacak.
Asıl amaçlananın da ne olduğu belki bu amaçları gerçekleştiğinde, ne yazık ki iş işten geçtiğinde anlaşılacak.

Ben önüne geçilmesi imkansız bazı süreçlerin yaşandığı kanısındayım.
Kendi adıma onaylamayacağım süreçlerin katılımcısı olmak istemiyorum.
Hiç olmazsa o süreçleri karşılamak gerekir diye düşünüyorum.
İki şey önemli;
Sınıfsal kayıpların en aza indirgenmesi, aksine sınıfsal (elbette işçi sınıfı) kazanımların yükseltilmesi için sınıf kavgasından asla vaz geçilmemesi.
Ve BARIŞ... Ve halkların kardeşliği...

Bu tezgahın amaçladıkları üzerine bir çok tahminde bulunulabilir.
Ama bu tezgahın hedefe koyduklarının bir tanesi var ki o üzerine tartışılmayacak kadar kesin.
O hedef; hepimizin üzerine titremesi gereken şey olan 'BARIŞ'tır.

Nadi Öztüfekçi

9 Haziran 2014

15 Şubat 2014 Cumartesi

SİYASİ DOLANDIRICILIK



Sermaye piyasasında yalan bilgi vermek, yönlendirici yorumlarda bulunmak soruşturma nedenidir. Örneğin bir şirket hakkında olumlu olumsuz gerçek dışı haber üretmek dolandırıcılık kapsamına girer. Örneğin borsada hisseleri düşme eğilimindeki bir şirket için, gerçek dışı bir yatırım haberi  üretirsen, örneğin bir başka şirketi satın aldığı haberini yayarsan borsadaki hisselerinin değerini hak etmediği ölçüde artmasına neden olursun. Ya da bir firmanın gerçek dışı olarak satışa çıkarıldığı haberi yayarsan bu defa da tam tersi haksız yere hisselerin düşmesine neden olursun.

Aynı durum hisseleri halka açılmış spor kulüpleri için geçerlidir. Aldığın, sattığın sporcuları sermaye piyasası kuruluna bildirmek durumundasın. Bu kurallar tüm dünyadaki sermaye piyasaları için geçerlidir. Sermayenin en üst kurumsal yapısı olan borsalarda bu kurallar ticari hareketliliğin bir aksama yaşamaması içindir. Bu kurallara titizlikle uyarlar.
Bu özen alt düzeylere indikçe azalır. Esnaf düzeyine indiğinde ticari hareketlilik, neredeyse orman kanunlarına benzer kurallarla idare edilir. Hele tüketici hakları düzeyine indiğinde bu titizlikten eser kalmaz. Tek kural vardır; ticaretin hız kesmemesi.

Bu özensizlik burjuva siyasetinin kuralları için de geçerlidir. Düzenin çarklarına hizmet ettiği sürece hiçbir etik, hak ve adalet gözetmeksizin her türlü ayak oyunu, menfaat, iftira, yalan burjuva siyasetinde mubahtır. Burjuva siyaseti haksız rekabet üzerine kurulu pis bir yarıştır.

Bu durum; bizim gibi demokrasisi, ikide bir budanmaktan bonsai ağacına dönmüş ülkelerde hat safhada seyreder. Her biri, birer “Zaytung” modundaki medya kuruluşlarımız bu pespayeliğin payandalığını yapar. Uzun erimli ve sofistike algı operasyonlarının sonucunda, artık “önlerine ne korsak yerler” özgüveni, bu siyasi yarışın iyice irtifa kaybetmesine yol açtı.
Çok uzun süre, yaygın medyada ve diğer yandaş, candaş, tümünde Mehmet Ali Alabora’nın “Heberler”ini aratmayacak haber bültenleri ve skeç tadındaki haber programlarıyla beğeni ve sorgulama düzeyimiz sürekli törpülendi. Türkiye’deki siyasetin, ortalama bir burjuva siyasetine göre çok aşağılarda seyretmesinin nedeni;  işte bu “nasılsa yediririm” özgüveni dolayısıyla…

İşte böylesi bir ortamda, böylesi beğeni ve sorgulama düzeyinin yaşandığı Türkiye siyasetinde Erdoğan ortaya çıkabilecek hiçbir çelişkiyi sorun etmeden bütün pervasızlığıyla, her türlü değeri, kavramı iğdiş ederek siyaset yürütüyor.
One Minute fırsatı ve Mavi Marmara olaylarından sonra yapılan onca anti-siyonist(!)  geyiklerden, delibaş dış politika ayaklarıyla kazanılan prestij ve sonrasında bugün İsrail’le yapılan normalleşme çalışmaları,

Suriye’de önce Esat’la can ciğer kuzu sarması halleri, arkasından üç ayda yıkılacağı propagandası ile Osmanlıcılık hayallerini pazarlaması, tüm dünya ülkelerine Goldwyn Mayer aslanı gibi jenerik verip kazanılan siyasi rant ve arkasından BM’den yediği fırçadan sonra süt dökmüş kedi halleri,

Aynı anda “Tek bayrak, tek millet, tek devlet sloganı ile Anadolu seçmenine, “her türlü milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık” sloganı ile Kürt halkına birbirine ters siyasi propaganda yapabilme ve iki yüzlülük üzerinden oy devşirme pervasızlığı,

Gezi direnişinin başlangıcında anketlerle ortaya çıkan oy oranlarındaki hatırı sayılır düşmenin ardından, “Camide içki içtiler” ve “benim başörtülü bacıma” gibi tümüyle yalan olduğu artık açığa çıkmış paçoz propagandalarla oy potansiyelini yükseltme başarısı(!),

Cemaatle yapılan, tümüyle çıkar işbirliğine dayanan koalisyon sonucu pekiştirilen siyasi iktidar, birlikte yaşanılan saadet devrinden sonra pastanın küçülmesi ile ortaya çıkan rant kavgasından dolayı büyük bir pişkinlikle takınılan “Paralel Devlet”  mağduru tavırları,

Burada sıralanması okuyanların sinirini bozmaktan başka bir işe yaramayacak, gün gibi açıkta olan, herkesin farkında olduğu daha bir sürü çelişki ve tutarsızlık… Bütün bunlar, temelde burjuva siyasetinin bir uzantısı olsa bile; Türkiye’ye özgü, yıllarca üzerinde çalışılmış, algı operasyonlarının sonucu artık belli bir aşamaya gelmiş siyasi havzanın endemik unsurlarıdır.

Bütün bunların “Siyasi Dolandırıcılık” olduğunu artık kabul etmemiz gerekir. Yazının başında örneklerde olduğu gibi ticari rant elde etmek için kamuya yönelik yalan beyanlar, gerçek dışı haber sızdırmaları nasıl dolandırıcılık sayılıyorsa; siyasi rant kazanmak amacıyla yapılan aynı türden açıklamalar da “Siyasi Dolandırıcılık” sayılmalıdır.

Örneğin TUİK’in veya Merkez Bankasının açıkladığı verilere bir sermaye kuruluşunun kendi çıkarları doğrultusunda müdahale edip, saptırması nasıl bir suçsa, Başbakan’ın anketlerin nasıl haber edileceğine müdahale etmesi de suçtur.

Sülün Osman’ın dolandırıcılık başarısı ekip çalışmasına bağlıdır. Hemen her dolanında “ayakçı“ kullanmıştır. Bu ayakçılar mizanseni tamamlamışlar Sülün Osman’ın uydurduğu hikayenin inandırıcılığını artırmışlardır.

Bir ülkede ifade özgürlüğünün göstergesi nelerin söylendiği ile ölçülemez. Asıl olan nelerin söylenmediği, söylenemediğidir.

Ortada dolaşan siyasi bir “Sülün Osman” var. Ama bu Sülün Osman’ın başarısının arkasındaki “ayakçı” ordusunu görmezden gelmek, bu ordunun neferleri arasına katılmakla eş anlamdadır. Önce bu ayakçı ordusunu teşhir etmek gerekiyor. Neyi söyleyip, neleri söylemeyerek bu siyasi Sülün Osman’ın uydurduğu hikayenin inandırıcılığını nasıl arttırdıklarını görüp, göstermek gerekiyor.

Ayakçıları teşhir olmuş bir Sülün Osman’ın inandırıcılığı zayıflayacaktır.

Nadi Öztüfekçi
14 Şubat 2014


9 Aralık 2012 Pazar

Açlık grevleri ve İzmir Körfezi

Biliyor musunuz? İzmir Körfezi bir daha asla eski temiz haline kavuşamayacak. Yıllarca sanayi ve evsel atıkların acımasız ve umursamazca akıtılması sonucu kirlenen Körfez belki, bugün 10 yıl öncesine göre daha temiz. Belki 5 yıl sonra bugünden daha temiz olacak. Ama ne yazık ki bundan böyle değil sanayi atığı, bir tek kabak çekirdeği kabuğu bile atılmasa, yine de kirlenmeden önceki haline dönemeyecek. Çünkü kirlilik asla sıfır olamaz. Sıfıra yaklaşır ama ulaşamaz. Maddenin sakımı gereğidir bu. O yüzden kirletmeyeceksin. Çevreye atık bırakırken bu gerçeği asla unutmayacaksın.
Elbette geride nasıl bir dünya bırakacağın senin için önemliyse.

Tıpkı doğada olduğu gibi sosyal yaşamda da böyledir. Topluma verdiğimiz her yanlış mesaj, yaydığımız her zerre kin ve düşmanlık, yaşattığımız her olumsuzluk, gerginlik, adaletsizlik bir daha asla tümüyle yok olmayacak kirli atık gibidir. Zararlı etkilerini toplum, yıllar boyunca, hatta nesiller boyunca -giderek azalsa da- hissedecektir. O yüzden, yazacağın her kelime, söyleyeceğin her söze, vereceğin her demece dikkat etmelisin. Hele etkili ve sorumlu bir yerdeysen. Örneğin bir 'Başbakan'san, herkesten fazla sorumlu olman gerekir.
Elbette geride nasıl bir toplum bırakacağın senin için önemliyse.

Açlık grevleri boyunca Başbakan Erdoğan toplumsal belleğimizde, ülke insanlarının algılarında, etkisi yıllar sürecek zehirli atıklar bıraktı. Sorumsuzca, salt kendi hırs ve amaçları, siyasi ikbal hesapları uğruna, yıllardan sonra onca ölüm, kan ve gözyaşı pahasına oluşturulmaya çalışılan barış, hakkaniyet, kardeşlik gibi değerlere daha olgunlaşmadan acımasızca saldırdı.

Bu ülke bir takım tabularını, ön yargılarını yıkabilme adına alabildiği o mütevazı, yetersiz mesafe için yaklaşık elli bin evladını kaybetti. Belki daha da fazlasını kaybedecek. Zira alınması gereken daha çok yol var. Ve bu ülkenin yöneticileri, kendi bedenini ortaya koyarak yapılan mücadeleyi önemsizleştirdi, alay etti. Adeta "kan çıkmazsa para yok" der gibi, "şov yapıldığından" söz etti. Açlık grevi boyunca insan hayatının kutsallığı ayaklar altına alındı. Açlık grevine daha çok katılım sağlanmasını, "birileri kuzu kebabını götürürken." gibi pespaye söylemlerle kışkırttı.

İdam cezası gibi çağ dışı bir cezalandırma yöntemini gündeme tekrar getirdi. Oysa bu ülkenin tarihinden biraz olsun haberdar olanlar anımsar ve bilir ki idam cezaları bu ülkede daima telafi edilmesi olanaksız adaletsizliklere neden olmuştur. Bu ülkenin vicdanını hala kanatmaya devam etmektedir.

Üstelik Başbakan Erdoğan ülke geçmişindeki bu acı olayları, siyasi getirime çevirmiş, gözyaşlı, hıçkırıklı gösterilerle bu ülkenin vicdanından adeta siyasi avans almıştır. Bu avansı, toplumsal belleksizliğimizin iflah olmaz sürekliliğinin kendisine tanıdığı olanakların yanında, hiç ummadığımız çevrelerin de -'demokrasi', 'Kürt meselesinin çözümü', 'vesayetsizlik', 'tarafsız yargı' gibi temel özlemlerdeki- kefaleti sayesinde alabilmiştir.

Şimdi büyük bir pişkinlikle bu avansların üzerine yatmaktadır. Bunun diğer bir tanımı, 'siyasi dolandırıcılık'tır. Söylenceye göre ünlü dolandırıcı 'Sülün Osman' kurbanlarını kolay yoldan para kazanmak isteyenler arasından seçermiş. Erdoğan- AKP, cemaat ittifak çetesi de kolay yoldan ileri demokrasiye ulaşmak isteyenleri dolandırdı.

Başta küresel sermayenin uluslararası profesyonel kuruluşlarının koçluğu, medyanın yalancı şahitliği, her türden liberal aydınlarımızın kefaletiyle gerçekleştirilen, bu büyük siyasi dolandırıcılığın etkileri de uzun yıllar sürecektir. Hatta birçok konuda asla geri dönülmez aşamadayız.

Kapitalizmin biricik varlık koşulu olan "ekonomik büyüme", bitmez tükenmez kar hırsı ve tüketim çılgınlığı sonucu, "küresel ısınma" artık geri dönülmez aşamaya gelmiştir. Dünya, geçmişteki hataları iyi değerlendirmek gerekliliği ile birlikte artık bu gerçeği kabul edip bundan sonra ne yapmak gerektiğini de düşünmek zorundadır.

Tıpkı 'küresel ısınma' da olduğu gibi Türkiye'de ta başından beri izlenen, AKP iktidarı ile doruğa ulaşan yanlış politikaların Türkiye'yi getirdiği bu noktada, birçok açıdan geri dönülmez bir aşamada olduğumuzu kabul etmemiz gerekir. Ve yine; tıpkı "küresel ısınma" meselesinde olduğu gibi, demokratik kazanımların bize kimse tarafından ve hiçbir zaman hediye edileceği yanılgısına düşmeden ve bunu sonu gelmez hesaplaşmalara dönüştürmeden bundan sonra ne yapmak gerektiğini de düşünmek zorundayız.

Önüne geçilmez ve olumsuz etkisinin bir daha silinemeyecek süreçlere şöyle bir bakarsak;

Yargının inanılmaz derecede yürütmeye bağımlılığı artık belli bir süreç kazandı. Yargıya, belli bir bakış açısının, nesnellikten uzak, mistik düşünme tarzının, bana göre çağdaş hukukla bağdaşmayacak bir düşünce tarzının büyük oranda yerleştiği kanısındayım.

Eğitimde ilköğrenimden, yükseköğrenime kadar yapılan formatlama çalışmalarının bundan sonra kolay silinmeyecek etkisinin olduğunu düşünüyorum.

Emek mücadelesinin hala başat ve belirleyici olduğu kanısını taşımakla birlikte, demokratik yollarının sistematik ve kalıcı şekilde yok edildiğini görüyorum.

Kürt meselesinde kalıcı çözümlerin ancak şiddet yoluyla çözülebileceği kanısının çift yönlü olarak giderek yerleştiğini üzülerek gözlemliyorum. Başbakan'ın ilk defa kendi bedenlerini ortaya koyarak yapılan mücadeleye karşı insani olmaktan uzak tutumu, bu kanının pekişmesinde büyük katkı yaptı.

Bilimsel düşünce yönteminin itibarsızlaştırıldığını dehşetle görmekteyiz. Artık, bulunduğu konum ve görev nedeni ile tarafsız ve nesnel olması gereken kişi ve kurumlar, inançları veya bağımlı hissettikleri çevrelerin çıkarları doğrultusunda konuşuyor. Ve bu kanıksanmaya başladı. Dahası ticari kaygılar ve inançlar doğrultusunda öznel kurgular bilimin yerine geçti.

Sağlık kuruluşlarının (hastane, sağlık ocakları) ticarethane, hastaların müşteri olarak görülmesi, artık sağlık çalışanlarının birçoğunca kanıksanan bir durum oldu. Ötesi öğretilmiş bir durum olarak, hastaların da kendisini müşteri olarak görmesi bir olgu haline geldi. Bu durum sağlık hizmetinin bir hak olmaktan, ancak satın alınarak elde edilebilen bir meta konumuna getirdi.

Bu gelişmelerin ve bu yazıyı daha da sıkıcı hale getirmemek adına ya da unuttuğumdan dolayı buraya taşımadığım daha birçoğunun, bu toplumun geleceğinde her zaman etkisi hissedilecek. Birçok bedel ödenerek, bilimin ve insani gelişimin ya da tek kelimeyle, en genel anlamda "gelişme" diye tanımlayabileceğimiz sürecin etkisiyle oluşmuş birçok olumlu gelişme de keza öyle. Yani kalıcı birçok olumlulukta gelecekte kendi izini bırakacak.

Ben belki de mücadelenin kapitalizme karşı olma noktasında yerine oturmadığını düşündüğümden olsa gerek sürecin tehlikeli ve olumsuz yanlarının daha baskın olduğunu düşünüyorum. Belki bu yazıyı okuyan birçok kişi, olumsuzluk diye yakındığım birçok konuda bana katılmayabilirler. Hatta olumsuzluk olarak nitelendirdiklerimi olumluluk olarak görebilirler. Tartışılır elbet.

Olumlu ya da olumsuz. Kesin olan bir şey var ki son on-on beş yılda Dünya ve ülkemiz büyük bir değişim geçirdi. Bu değişim süreci daha da hızlanarak devam edeceğe benziyor. Ben önceki yazılarımdan 'Yılgınlıktan, Hayranlığa' adlı olanında belirttiğim gibi mücadeleden yanayım. Ancak sözünü ettiğim değişimlerin, mücadele biçim ve yöntemlerinin bizzat kendisini de değişmeye zorladığı kanısındayım. Kafanızdan geçebilecek "İyi ki söyledin biz sanki bilmiyorduk" gibi alayımsı düşünceleri göze almak pahasına karşın bunu ifade etmemin nedeni; kast ettiğim bu 'mücadeledeki değişim zorunluluğu' nun basit ve yüzeysel bir şey olmadığıdır. Öyle ki bu yazının son bir kaç paragrafına sığmayacak kadar. Başlı başına bir yazının, ötesi, geniş kapsamlı bir tartışmanın konusu olabilir.

Küresel ısınmanın önüne geçilmez aşamaya girmesi sonucu bilim adamları, küresel ısınmanın 'nasıl önüne geçilir 'in yanında ısınmanın +5 C dereceye ulaşması durumunda oluşabilecek felaketlere karşı ne yapılması gerektiğini araştırmaya çoktan başladı bile. İşte benim de sözünü ettiğim mücadelenin öz(sınıf mücadelesi) olarak olmasa bile, biçim-yöntem ve kapsam olarak değişmesi gerekliliği böyle bir şey. Önüne geçilmez toplumsal süreçlerin tamamlandığı ana hazırlanmaktan söz ediyorum. Elbette bugünü ıskalamadan, başlamış olan, ama önüne geçilebilecek olumsuz süreçlerle de mücadele ederek.

Önüne geçilmez süreçlerin ülke çapında olanlarının bir kısmını -kendimce- yukarıda sıralamıştım. Bunlara küresel bazda, aslında ülke çapında olanların birçoğunun bizzat temel tetikleyicisi olanları da eklemek lazım. Bu süreçleri tartışmak, varacakları noktaları öngörmek noktasında düşün fırtınaları oluşturmak, gerçekten önüne geçilmez süreçler olup olmadığını ve daha birçok yanını irdelemek gerekir. Ve insanlığın "kendisi ve yaşamla barışık bir toplum" mücadelesinde zorunlu değişimlerin neler olduğu da tartışılmalı. Bu, yeni ve daha büyük çapta "siyasi dolandırıcılığın" kurbanı olmamak için de gerekli.

Elbette bu yazıda değil. Dilerim ve umarım başka yazılarda.

Nadi ÖZTÜFEKÇİ