TKP Yaşanmışlıklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TKP Yaşanmışlıklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2018 Perşembe

TÜRKİYE.!! TAMAMSIN..?

Yıllar önce, Bornova'da bir yaz gecesi...
Bornova İGD şubesinin yakınında bir ekmek fırınında grev var.
Fırında topu topu 5-10 kişi çalışıyor. Bir şekilde bizimkiler tarafından örgütlenmişler, iki ay geçmeden grev başlamıştı.
İşte biz de o fırında grevci işçileri desteklemek için, küçük bir etkinlik düzenliyoruz. Etkinlik dediğimiz de derneğin önündeki küçük meydanda yere halka şeklinde oturup, marş, türkü falan söylemek olacak.
Dört beş fırın işçisi, dört beş kişi de biz Bornova İGD'liler varız.
Yani on kişi bile yokuz. Etkinliğin sönük geçeceği çok belliydi.
Derken yaklaşık 10 kişi civarında KÖGEF'liler geldi.
Sonra mı?
Önce size kısaca KÖGEF'i anlatayım.



Kıbrıslılar Öğrenim ve Gençlik Fedarasyonu (KÖGEF) adı üstünde Kıbrıslı öğrenci ve gençlerin kurduğu bir dernekti.
Dünya görüşlerimiz hemen hemen aynıydı. Normalde kendi demokratik örgütleri vardı ama İGD ile birlikte hareket ederlerdi.
Aslında onların İGD ile birlikte hareket etmeleri enternasyonalist bir dayanışma sayılırdı.
Sonuçta onların bir ülkeleri vardı.
O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs'lı öğrencileri işine gelirse T.C. vatandaşı gibi, gelmezse yabancı öğrenci gibi görürdü.
Benzer tavrı biz İGD'lilerden de görürlerdi aslında.
Onların sıradan bir İGD'li olmadıklarını, kendi örgütleri olduğunu, bizlerle birlikte hareket etmelerinin aslında bir dayanışma olduğunu çoğumuz anlayamazdık.
Yetişme kültürleri bize göre az da olsa farklıydı. Bizlere göre daha hoş görülü, daha kompleksizlerdi.
Entelektüel birikimleri de bizlere göre daha fazlaydı.
Neşeli ve rahat tavırları İGD'liler tarafından yeteri kadar militan olmadıklarına bağlanır, -biraz da kıskançlığın da etkisiyle olsa gerek- eleştirilir ve küçümsenirlerdi.
Oysa yukarıda ki videoda da görebileceğiniz gibi 12 Eylül öncesi faşist saldırıların hedefi olmuşlar şehit vermişlerdi.
Bana göre hiç de yabana atılacak bir militanlıkları yoktu. Aksine birlikte bir çok eyleme katıldığımızı biliyorum. Örneğin bir keresinde, Bornova'nın riskli bölgelerinde bildiri dağıtırken kurşunlanmıştık ve bildiri dağıtan grupta Kıbrıs'lı arkadaşlarımız da vardı.

O zamanların gençlik hareketlerinin bir çoğunda olan küçük burjuva, sekter özellikler biz İGD'liler içinde de yaygındı doğal olarak.
Ve biz İGD Bornova Şubesi üyelerinin içinde de...
Üyelerinin büyük çoğunluğu Ege Üniversitesi Bornova kampüsündeki fakülte ve enstitülerinde okuyan öğrencileriydi.
Ege Üniversitesi Bornova kampüsünde İGD'li bir öğrenci olmak çok zordu.
Özellikle Fen Fakültesinde okumak daha da zordu. Bizimle düşman olan siyasi grup orada çok güçlüydü. Bizi fakülteden atmak amacıyla silahlı sopalı saldırırlar düzenlerlerdi.
Benim öğrencisi olduğum Jeoloji Mühendisliği de o zamanlar Fen Fakültesinde bağlıydı.
Bu zorlu şartlar askeri bir disiplin gerektiriyordu. Bu askeri disiplin bir çoğumuzda sekter özellikler yaratıyordu.
Bana gelince, -beni o zamanlardan tanıyanlar bilir- öğrencilik yaptığım süre boyunca mücadelenin hep ön sıralarında oldum, defalarca yaralandım, 30, 40 kişi tarafından saldırıya uğradım, silaha karşı taşlarla mücadele ettim.
Ama bir türlü o askeri disipline uyum sağlayamadım. O zamanın İGD yöneticileri benim hakkımda defalarca karar değiştirmişlerdi.
Atak ve korkusuz mücadele ettiğim için hiyerarşik yapıda yükseltirler, ama onların kafasındaki yönetici gençlik lideri tanımına uymadığım için, bir türlü gülmeyi bırakamadığım, arkadaşlarımı fırçalamakta hevesli olmadığım, fırçalanmaya da razı olmadığım için kısa sürede rütbemi düşürürlerdi.
Ve bana; her daim somurtuk ve ciddi kalmayı başarabilen, beylik hamasi laflarla altındaki elamanlara, bıyıklarını çekiştire çekiştire liderlik taslayan,  tam kafalarına uygun birinin sorumluluğunda görevler verirlerdi.
Ama dedim ya Fen Fakültesinde İGD'li bir öğrenci olmak zor işti.
Bir süre sonra Halkın Kurtuluşu siyaseti bir saldırı düzenler o çok beğendikleri 'militan' tabanlarını kıçına vura vura kaçar, geride ben ve benim gibi "ciddiyetsiz, disiplinsiz" bir kaç kişi dayak yemeyi göze alarak direnmeye çalışırdı.
Ertesi günü hikayeyi duyan, yöneticiler beni karşılarında kafa gözü sarılı bir şekilde gördüklerinde benimle ne yapacaklarını şaşırırlardı.
Anlayacağınız benim örgütsel kariyerim sinüs eğrisi gibiydi. Bir iner çıkardı

İşte o yaz akşamı Bornova'da grevci fırın işçileri desteklemek için etkinlik düzenlediğimiz sıralarda Bornova İGD Şubesinin yönetim kurulundaydım. Kariyer eğrim yukarıda sayılırdı yani...
O etkinliğin sorumlusu yönetim kurulu adına bendim.

Doğrusu bu kadar az kişiyle nasıl bir etkinlik düzenleyeceğimi kara kara düşünmekteydim.
KÖGEF'li arkadaşların gelmesi çok iyi olmuştu.
Etkinliği başlattık. Önce kısa bir konuşma, ardında Nazım'dan bir kaç şiir, devrimci marşlar, bir kaç türkü derken, çok doğal olarak dağarcık çabucak tükendi.
Bereket ki KÖGEF'li arkadaşlarımız vardı. Onların dağarcıkları bizden çok fazlaydı.
Etkinlikteki ağır kasvetli hava gitmiş, bana kalırsa tam bir moral ve destek etkinliğine dönmüştü.
Fırıncı işçilerin bir kaçı Kürt, bir kaçı da Laz'dı.
KÖGEF'li arkadaşların o güzelim Kıbrıs şivesiyle söyledikleri Kürtçe Marşlar ve Karedeniz türküleri onların da çok hoşuna gitmişti.
Google'da aradım ama bulamadım. Kürtçe marşların Kıbrıs şivesiyle söylenmesi, hele hele Kıbrıs şivesi ile Laz şivesini taklit etmeleri o kadar hoştu ki, eğer bulabilseydim sizlerin de dinlemenizi isterdim.
Ardından o güzelim Kıbrıs Türküleri başladı.
Ne var ki hepsi çok neşeliydi.
Yaz akşamı açık pencerelerden, yakınlardaki kahvehanelerden bizi izleyen, Küçük Park civarı sakinleri de etrafımıza toplanmıştı.
Hele bir kaç türküden sonra sıra bir türküye gelmişti ki bir an, semt sakinlerinin ortaya çıkıp oynayacağını düşündüm.

dolama dolamayı
getirin bağlamayı
nerden alıştın yavrum
böyle göbek atmayı

amman yarim elinden
sarsam ince belinden
öpsem dudu dilinden
...

diye devam ediyordu ki cart bir ses, "Arkadaşlar bir dakika" diye türküyü yarıda kesti.
Baktım, hani yukarıda tarif ettiğim, o zamanki yöneticilerimizin ideal öğrenci lideri tipine uygun arkadaşımız ayaktaydı. Meğer o cart sesin sahibi oymuş.
Her zamanki gibi yüzünde eğreti bir ciddiyet, bıyıklarını çekiştire çekiştire konuşuyor.
KÖGEF'li arkadaşların şaşkın bakışları arasında, "Arkadaşlar kendimize gelelim. Biz burada grevi mi destekliyoruz, kına gecesi mi yapıyoruz? Devrimcilere böyle oyun havası söylemek yakışır mı?" gibisinden laflar söyledi.
Ben fena halde sinirlenmiştim.
Bu etkinliğin sorumlusunun ben olduğumu, kendisinin artizanlık yaptığını söyledim. (Artizanlık kelimesini yakın zamanda katıldığım "Goşizm" hakkında bir seminerde öğrenmiştim. "Artistlik yapmak" demenin sosyalist jargona uygun haliydi. Aslında tam da durumu tarif ediyordu.)
Ama cart sesli muteber devrimci sesli arkadaşım artizan kelimesini "partizan" anlamıştı.
"Yaparım arkadaş gerekirse partizanlık da yaparım" diye, güleyim mi kızayım mı karar veremediğim abuk bir yanıt verdi.
Tam o anda KÖGEF'li arkadaşlardan biri, "Eğlenmek de lazım değil midir?" diye itiraz edecek oldu. Kendisini bir diğer KÖGEF'li arkadaş susturdu.
Birden buz gibi bir hava esmişti.
İzlemeye gelen semt sakinleri dağılmaya başladılar.
Etkinliği bitirmek zorunda kaldık.
KÖGEF'liler de ayrıldılar.
Bizler de şubeye dönüp toplantı yaptık.
Gecenin geç vaktine kadar tartıştık.
Sonuçta anlaşamadık ama o yöneticilere olayı çok iyi anlatmış olsa gerek ki bu olay, benim ilk rütbe tenzilime neden olmuştu.
Bir iki gün sonra beni onun sorumluluğuna verdiler.
Dedim ya Fen Fakültesi İGD'liler açısından zor bir kampüstü.
Onun sorumluluk döneminde de Halkın Kurtuluşu siyasetinin bir kaç saldırısı olmuştu.
Bu saldırılar esnasında ortada hiç gözükmeyip normal zamanlarda ortaya çıkarak disiplini sağlamak şeklinde yapılan sorumluluk, bu fakülteye uygun değildi.
Bu işlerin bıyık çekiştirip, somurtmakla olmadığı ortaya çıkıncaya kadar bir kaç hafta benim sorumlum olmuştu.
Birkaç defa benzer değiş tokuş yaşadıktan sonra kavganın en zorlu zamanlarında memleketine döndü. Bir daha kendinden haber alamadık.

KÖGEF'lilere gelince...
Onlar tarzlarını hiç bozmadılar. 12 Eylül Darbesi başımıza balyoz gibi inip darmadağın olduğumuz güne kadar aynı tarzda devrimcilik yaptılar.
Ne neşelerini bozdular, ne türkülerinden vazgeçtiler. Düzenledikleri gecelerde "Dolama" türküsünü bol bol söylediler.
Sadece, "...nerden alıştın yavrum, böyle göbek atmayı" nakaratını söylemekle kalmadılar, sahneye çıkıp göbek de attılar.
Belki başka birçok somurtkan keskin devrimci, bıyıklarını çekiştire çekiştire onları eleştirmiştir.
Ama onların aldırdıklarını hiç sanmıyorum.
Oradaki KÖGEF'li arkadaşlarımdan biri, Oktay Kayalp, yıllar sonra Gazimağusa Belediye Başkanı oldu. 20 Yıl boyunca bu görevde kaldı.
KÖGEF'in kurucu başkanı Mehmet Ali Talat Kıbrıs Cumhurbaşkanı oldu.

Bizler ise bugün, 24 Haziran'da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde kabuslar yaşıyoruz.
Bir zamanlar 7-8 kişilik fırınlardaki işçileri bile örgütleyip grev yaparken, DİSK'in genel başkanı CHP'den milletvekili adayı olmak için istifa ediyor.
Bu günlere de öyle bıyıklarımızı çekiştire çekiştire keskin laflar söyleyerek geldik.
Hala beylik ve keskin laflar ediliyor.
Etnik temelde siyaset yapan bir partinin listesinden milletvekili adayı olmak "sosyalist prestij" sayılıyor.
Sosyal medyadan oy vereceğimiz partiyi açıklayıp, kendimize afi edinmeye kalkıyoruz.
Tercihlerini aynı yönde açıklamayanlara afra tafra yapıp, ne demek istediklerini bile anlamaya çalışmıyoruz.
Yazdıklarına üstün körü bakıp demek istediğini anlamaya bile çalışmadan yaftalıyoruz.

İGD'nin kuruluş yıl dönümlerinden birinde denk geldiğimiz arkadaşım Oktay Kayalp -o zamanlar sanırım hala belediye başkanıydı- bana; "Düşüncelerine katılmam ama dikkatle okurum seni" demişti.
Tam da yazılarımın üstün körü okunup bol bol yaftalandığım zamanlardı.
Güldüm, "Okuman yeter" dedim.

O yaz akşamında orada olan ya da birlikte diğer eylemlere gittiğimiz birçok Kıbrıs'lı arkadaşımı hatırlıyorum.
Eğer bu yazımı okuyanlar varsa kendilerine selam olsun, diğerlerine de iletsinler selamlarımı...
Neşeleri, esprileri ve o güzelim şiveleri hala aklımda.
Genellikle soru sorarken, "mi", "mı" takısı kullanmazlardı.
Örneğin, "Tamamsın..?" diyorlarsa, "İyi misin?" anlamında "Tamam mısın?" diye soruyorlardır.
Eğer 40 yıl önce olduğu gibi yine bizimle dayanışmak üzere burada olsalardı, sosyal medyada fenomen olan "Tamam" etiketini nasıl kullanırlardı acaba?
Bence şöyle olurdu:
TÜRKİYE.!! TAMAMSIN..?

Nadi Öztüfekçi
25 Mayıs 2018

3 Nisan 2018 Salı

TARİHSEL TKP ELEŞTİRİLERİNDE EZBERDEN 'AMENTÜ'YE GEÇİŞ...

Bugün sol hareketlerin içinde, solcular tarafından en fazla eleştirilen, saldırılan yapılanma kimdir derseniz, ben, "açık ara Tarihsel TKP'dir" derim.
Bu, 12 Eylül öncesinden beri öyleydi.
Hemen tüm siyasi yapılanmalar, -Sovyetik, anti-sovyetik fark etmeksizin- TKP hareketine saldırırlardı. Bütün yapılanmalar, TKP ideolojisi ve siyasi örgütlülüğüne saldırdığı noktaları kerteriz alır, kendilerini ve birbirlerini, bu noktalara olan uzaklık ve yakınlıkları ile tanımlarlardı.
Gençliğinde, özellikle üniversite yıllarında bu saldırılardan fazlasıyla mağdur olmuş, Tarihsel TKP'nin tarihsel bir üyesi olduğum için, bu konuda belki öznel düşünebilirim.
Ama şu anda o günlere dair özeleştiri eşliğinde akıl yürütmelerimde bile, sol içi mücadelenin odak noktasının TKP, İGD ve Birlik Dayanışma Hareketi olduğu kanısına ulaşıyorum.
Bunun en büyük nedeni o günlerde, Sovyetler Birliğinin ve Dünya Sosyalist Sisteminin varlığını henüz sürdürüyor olmasıydı. Yani asıl hedef Sovyetler Birliği ve Dünya Sosyalist Sistemiydi.
Türkiye'de  TKP'nin  hedef tahtasında olmasının nedeni Dünya Sosyalist Sistemi ile olan organik bağıydı.
Yukarıda 'Sovyetik' diye tanımladığım, Dünya Sosyalist Sistemine (DSS) sıcak bakan bazı yapılanmaların, diğer sol yapılanmalardan  hiç de aşağı kalmayan saldırılarının nedeni de bu 'bağ' üzerine sürdürülen rekabetti.
TKP, bu yazıda ayrıntısına girmeyi düşünmediğim bir çok gelişmeden sonra 'Tarihsel TKP" oldu.
Aslında benzer gelişmeler hemen tüm diğer sol yapılanmaları da 'tarihsel' konuma getirdi.
Bütün sol yapılanmalar, bu 'benzer gelişmeleri' yaşayınca, yoğun -ve de doğal- olarak geçmişe yönelik eleştirel değerlendirme ve tartışma dönemi yaşandı.
İlginçtir, her kökenden solcuların katıldığı bu tartışma ve eleştirilerin hedefi yine Tarihsel TKP ve onun ideolojisi oldu. Türkiye Solu -nedense- kendi vicdan muhasebesini TKP üzerinden yapmayı yeğledi. Özeleştiri yaparken de yine Tarihsel TKP'nin hatalarını kerteriz noktası aldılar.
Bütün bu sol yapılanmaların, yeniden toparlanma, birleşme, ayrışma, yine birleşme, yine ayrışma gibi tipik 'sol etkinliklerinin' ortaya çıkardığı küçüklü ufaklı(*)  yapılanmalar da Tarihsel TKP'nin ideolojisini kerteriz  aldı.
Halen sürmekte ve süreceğe benzeyen bu etkinliklerin ortaya çıkaracağı daha birçok küçüklü ufaklı yapılanma olacaktır. Emin olun onların da bir çoğunun "ideolojik" kerterizleri Tarihsel TKP'nin ideolojisi olacaktır.
Aslında buna kerteriz demek ne kadar doğru bilmiyorum. Kerteriz, bulunduğu konumu belirlemek için baz alınan nokta demek. Denizcilikte kullanılır. Örneğin deniz fenerleri genellikle kerteriz olarak alınır.
Ama Tarihsel TKP'nin ideolojisi asla bir deniz feneri olarak görülmedi. Daha çok "Bermuda Şeytan Üçgeni" gibi görüldü, öyle lanse edildi ve ne yazık ki bir çok kesimin öyle algılanması sağlandı.
Bugün bir çok yapılanma, -bunların içinde TKP'nin örgütlülüğünü sürdürdüğünü iddia edenler de var- kendi ideolojilerinin Tarihsel TKP'nin ideolojine uzaklığı ile övünüyorlar.
Örneğin "Almancı" namı ile anılan, komünistlikleri Sosyal Medyada tarihsel günlerle ilgili paylaşım yapmaktan menkul bir SMKP, (Sosyal Medya Komünist Partisi), TKP ismi dahil, 73 Atılımı döneminin genel sekreteri İsmail Bilen'den tutun, bütün değerlerine sahip çıkmasına karşın, "73 Atılımının ideolojisinin -özellikle Kürt meselesine yaklaşımı konusunda- hatalarına düşmedikleri" yolunda övünüyor.
Zaten Tarihsel TKP ideolojisinin Bermuda Şeytan Üçgeni ilan edilen, ya da tersine kerteriz diyebileceğim noktası, tam da burası. TKP'nin Kürt Meselesine karşı hatalı(?) yaklaşımı...
Bilindiği gibi bugün, Sol Mahallede bu meseleye Küresel Kürt Hareketinin baktığı gibi bakmayanın gözü oyuluyor.
Tarihsel TKP'nin ve Sovyetler Birliğinin 'bugün', Sol Mahallede günah keçisi ilan edilmesinin temel nedeni; Kürt Meselesine -hatır gönül dinlemeksizin- o günün Türkiye ve Dünya koşullarını dikkate alarak yaklaşmış olmalarıdır.
Günümüzde o dönemin hesabı sorulmaktadır.
Oysa o günlerde TKP'ye saldırıların odak noktası Kürt Meselesi değildi.
Aksine TKP, Kürtler içerisinde çok saygın ve güçlüydü.
Bugün Kürt Hareketi içerisinde söz sahibi olan, HDP milletvekilliği yapmış bir çok Kürt siyasetçi de o zamanlar İGD  veya TKP hareketinin içinde yer alıyorlardı.
Bugün, Tarihsel TKP'yi kıyasıya eleştiriyor, APO'ya bağlılığını her vesile ile dile getiriyor olmalarına karşın, o günlerde 'APO'cuları "başı bozuk takımı"diye niteliyor, aniden ortaya çıkışlarına şüphe ile yaklaşıyorlardı.
Diyarbakır'da kendini tüm Türkiye'nin örgütü sayan sosyalist yapılanmalar arasında hemen hemen en güçlü olan hareket Birlik Dayanışma hareketiydi. Diyarbakır şubesi İGD'nin de en güçlü kalelerindendi.
Hatta diğer sol örgütlerle rekabette en güçlü olduğu bölgeler Kürt kentleriydi.
Örneğin Sovyetler Birliğine "Sosyal Emperyalist" diyen Halkın Kurtuluşu vb. gibi yapılanmaların Diyarbakır'da esamesi bile okunmuyordu.
Ankara, İstanbul'da ve İzmir'de ve Anadolu'nun bir çok şehrinde ise durum böyle değildi. Bu yörelerde de İGD ve Birlik Dayanışma hareketi çok güçlü olmasına rağmen, diğer sol yapılanmaların çok daha güçlü olduğu yöreler, alanlar, kampüsler vardı.
Buralarda da Kürt Hareketinin gücü azdı.
Onlar da Sovyetler Birliğini, DSS'nin öncüsü kabul ediyor, diğer fraksiyonlarca "Sovyetik" kabul ediliyorlardı.
Kürt Sosyalistleri o günlerde üniversitelerde, biz İGD'lilerle (İlerici Gençler Derneği) birlikte hareket ediyorlardı.
O yıllarda Ege Üniversitesinin, benim de bulunduğum Fen, Mühendislik, Sosyal Bilimler, Yer Bilimleri gibi fakültelerin yer aldığı Bornova Yukarı Kampüsünde, Halkın KurtuluşuHalkın Yolu gibi fraksiyonlar çok güçlüydü.
DDKD, Özgürlük Yolu, Rızgari  gibi siyasetleri ve biz İGD'lileri "sosyal faşist" olarak kabul edip, saldırırlardı.
Özellikle Fen Fakültesinde onlar çok fazla, biz ise azınlıktık. Hep birlikte dayak yerdik.
Bugün Kürt Meselesine yaklaşımı nedeniyle aforoz edilen, neredeyse Kürt Meselesinin bugüne kadar çözülmemesinin en büyük nedeni olarak tanımlanan Tarihsel TKP, o günlerde Kürtlerin en fazla içinde yer aldığı sol siyasetti.
O dönemlerden hatırladığım bir olayı kısaca aktarmak istiyorum. Benim üniversiteye ilk girdiğim yıllarda Mühendislik Fakültesinde çoğu GSB'den gelme İGD'li gedikli öğrenciler vardı. O zamanlar "Maocu" dediğimiz siyasetler onların ve bir iki DDKD'lin sınava girmesini engellemeye çalışırlardı.
Biz çaylak İGD'liler olarak o gedikli İGD'liler ve DDKD'liler sınava girerken, 'Maocular' saldırmasın diye bir iki defa nöbet tuttuğumuzu hatırlıyorum.

Yukarıda sözünü ettiğim gibi, TKP ideolojisinin, -'tarihsel' olmadan önce- diğer tüm siyasetlerin saldırı odağı olmasının nedeni, sadece "Sovyetik" olamaları değildi. Kürt meselesine olan yaklaşımı hiç değildi.
TKP, sosyalizm mücadelesinde barışçıl yöntemlerin de kullanılabileceğini dillendirmesi, Şili'de Allende'nin Seçimle elde ettiği zafere verdiği önem vs. gibi nedenlerden dolayı "Pasifist" ilan edilmişti.
Goşizm'den, bireysel terörden söz ediyordu. Şiddeti bir propaganda ve prestij aracı olarak kullanmıyordu.
Oysa o yıllar "devrimci şiddet", özellikle gençlik hareketleri içinde adeta modaydı.
Barışçıl mücadeleyi savunanlar pasifist, hatta haindiler.
Giderek sertleşen ideolojik saldırı, sonunda fiziki saldırıya dönüşmüştü.
Zaten Sosyal Faşist olmaktan dolayı Halkın Kurtuluşu  ve benzeri gurupların saldırıları varken, diğer grupların da bu saldırılara katılması özellikle üniversitelerde İGD'li olmayı çekilmez hale getirmişti.
O günleri hatırlıyorum da, Fen Fakültesinde "barışçıl mücadeleyi" savunduğu için sürekli şiddete maruz kalmaktan yılan bazı arkadaşlarımız, İGD'den ayrılıp Kurtuluş ya da Dev-Yol'a geçmişlerdi.
Bizler; "barışçıl mücadeleyi savunan pasifistler" olarak, sürekli saldırıya uğrarken ya da o kaygıyla adeta askeri disiplinle hareket edip, derse giden arkadaşlarımızı kollayıp, dersliklerin kapısında nöbet tutarken, siyaset değiştiren arkadaşlarımız, sevgilisiyle el ele, rahatça kampüste dolaşıyorlardı.
Yani "devrimci şiddeti" savunan, "huzura ve barışa" kavuşuyordu.

O günlerde Sol hareketin içinde, "devrimcinin hası devrimci şiddeti, silahlı mücadeleyi savunur" ezberi vardı.
Bugün ise Sol Mahallede, "demokratın, sosyalistin, komünistin hası Kürt Hareketinin yoluna baş koyar.amentüsü var.

Şu günlerde; Nabi Yağcı'nın  yakın zamanda çıkan, Elele Özgürlüğe adlı kitabından bir alıntı dolaşıyor sosyal medyada.
Nabi Yağcı o kitabında demiş ki; "Tarihin gerçek dilini çözdüğümde görüyorum ki, biz dün farkına varmadan 'Türkiye Komünist Partisi' değil, 'Türk Komünist Partisi' olmuşuz. Oysa komünist olmanın ayrıksı yanı en başta enternasyonalist olmasıdır. Hem enternasyonalist, hem ulusalcı olunamaz, olunursa da komünist olunamaz…"
Bu fiyakalı tespitin hemen arkasından; "Bu nedenle dünün TKP genel sekreteri ve aynı zamanda bir Türk olarak geriye dönüp Kürt halkından, Ermeni halkından, bu topraklarda soykırıma, tehcire, asimilasyona, baskıya ve tenkile (yok etmeye) uğramış bütün halklardan özür diliyorum. Türk halkından da özür diliyorum, zira diğer halklar özgür olmadan halkım da özgür olamazdı.diyerek, bu popüler amentü üzerinden, Tarihsel TKP'ye saldırıya yeni bir boyut getirmiş.
Nabi Yağcı, en yetkili(?) ağızdan TKP adına özür dileyerek, bu popüler saldırılara "haklılık" kazandırmış.
Bu alıntıyı ilk okuduğum zaman, Facebook'ta, bu konudaki ilk tepkimi belirten bir paylaşım(**) yapmıştım. Orada yazdıklarımın bir kısmıyla yazımı sürdürmek istiyorum.
"Öncelikle; Nabi Yağcı'nın bu öz eleştiriyi sadece kendi adına yapabilir.
Kendisinin "dünün TKP genel sekreteri ve aynı zamanda bir Türk olarak" yaptığı bu öz eleştiriyi, "dünün sıradan bir TKP üyesi ve bir Türkiyeli olarak kesinlikle üzerime alınmıyorum.
Tamamıyla kendi kişisel meselesidir.

Nabi Yağcı'nın gerçekten öz eleştiri vermesi gereken bir çok konu vardır.
Bunlardan en önemlilerinden biri; hiç bir zaman ideolojisini benimsemediği bir örgütün genel sekreterliğini yapması, bu yetkiyi elde etmek için çaba sarf etmesidir.

Bir diğeri; TKP'nin tarih sahnesinden bir aktör olarak silinmesinde birinci dereceden dahli olduğu halde, TKP Genel Sekreteri titrini kullanarak verdiği röportajlar ve yazdığı yazılarla TKP üyelerini yönlendirmeyi sürdürmesidir.

AKP'nin, Siyaset Akademilerinde ders vermesi, Bugünkü Erdoğan-AKP despotik yönetiminim iktidarının oluşmasında üst düzeyde katkısı olan Taraf Gazetesinde yazarlık yapması, bugün her birinin kumpas olduğu anlaşılan öngörülerde bulunması da özeleştiri vermesi gereken diğer fiyaskolarıdır.

Her şeye rağmen buradaki asıl mesele Nabi Yağcı'nın kendisi değildir.
Yukarıda ona ait olduğu söylenen -ki bunun doğru olması büyük olasılık- sözlerdeki algı operasyonudur.
Bu kısa metin, iğrenç ve tehlikeli bir pişmanlık algısını  80 öncesinin binlerce komünist, sosyalist ve solcusuna bulaştırma amacını taşımaktadır.
Elbette bu konudaki tek algı çarpıtması Nabi Yağcı'nın bu alıntıda söyledikleri değil, yüzlerce odaktan üretilen, binlercesinden biridir."
Ve bu alıntıdaki son cümlemden devam etmek istiyorum.
Evet Nabi Yağcı'nın bu sözleri bu konudaki tek algı çarpıtması değil.
12 Eylül Darbesinin ateşi bir parçaya düşüp, komünist, sosyalist, devrimci ve solcuların bedenlerini salıvermeye başladıkları, algılarına çalışmaya başladıklarından beri üretilen ve yaygınlaştırılan bir "rıza" üretimine katkıda bulunuyordu sadece....
Hani Noam Chomsky'nin,   Antonio Gramsci'den arakladığı "rızanın imalatı" tezi var ya..?
Küresel Hegomanyanın solcuların algılarına, -Kürt Meselesi konusunda- uygulamak istediği 'rızanın imalatından' öte bir şey, uygulamaya çalıştığı, -büyük oranda uyguladığı- şey 'imanın imalatı', yani amentü...

Amentü (iman etmek), ezberin güçlenmiş halidir. Bunu, o günden bu yana gelişmelere bakarak görebiliriz.
Ezber döneminde; hedefte henüz yıkılmamış Sovyetler Birliliği ve henüz tarihselleşmemiş TKP vardı, Amentü döneminde ise hedefte yıkılmış bir Sovyetler Birliği ve -Tarihsel(leştirilmiş) TKP var.
Ezberin arkasında yeni yeni vücut bulan Küresel Sermaye ve telaş içindeki Kapitalist dünya vardı.
Tüm Dünya'da yepyeni operasyonlara hazırlık yapılıyordu.
Örneğin Türkiye'de yükselen sınıf kavgasının, demokratik dönüşümleri arzulayan, giderek güçlenen muhalefetin önüne geçecek faşist bir müdahaleye zemin hazırlanması gerekiyordu.
Solun ezberlediği, "devrimci şiddet", bu zemini hazırlamakla görevli işbirlikçi karanlık güçlere çok iyi gelmişti.
Amentünün arkasında ise, aynı güçlerin daha gelişmiş, semirmiş, daha küreselleşmiş hali var.
Algı operasyonlarında daha da ustalaşmış, uzun uğraş ve denemelerden sonra 'tam kıvamında' hükumetleri iktidara getirmeyi başarmış Küresel Kapitalizm ve onun çok gelişmiş "iman üretme" imkanı var.
Evet, "Amentüezberin güçlenmiş halidir"  ancak Küresel Kapitalizmin telaşı devam ediyor.
Belki yükselen muhalefet ve demokrasi isteyen geniş yığınlardan dolayı değil ama, o günlerden bu yana daha da derinleşmiş olan kronik krizini öteleme telaşı hala sürüyor.
Sovyetler Birliğinin artık olmamasına, TKP'nin de tarihselleştirilmiş olmasına rağmen hedefte yine Tarihsel TKP ve ideolojisi, Komintern kararlarıEkim Devrimi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı var.
Bu tarihsel gelişme, olgu ve kurumlara bugün "Devrimci şiddet" ezberinden daha etkili ve tehlikeli olan, "demokratın, sosyalistin, komünistin hası Kürt Hareketinin yoluna baş koyar." amentüsü üzerinden saldırılıyor.
Ve bu "amentü" de şimdi daha ileri hedefleri olan ve artık karanlıkta kalmasına kalmasına gerek olmayan küresel güçlere iyi geliyor.

Ezberleri bozmak, amentüleri sorgulamak da Emekçi Anadolu insanına, hatta tüm insanlığa iyi gelecek.
Özellikle 2019 seçimleri öncesi ezberleri de amentüleri de bozmak "iyi gelmekten" öte bir gereklilik.

Nadi Öztüfekçi
3 Nisan 2018



 (*) küçüklü ufaklı: Aslında bu ikili sıfatın doğru kullanımı "irili ufaklı"dır. Ancak ülkemizde 'iri' diye tanımlanabilecek bir 'sol' yapılanma olmadığından "küçüklü ufaklı" tanımlaması daha uygun görülmüştür.

(**)Bknz: NABİ YAĞCI'NIN ÖZRÜ..!

11 Ekim 2017 Çarşamba

BİR HAPİSHANE MEKTUBU ve DAHA FAZLASI...

Dün ağabeyimle birlikte annemin evini boşalttık.
Ölüm telaşıyla pek incelemeye fırsat bulamadığımız çantaları valizleri karıştırdık.
Anacım meğer neler saklamış.
Mesela 9 Eylül Üniversitesi Mühendislik Fakültesinin bana gönderdiği “İlişiğiniz kesildi” yazısı… 
Sonradan inada bindirip Üniversite sınavına girmiş, İstanbul Hukuk fakültesini kazanmıştım. İlkinde kaydolamamış, ertesi sene yine girip aynı yeri bir defa daha kazanmış, kaydımı da yaptırmıştım.
Ama bu defa da –mahkemem sonuçlandığı için- bir gün bile devam edemeden kaçak duruma düşmüştüm.
İşte o kayıt olma hikayesinin bir anısı olarak İstanbul Hukuk Fakültesi öğrenci karnesi…
Annem o valizde benim ilk okul karnelerimi, benim de dahil olduğum TKP operasyonları haberlerinin yer aldığı gazete kupürlerini ve benim ona ceza evinden gönderdiğim mektupları da saklamış.
Dün o mektupları okurken çok duygulandım.
O mektupların birinde selam gönderip sözünü ettiklerimden beş kişi bugün hayatta değil.
Anneannem, Yengem, Dayım, İhsan Bey Amca ve o mektubu yazdığım annem de…
Hayatta olanlarsa, Eşim Hülya, Ablam ve Ağabeyim…
Ve her biri, benim aracılığımla ülkemizin yaşamak zorunda olduğu bir dönemle, 12 Eylül Faşist darbesi ile yüzleşmek zorunda kaldı.
Tıpkı o dönemin diğer 12 Eylül Mağdurları Yakınları -daha doğrusu mağdurları- gibi…

İlişikte söz konusu mektubun görselleri var.
Gerek fotoğraf kalitesi, gerekse benim olağanüstü kötü el yazım nedeniyle okunamaz kaygısıyla aşağıya mektubun metin halini de aldım.
Birkaç yazım hatasını düzeltmenin dışında görsellerini gördüğünüz orijinal metnini değiştirmedim.
Elbette parantez içine aldığım numaralar orijinal metinde yok.
O parantez içinde numaralar aşağıya aldığım yazının başlığında sözünü ettiğim "daha fazlasının"  açıklamalarına ait.

İşte mektup:

Sevgili Anneciğim,
Ne zamandan beri sana mektup yazmak istediğim halde bir türlü oturup yazamadım. Aslında yazmam gerektiği halde bir türlü yazamadığım bir sürü insan var.
Bu gece herkese yazmaya karar verdim. Önce senden başlıyorum.

Anneciğim sağlığın nasıl? Dilerim iyisindir. Kendine iyi bak ve benim için de fazla üzülme.
Bu zamana kadar sana yeterince dert oldum. Bundan sonra benim için üzülmeni hele hele hastalanmanı hiç istemem.

Benim durumum pek o kadar fena değil. Eninde sonunda burası bir hapishane yani güllük gülistanlık bir yer değil. Ama bir cehennem de sayılmaz.
Bu zamana kadar başıma gelen bunca dert, bunca sorunu hesaba katarsak burası onların yanında o kadar kötü gelmiyor insana.

Bu yüzden anneciğim kendini benim için üzmene gerek yok. Aslında hiçbir derdi kafana takmana gerek yok. Birçok sorun bizim dışımızda, kafamıza taksak da takmasak da var olmakta devam ediyor. Ve çoğu dert ne kadar üzülürsek üzülelim çözümlenemiyor. Önemli olan bu tür dertlerden en az zararla kurtulmayı bilmek.

İstersen sana buradaki yaşantımı biraz aktarayım. Sabahlarda erken saatlerde sayım oluyor. Herkes elbiselerini giyip yemekhanede toplanıyor. Sayımdan sonra kahvaltı oluyor. Genellikle çorba getiriyorlar. Kahvaltıdan sonra havalandırmaya çıkıyoruz.
Temiz havada biraz volta attıktan sonra herkes işinin başına oturuyor. Hapishane insana dışarıda yapmayacağı bir sürü şey yaptırtıyor. Koca koca adamlar oyuncak gemi yapıyorlar ya da ufak sazlar yapıyorlar.
Ben şimdilik el işi yapmıyorum. Şu sıralar yoğun bir şekilde İngilizce çalışıyorum. Bayağı ilerlettim sayılır. Yakında şakır şakır konuşamazsam da derdimi anlatabilecek düzeye gelirim. Burada ayrıca yaptıklarıma gelince;
Öğle yemeğinden önce salata yapıyoruz. 4-5 arkadaş birlikte yediğimizden ortak hazırlıyoruz. Salata hazırlamak benim hoşuma gidiyor. Bugün sabahtan çamaşır yıkadım. Pek o kadar iyi olmasa da yavaş yavaş öğreniyorum.

Anneciğim gördüğün gibi buradaki günler geçip gidiyor. Sağlığım da iyi. Arada bir spor yapıp iyi de besleniyorum. (1)
Kısacası en önemli sorunum sevdiklerime olan özlemim.

Bu ziyarette Hülya geldi. Buraya geldiğimden beri 3. Gelişi. Genelde pek şanslı sayılmazsam da bu konuda oldukça şanslıyım. Kızcağız benim için elinden geleni ardına koymuyor. Burada bir çok mahkum, yakınları tarafından terk edilmiş ya da pek ilgi görmüyor. (2)
Benim hiç olmazsa bu konuda pek sıkıntım yok. İnsanın sevdiği ve sevildiği yakınları olması büyük bir destek… İleride benim için yapılan tüm fedakarlıklara karşılık elimden geldiğince bir şeyler yapmak isterdim. Gerek sen gerek ablam benim için bir çok fedakarlıkta bulundunuz. Bunları ödemek imkansız biliyorum. Ve ben bu zamana kadar sizin için pek bir şey yapamadım. Zaman zaman bunları düşünüp üzülüyorum.
Örneğin ağbimin düğününde bile bulunamadım. Üstelik düğünün hemen ertesinde benim için koşturup durdu, üzüldü.(3) Bütün bunlar aklıma geldikçe üzülüyorum. Ama sen de bilirsin ki başınıza açtığım bunca derde rağmen bencil ve vurdumduymaz bir insan değilimdir.
Yaşamım boyunca dürüst olmaya çalıştım. Ne yaptımsa doğru olduğuna inandığım için yaptım. Kimseye zarar vermek istediğimden değil. Elbette bir takım hatalarım olmuştur. Ama iyi niyetimi hiçbir zaman bırakmadım. Neyse bütün bunlardan söz edip seni daha fazla üzmeyeyim.

Anneciğim Anneannem, Dayım ve Yengem nasıl iyiler mi? Onlara selam ve sevgilerimi iletiver.
Anneanneme söyle hastalanıp ölmesin. Çıkınca ona türkü söyleyeceğim. (4)
Yengemin sağlığı nasıl iyi mi? Ona da epeyi yük oldum. Ve bana oldukça anlayışlı davrandı. (5)

Anne, önümüzde günlerdeki bir görüşe geldiğinde getirmeni istediğim bazı şeyler var. Biliyorsun burada bir kez içeriye bir şeyler alıyorlar. O yüzden kışlık ve yazlıkları birlikte almak zorundayım.
Şu sıralar ihtiyacım olan şeyleri yazayım istersen. Bir eşofman, bir spor şortu, 2-3 tane yazlık gömlek, tişört ve kışlık giyecekler. Pek acelesi yok ama yakın zamanda getirebilirsen sevinirim.

Anneciğim mektubumu burada kesiyorum. Dilerim yazımı okuyabilmişsindir. Beni soran herkese selamlarımı ilet. Birçoğuna ben yazacağım zaten. Sen komşulardan soran olursa selamımı söylersin.
Hayriye Hanım teyze ve İhsan Bey amcaya (6) da selamlarımı ilet.

Şimdilik hoşça kal. Sevgi ve özlemle öperim.
Nadi


İşte daha fazlası;

(1)    Gerçekte iyi beslenemiyorduk. Burada annemin fazla üzülmesini istemediğim için yalan söylüyordum.
Aslında eşimin ve ailemin bana gönderdikleri parayla gayet iyi beslenme imkanım vardı.
Ama ben o parayı görmüyordum bile. Bir dilekçeyle komün saymanının bana gönderilen parayı çekmesini sağlamıştım.
O para komünde kullanılıyordu. Hiç parası gelmeyen ya da çok az gelen arkadaşlarımız vardı. Ben de komünden payıma düşenlerle beslenmek zorundaydım.
Elbette bu benim tercihimdi, kimse beni buna zorlamıyordu ve bugün de aynı şeyi yapardım. 
Ama ne yazık ki ceza evi komünleri bir dayanışma aracı olarak bir gereklilik olsa da suistimal edilmeye de çok açıktı. Bu suistimali komün yöneticileri ya da komün saymanları değil, sıradan komün üyeleri yapıyordu. Ailelerin gönderdikleri paranın bir kısmını başka arkadaşlarının üzerinden geçirip komüne çok azını veriyorlardı. Kimileri de ailelerine, “bana göndereceğiniz parayı hesabıma yatırın, çıkınca iş kurarım” diye mektuplar yazmış ve tespit edilmişlerdi. Sonuçta iş inada biniyor komün birkaç dürüst insanın parasıyla idare etmek zorunda kalıyor, doğru dürüst beslenemiyorduk. Ben dışarı çıktığımda karaciğerim büyümüş olarak çıkmıştım.
(2)    Eşim Hülya, bu süreç içerisinde bana fazlasıyla sahip çıkmıştı. Görüşe gelebilmesi için ceza evinde nikah kıymıştık. Bkz. : Bir Nikah Öyküsü
Yalova’da zorunlu hizmetini yaparken, hemen her görüş günü (açık görüşlerin hepsinde) ziyaretime gelirdi.
O ziyarete gelebilmek için gece acil nöbeti üstlenir, 24 saat uykusuzluktan sonra, nöbet izninde hiç uyumadan Çanakkale'ye gelirdi. Ziyaretten sonra tekrar Yalova’ya döner dinlenemeden göreve başlardı.
Sevgili eşim yaşantım boyunca bana destek oldu.
Ve bütün bunlar bir yazı altı notuna sığmayacak kadar fazla...
(3)    Ağabeyimin düğünü normal düğünler gibi olmamıştı. Benim mahkemem sonuçlanmıştı ve aranıyordum. Geceye benim aranıyor olmam damga vurmuştu. Elbette çoğu sıkıntılı, ama kısmen de gülünç durumlar yaşanmıştı.
Ben doğal olarak katılamadım. En az 10-15 polis düğüne davetsiz olarak katılmışlardı.
Sonradan anlattıklarına göre düğünün sonunda olan tebrik kuyruğuna bazı polisler de katılmıştı.
Ama hiçbiri takı takmamış.

Aramalar o kadar yoğunlaşmıştı ki ağabeyim ve eşi düğün gecesi bizim evde kalmışlardı. O ev benden dolayı gözetim altındaydı. Aslında iki yıl süren kaçaklığım süresince bütün yakınlarımızın evi açığa çıkmıştı. Başımı sokacak yer kalmamıştı.
O geceyi de ağabeyimin kayın pederinin evinde geçirmiştim. Ev karakolun bulunduğu caddeye paralel olan ana caddedeydi.
Sabah o evin de aranmak üzere olduğu bilgisi geldi.
Sıkıntı vermek istemedim, evden çıktım umutsuz ve plansız bir şekilde yürümeye başladım.
Bir iki dakika sonra yanımda bittiler.
Ağabeyime haber vermişler, düğün gecesinin ertesinde karakola gelmek zorunda kaldı. Polisler benim taksiyle gitmeme izin verdiler. Tanıdık bir taksici bizi, arkada iki polisin ortasında ben, ağabeyim de önde olmak üzere Buca ceza evine götürdü.
Ağabeyim izin verdikleri yere kadar bana eşlik etti.
Ben yakınlarıma verdiğim sıkıntının bitmiş olmasından dolayı biraz rahatlamış ama yepyeni bir maceraya atılmanın heyecanıyla, iki yıllık cezamın iki ayını geçirdiğim Buca ceza evinin kapı altından içeri girdim.
(4)    Bildiğim en kötü ses ve en kötü şarkı, türkü söyleyen kişi benim.
Ne var ki anneannemin kulakları ileri derecede sağırdı. Benim Türküleri yüksek perdeden ve adeta anons eder gibi söylememden hiç rahatsız olmazdı.
Aksine sözlerini de anlayabildiği için hoşuna bile giderdi. Ben de türkü söylerken yanımdan kaçmayan tek kişi olan anneanneme bol bol türkü söylerdim.
Anneannem, ben içeriden çıkıncaya kadar yaşamıştı.
Çanakkale'den kalabalık bir grupla Menemen'e geldiğimizde Anneannem ilk görüşmemizde mektupta onun için yazdıklarımı hatırlattı bana, "Ölmesin demişsin, bak ölmedim" dedi.
Gerçi ben çıkar çıkmaz, eşimin zorunlu hizmetini yaptığı yere, Yalova’ya gitmiştim.
Ama sık sık İzmir'e geliyorduk ve her geldiğimde, onun çok hoşuna giden bet sesimle bol bol türkü söyledim.
Ne yazık ki çıktıktan 7 ay sonra –tam da askere giderken- öldü.
O günden sonra kimse benden türkü dinlemedi.
(5)    Sevgili Yengem… Kaçaklığım boyunca olabilecek her türlü desteği vermişti. Evsiz kaldığımda birçok defa geç saatlerde giderdim.
O saatlerde uyumaz benim saniyelik zil sesimi duyar kapı otomatına basardı.
Bir gece yine dayımlara gidiyordum. Karşıdan gelen iki adamın konuştuklarına tesadüfen kulak kabarttım. Biri diğerine, “Birkaç günden beri o apartmanı gözlüyorlar, galiba birilerini yakalayacaklar” gibi bir şeyler söyledi.
Birden irkildim. Bu defa sokağın öbür başından yaklaşıp uzaktan dayımların apartmanına baktım.
Ya bana öyle gelmişti ya da tahminim doğruydu. Birkaç kişi apartmanı uzaktan gözlüyordu.
Riske girmek istemedim. Özellikle yakınlarımı zor durumda bırakamazdım.
Geri döndüm. O geceyi parkta geçirdim.
O günden bu yana kimseye bir şey söylemedim.
Yıllar sonra bir sohbet sırasında yengeme hem teşekkür edip bu olayı anlatmak istedim. Yengem lafı değiştirdi fırsat vermedi. Ne yazık ki Yengem de dayım da öldü.
Keşke bu yazımı okuyabilseydiler. Ama o zamanlar ben yazı yazmıyordum ki…

(6)    İhsan Bey Amca diye hitap ettiğim ağabeyimin kayın pederi…
Kızının düğün gecesinde evinde bir kaçak barındırmıştı. Damadının kaçak kardeşini…
Üstelik evi karakolunun çok yakınındaydı.
Az kaldı onun evinde yakalanacaktım.
12 Eylül Faşist Darbesi kimisini ateşiyle yaktı.
Kimisini de rüzgarıyla ürpertti...


Nadi Öztüfekçi
11 Ekim 2017







14 Şubat 2017 Salı

Dışarıda Kar Yağıyor

Yıllar önce, 12 Eylül zamanlarında, Halil Rıfat Paşa taraflarında Hülya ile buluşurduk.
O mezun olmak üzere olan bir tıp fakültesi öğrencisiydi bense polis tarafından arandığım için, üniversiteye gidemiyordum.
Nedense Halil Rıfat Paşa daha emniyetli geldiği için oralarda buluşurduk.
O sıralar TKP’nin İzmir gençlik örgütlenmesini üstlenmişim. Tepede bir kişi, aşağıda üniversite, semtler, liseliler, çevre ilçelerin sorumlularıyla da genelde oralarda buluşur, sokak aralarında gezerek görüşürdük.
Onlara birkaç seksiyonu da katarsak, yaklaşık on kişiyle değişik periyotlarla buluşmam gerekiyordu.
Neyse, amacım bu konulara girmek değil. Onlara da sıra gelecek elbet.
Ama şimdilik Hülya ile neden Hail Rıfat Paşa’da ve akşam saatlerinde buluştuğumuzu anlatmak için kısaca değinyorum.
Öncelikle, oralarda bir evde kalıyordum.
Yukarıdan gelen talimat gereği çok fazla dışarılarda dolaşmamam gerekiyordu.
Bazen bir günde iki üç görüşme gerçekleştirirdik.
Zorunlu olarak o civarlarda buluşuyorduk.
Bol miktarda ara sokaklarıyla gerçekten bu tür faaliyetlere uygun bir semtti.
Yani Hülya ile orada buluşmak bir anlamda teknik olarak gerekliydi.
Hülya ile buluşacağım günleri ne kadar boş tutmaya çalışsam da bir türlü olmuyordu.
O yüzden gündüz saatleri örgüt görüşmelerini halledip garanti olsun diye akşam üzerilerine denk getiriyorduk
Kış zamanlarıydı kısa bir süre sonra hava kararırdı.
Biz buluştuğumuz kafede göz açıp kapanıncaya kadar zamanımızı doldurunca, ara sokaklardan Hülya’nın bineceği dolmuşa kadar birlikte yürürdük.
Evlerin pencerelerinden ışıklar sızardı. Alt katlardaki pencerelerin önünden geçerken camların buğulanmış olduğunu görürdük.
İçeride soba yandığının işaretiydi.
Biz Hülya ile o soğuk akşamlarda sokaklarda gezerken, o evlerdeki sıcak ortamları imrenerek konuşurduk; "Bizim de böyle sıcaktan camları buğulanmış pencereleri olan evimiz olacak mı?" diye…
Doğrusu zor bir hayaldi.
Beni polis arıyor, eğitimim yarım kalmış ve ben hemen tüm kişisel beklentilerimi bir türlü gelmeyen, -aslında sürekli ötelenen- devrim sonrasına ertelemiş durumdaydım.
Nasıl bir ruh haliyse, sevgilimle birlikte sıcak bir evin hayalini kurmaktan bile suçluluk duymaktayım.
O, bir iki dakika sonra Bostanlı, Şemikler sınırındaki evine gitmek üzere taksi dolmuşlara binecek, akşamın o saatlerinde defalarca taşıt değiştirerek uzun bir yol kat edecekti.
Bense, oturulabilir olmaktan çok, gözden ırak ve dikkati çekmemesi gibi özelliklerinden dolayı tercih edilmiş, üç beş eşya ile güya döşenmiş, o soğuk örgüt evime dönecektim.
Her şeye rağmen hayal kuruyorduk.
Umut ne kadar derinlere gömülse de yeşerebiliyordu.
O kısacık zamanın bitmesini hiç istemezdim.
Ama zaman acımasızdı. Hülya da evdekileri fazla meraklandırmamalıydı.
Bir sonraki buluşmamızın tarih ve saatini kararlaştırıp ayrıldığımızda, boğazımda koca bir yumruk, yine ara sokaklardaki birinci kattaki evlerin buğulanmış camlarına imrenerek bakarak, kaldığım o soğuk eve dönerdim.

Daha sonraları, örgütsel ilişkilerimizin darmadağın edilip, içinin dışına çıkarıldığı, benim bile umudumun paramparça olduğu, -aralıklı da olsa- uzunca sayılabilecek bir süre boyunca kaçaklık yaşadım.
Yine öyle evlerde, bazen de yakınlarımın evlerinde kaldım.
O evlerde soba yanıyordu, ama zorunlu misafirliğimin, -bana yansıtılmasa bile- o evde potansiyel bir tehlike olmam nedeniyle yarattığı tedirginlik yüzünden, o sobanın sıcaklığını yaşayamıyordum.
Birçok kez soğuk kış gecelerinde ara sokaklarda, o ışık sızan pencerelere, özellikle birinci katların buğulanmış camlarına bakarak dolaşmak zorunda kaldım.
Bir iki gecemi de parklarda bankların üzerinde, köpeklerle arkadaşlık ederek geçirdim.
İçinden ışık sızan pencereler hala dikkatimi çeker.

Geçenlerde Türk Telekom'un reklamını izlerken bu anlattıklarım aklıma geldi.
O reklam filmindeki kardan adamı kendimle özdeşleştirdim.
Siz de izlediniz mi?
Akşam vakti. Issız bir sokakta kar yağıyor.
Sadece bir kardan adam var. Işık sızan bir pencereye bakıyor.
Reklam bu ya..? Her nasılsa kardan adam pencereye yaklaşıyor, evdeki o sıcak ve mutlu ortamı imrenerek izlemeye başlıyor.
Sonra pencereden evin içini görüyoruz.
Sıcacık bir ev ortamı ve evin hemen bütün fertleri 'Evde Limitsiz Fiber İnternet'in nimetlerinden yararlanmakla meşguldür.
Mutfakta anne ve küçük kızı kek yaparken bir notbookla İnternet'ten tarifini alıyor.
Baba tabletten haberleri izlerken en küçük çocuk da Tv’den Tivibu izliyor.
Büyükbaba gözükmüyor.
Babaannenin elinde de cep telefonu var. Belki de WhatsApp’tan “Üçüncü Bahar” grubundan arkadaşlarıyla yazışıyor.
Reklam filmi öyle bir imaj veriyor ki sanki evin o sıcak ortamı tümüyle 'Evde Limitsiz Fiber İnternet' sayesindeymiş gibi.
Kardan adam daha fazla dayanamıyor fesatlıktan havuç burnu düşüyor.
Ses;”Kusura bakma kardan adam. Bu kış evde olmanın tadı bambaşka.” diye başlar, fiber internetin özelliklerini sayarak devam eder.
Hiç dikkat ettiniz mi?
Reklam filmlerinin senaryolarında genellikle, satılan ürünü almayacak ya da alamayacak kadar aptal, cahil, tutucu birileri vardır.
O ürünün getirdiği “olağanüstü imkanlardan” yararlanamadığı için, o ürünü alacak ya da alabilecek kadar zeki, bilgili ve açık görüşlü olanları kıskanır, fesatlanır komik durumlara düşer.
Reklamın ana fikri şudur: Bu ürünü almayan komik ve kötüdür.
İsterse almamasının nedeni yoksulluk olsun.
Asıl komik ve kötü olan da onlardır.
Onlar o ürünü, o internet paketini alanları ağaçlardan dürbünle gözetleyerek, torunlarının ev ödevlerini yapmaya çalışıp komik duruma düşerler, pencereden izlerken üzüntüden ya da kıskançlıktan havuç burunları düşer.
Onlar kardan adamlardır.
 Dışarıda kar yağıyor dinleOnlar, “benim adım Cemil!”, “benim de Cemilcan..!” dırlar.
Yoksul, komik ve kötüdürler.
Onlar orman manzaralı milyonluk evleri almayanlar, bankaların verdiği çok avantajlı kredileri kullanmayanlar, olağan üstü uygun koşullardaki internet paketlerine abone olmayanlardır.
Onlar zaten kaybetmeye mahkumdurlar.
Üzülmek, imrenmek, fesatlanmak onlara yakışmaktadır.
Onlar üzülmeli, pişman olmalı, kıskanmalılar ki o ürünleri ve hizmetleri alanların zekaları, kurnazlıkları ve mutlulukları pekişsin.
Öyle ya..!? Birileri imrenmezse, o ürünleri, hizmetleri almanın ne anlamı var ki?
Herkesin alabileceği, sizi diğerlerine göre ayrıcalıklı kılmayan bir ürün ya da hizmet sizi nasıl mutlu eder?
Kaybeden yoksa, kazanmak neye yarar?
Yarışmadan öne geçtiğinizi anlayamazsınız.
Yarışma olmazsa kapitalizm olmaz.
Bu yüzden kapitalizm savaştırmak, yarıştırmak ister.
Kapitalizm, kendi varlığını sürdürmek için kaybedenlere gereksinim duyar.
Kaybedenleri bizlere seyrettirir, alay eder, küçümser, içinde bulunduğu zor durumlardan komedi yaratır.
Ama gerçek hayatta kaybedenlerin durumu hiç komik değildir.
Özellikle kendileri açısından…
Örneğin, -yaşadığım için biliyorum- soğuk kış gecelerinde evsiz kalmak çok zordur.
Ben ve Hülya o özlemini duyduğumuz sıcak yuvayı oluşturmayı başardık.
Uzun uzun, içimize sine sine yaşadık o sıcaklığı.
Reklam filmlerindeki kazananlar gibi kolay olmadı tabii. Emek, çaba, birliktelik, inat ve elbette biraz da şans gerekti.
Ama her şeye rağmen gecenin karanlığına pencerelerimizden evimizin hak ettiğimiz ışığını sızdırdık.
Bizim bu sıcaklığı yaşamayı hak etmemiz, bugün ülkemizde ve Dünyada yoksulluğun, çaresizliğin pençesindeki milyonlarca insanın hak etmediği anlamına gelmiyor.
Başarı ve başarısızlık her zaman, hatta çoğu kez hak edenin olmuyor.
Yaşam felsefesini başarı üzerine kurmak adil değil. Yaşam bir yarış değil. Olmamalı.
Yaşam dayanışarak sürdürülmeli.
Elbette emek ve çaba gerekiyor. Ama kapitalizmin bize önerdiği gibi savaşarak ve yarışarak yaşam sürdürülemez.
Aksine yaşamın yok oluşu savaşmak ve yarışmak yüzünden olacak.
Evet, savaş ve yarışların kaynağı olan kapitalizm...
Ve savaşmadan yenilmeyecek.
Evet, sınıf kavgası bizlerin güzel duyguları hatırına dünyadan yok olmayacak.
Ama kavga, yarış emekçilerin kendi aralarında olmamalı.
Kapitalizmin en büyük propaganda aracı olan reklamlar, emekçileri birbirleriyle yarıştırmak istiyor.
Kapitalist kültür ve felsefenin en tehlikeli unsurları reklamlarda bilinçlere işleniyor.
Reklamların kötü adamları aslında bizleriz. Onların ürünlerini onların istedikleri miktarlarda almayan, alamayan biz emekçileriz.
Dışarıda kar yağarken o sıcak pencerelerden bakanlar da kardan adamlar değil.
Onlar evsizler, sahipsiz çocuklar, yoksullar.
Onlar için yaşam eğlenceli olmanın çok ötesinde, hiç de Telekom’un reklamındaki gibi değil.
Gerçek yaşamda özellikle çocuklar, o pencerelere yaklaşamıyor bile…

Peki tam da bu zamanda bu yazının ne alakası vardı da ben yazdım?
Tam da Hayır'ın kazanılması için kafa yormamız gereken zamanda...
Bana göre tam zamanı...
Ben Hayır'a bu açıdan bakıyorum...
Sadece bir şeyleri kaybetmemek için değil, bir şeyleri düzeltmek için de HAYIR dediğim için, içimdeki Hayır'lardan birini dökmek istedim.

Nadi Öztüfekçi
14 Şubat 2017

18 Aralık 2016 Pazar

MENEMEN'DE BİR ROMAN ŞEHİT...

Yıllar önce Menemen'de caddede yürürken bir şehidin cenaze konvoyuna denk gelmiştim.
Bir Roman delikanlısı şehit olmuştu.
Henüz AKP falan yoktu.
Şehit Cenazelerinden nemalanma siyasi hampacılığı MHP'nin tekelindeydi.
Hani "Kamber'siz düğün olmaz." hesabı hiçbir şehit cenazesi de MHP'siz olmazdı.
O zamanlar şehitler bu kadar bereketli de değildi.
O yüzden bir şehit cenazesi olmaya görsün, en fazla MHP cenazeye sahiplenir, bildiğimiz o, "şehitler ölmez vatan bölünmez" sloganlarıyla kortejin önlerinde yerlerini alırlardı.
Zaten bu sayede, o tabutları sanki birer saltanat kayığı gibi kullanarak iktidar ortağı olmuşlardı.
O günü de sektirmemişler en önde yerlerini almışlardı.
Sadece Şehit Roman delikanlısının ablasına önde bir yer vermişlerdi.
İki koluna iki kişi girmiş halde, bağıra bağıra ağlayarak cenaze arabasının hemen arkasından yürüyordu.
Yoksulluğu her halinden belli oluyordu.

O sıralar artık Menemen'de yaşamıyordum. Ama sanırım annem hala Menemen'de oturuyordu ve ben de onu ziyaret gitmiştim.
Uzun süreden beri Menemen'de bulunmadığım halde, korteji izlerken, MHP'lilerden bir kısmı beni tanımış olsa gerek, sloganlarını bana bakarak ve elleriyle bozkurt işareti yaptıkları kollarını bana doğru sallayarak atmaya başladılar.
Şehidin zavallı Roman yakınları ve arkadaşları arka sıralarda yer bulmuşlardı.
Aralarında tanıdıklarım, dostlarım ve arkadaşlarım vardı.
Bana doğru böğürenlere şöyle bir bakarak aralarına katıldım.
Tanıdıklarıma baş sağlığı diledim.
Hemen hepsi elimi sıktı.
Bir süre kortejle birlikte yürüdük.
Bana doğru salya tükürük bağıranlar afallamış ve susmuşlardı.
Ama pis pis bakmaya devam ediyorlardı.
O zamanlar 12 Eylül öncesinin İGD Menemen Şubesinin gücü henüz belleklerden silinmemişti.
Pis pis bakmaktan ileriye gidebilmeleri zordu.
Ancak Roman arkadaşlarım tedirgin olmuşlardı.
Onlara kendi cenazelerinde, acılarının üzerine bir de tedirginlik yaşatmak istemedim.
Tekrar baş sağlığı dileyerek ayrıldım kortejden.

Kortejdeki Romanlardan bir tanesinin bir zamanlar polislik sınavını kazandığı halde Roman olduğu için göreve alınmadığını hatırladım.
Hatırladım çünkü Menemen İGD'nin Yeni Sinema'da yaptığımız ilk kongresinde söz alıp konuşmuştu. Normalde insan yerine koymadıkları, işe, devlet memurluğuna, örneğin -yukarıda sözünü ettiğim gibi-polisliğe layık görmedikleri Roman delikanlı şehit olduğunda, üzerinden siyasi rant kazanma telaşına düşmüşlerdi.
Sonradan arkadaşlardan öğrendim.
SHP'liler cenaze evine gittiklerinde de aynı tavrı göstermişler bir koridor oluşturarak, onları aralarına alıp sloganlarla taciz etmişler.

Bugün artık AKP var. Şehit cenazelerinin siyasi bereketinden aslan payını o alıyor.
Şehit cenazelerinin en büyük akbabası "Allah'ın bir lütfu" olarak gördüğü bu acı sofralarının baş köşesinde yer alıyor.
MHP'liler şehit tabutlarını birer saltanat kayığı gibi kullanarak iktidar ortağı olmuşlardı.
Şimdi Erdoğan-AKP iktidarı başkanlığa kayıklarla değil, gemilerle gidiyor.
MHP yedekteki filikadan başka bir şey değil.
Üstelik AKP izlediği politikalarla şehit piyasasını bayağı canlandırdı.
Ne derler Allah verdikçe veriyor.
Eh tabi insanın PKK gibi bir partneri olduktan sonra..!?

Peki bu arada biz ne yapacağız?
Çünkü bu cenaze Kamberlerinin dediği gibi olmuyor.
Ne yazık ki; şehitler ölmeye devam ederken, vatan da bölünmeye doğru gidiyor.
Öncelikle şehit cenazelerinin onlar için bu kadar verimli olmasına izin vermemek gerekir.
Erdoğan-AKP iktidarı bu şehit cenazelerinde kendi cepheleşmesini oluşturmak istiyor.
O yüzden bu şehit cenazelerine demokratların, solcuların, CHP'lilerin gelmesini istemiyor.
Çünkü sadece kendi cephesini değil karşı cepheyi de dizayn etmek istiyor.
Cenazeye katılmalarını engelleyerek akıllarınca CHP, HDP birlikteliği yaratarak, "şehitlerin gelmesine neden olanlar cephesi" oluşturmaya çalışıyorlar.
Şehit cenazelerinde solcuların, demokratların ya da CHP'lilerin olması onların bilinçlerimizde çizdiği resmi bozuyor.

O yüzden, o cenazelere gitmek gerekir.
Bir kere acıyı paylaşmak insani bir görevdir.
Ve acıların siyasi meta olmasına izin verilmemeli ki, acı üretimi karlı bir sektör haline gelmesin.

Ama bu aynı zamanda bir direniş stratejisidir.
Erdoğan-AKP iktidarının oluşturmak istediği bu cepheleşme Küresel Kapitalizmin lanetli planını uygulamasının ilk adımı.
Bu planını uygulanmasına engel olmanın bir yolu da; gerçekten ama gerçekten "ŞEHİTLER ÖLMESİN, VATAN BÖLÜNMESİN" diyebilmekten geçiyor.

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Menemen'li Roman hemşerilerim



eyy güzeller güzeli
eyy melekler meleği
söyle bana kimsin sen

bir gülüşün var bu bana yeter
bir bakışın var dünyaya bedel
ey güzeller güzeli
ey melekler meleği
söyle bana kimsin sen

kaşına gözüne vuruldum onun
boyuna posuna hastayım onun
eyy güzeller güzeli
eyy çapkınlar çapkını
söyle bana kimsin sen

tepeciklimi kuruçaylımı kasımpaşalımı menemenlimi
tepeciklimi kuruçaylımı murta kerimi bursalımı
eyy güzeller güzeli
eyy melekler meleği
söyle bana kimsin sen

Menemen’de bildiğim kadarı ile üç tane Romanların birlikte yaşadığı yer var.
Kazımpaşa Mahallesinin Hıdırlık Tepeye dayanan yukarı kısımları, Ahıdır Mahallesinin bir bölümü, Bir de Mavraki Fırının alt kısımları.
Menemen’in zenginliklerinden biridir. Benim de çocukluktan delikanlılığa kadar yaşamımın bir parçası oldular.
Ben Menemen de Atatürk İlkokulunda okudum. Roman arkadaşlarım vardı sınıfta. Nevzat’la Nurettin iki amca çocuğu… Onlarla oynaya dövüşe bitirdim İlkokulu. Sonra güzeller güzeli Nefise ve ismini hatırlayamadığım daha birçokları…
Hemen hepsi İlkokulu bitirmekle yetindiler. Ortaokula başladığımda onlar yoktu. Ama mahallemizin hemen yukarısındaki Roman Mahallesinde oturuyorlardı. Oyun çağım bitinceye kadar birlikte oynadık. Bazen aynı tarafta bazen karşı taraflarda maç yaptık, dövüştük. Ama hep dost olduk hep arkadaştık.
Sonradan çok üzülerek satmak zorunda kaldığımız bir bağımız vardı. Her sene bir iki gün süren üzüm kesme işleri olurdu. (Bağ bozumunun Menemen’deki adı üzüm kesmekti). Çoğunlukla romanlardan oluşan on, onbeş kişilik bir ekip, yevmiye ile bağımıza gelir, hep birlikte üzüm keserdik.  Ta ki bağımızı satmak zorunda kalıncaya kadar yıllarca sürdü. Çocukken büyükler üzüm keser, kelter taşır, bandırır ya da sererken biz roman çocukları ile oyun oynardık. Bu durum delikanlılık yıllarımızda “kelter çekme” yarışına dönüşmüştü. “Kelter” ya da “keleter” kesilen üzümlerin taşındığı kesik kargılardan yapılmış küfelere denirdi ve bu kelterleri, üzümlerin ilaçlı suya bandırılıp serildiği sergi yerine taşıma işlemine de “kelter çekmek” denirdi. Yeni yetme delikanlılık çağlarımızda biz güçlü kuvvetli roman delikanlıları ile “kim daha çok kelter taşıyacak” diye yarışırdık.  Doğal olarak hayatın ağır baskısını bizden daha katmerli göğüsleyen Roman delikanlıları kazanırdı.
Lise yıllarında tanıdığımız bir üzüm tüccarının yanında çalışırdım. Katiplik denirdi bu işe. Çevre köylerden ya da Menemen bağlarından at arabaları, develer veya traktörlerle gelen çuvallanmış kuru üzümler, tüccara üzümünü satan köylüler ya da Menemenli bağcıların da nezaretinde omuz kantarlarında tartılır, bizim gibi katipler de kilolarını alt alta yazarak toplardı.
İşte o her biri 110-130 kilo gelen üzüm çuvallarını arabalardan indiren, kantarda tartılması için kalasla omuzlayıp kaldıran, onların altına tek başına yatıp sırtlayarak tüccarın mağazasında istifleyenler de çoğu kez Romanlar olurdu. Çok zorlu bir işti. Nice yağız roman delikanlısını o ağır çuvalların altında disk kaymasıyla sonuçlanan kazalar geçirmişti. Ömürleri boyunca bel ağrısı çekip sakata düştüklerini biliyorum.  Hele yerel tüccarda biriken üzüm çuvallarının İzmir’deki büyük tüccarlara gönderilmek üzere kamyona yüklenmesi vardı ki resmen bir tehlike ve dehşet gösterisiydi.  Yaklaşık 30-40 cm genişliğindeki kalasların üzerinde ortalama 120 kiloluk üzüm çuvalları sırtlarda taşınarak kamyonlara yüklenirdi. Kamyondaki yük yükseldikçe tehlike büyürdü.
Katiplerin becerisi ve az hata yapması bu işlemlerin tekrarlanmadan bir defada yapılmasını sağlardı. Hesabım kuvvetli olmasına rağmen yazım çok kötüydü. Ve ben Roman dostlarıma fazladan iş çıkmasın diye olabildiğince dikkatli ve güzel yazmaya çalışırdım rakamları.
Evet, onlar benim Roman dostlarımdı. Çocukluğumdan beri süren, kendiliğinden, olanca doğallığı ile süren bir dostluktu bu. Tüccarlık jargonunda aradaki yaş durumuna bakılmaksızın katiplere “abi”, “katip efendi” ya da “bey” denilse de bana “Nadi” diye seslenirlerdi. Zira onlar da beni dostları olarak görüyorlardı. Bu bana gurur verirdi. Gurur verirdi; çünkü öyle herkesi dost olarak görmezlerdi.
Ne yazık ki Dünyanın her yerinde maruz kaldıkları dışlanma, hor görülme gibi davranışlarla Menemen’de de karşılaşıyorlardı. Belki pek belli etmiyorlardı ya da bana öyle geliyordu ama kendilerini hor gören, küçümser tarzda konuşanları onlar da hor görürlerdi. Sanki pohpohlar, yalakalık yapar gibi konuşmalarının, “abem”, “beyim” gibi lafların arkasındaki alayı ben sezerdim. Bana sadece “Nadi” demelerinin bana değer verdikleri için olduğunu düşünürdüm.
Romanlar… Benim neşeli, sağlam karakterli dostlarım.
Menemenin aydınlık yüzlü esmer hemşerileri...
Aradan çok zaman geçti. Sizlerle ilgili anılarım artık hafızamdan yavaş yavaş silinecek diye korkuyorum.
İşte 1944 yılı 2 Ağustos’ta, binlerce Çingene’nin Auschwitz-Birkenau’daki "Çingene Kampı" (Gypsy Camp) olarak adlandırılan bölüme gaz verilerek yok edilmesinin yıl dönümünde bu anılarımı yazmak istedim.

Nefise…
Atatürk İlkokulu Menemen’in Askeriyenin sınırlarına dayandığı en uçlarında bir yerde Değirmen Dağ eteklerinde bir okuldu. Hıdırlık Tepe eteklerindeki Roman mahallesine de yakın olduğundan birçok Roman öğrencisi vardı. Benim sınıfımda da 4-5 tane olduğunu hatırlıyordum. Bunlardan Nevzat ve Nurettin iki amcaoğlu ve bir de Nefise, ismini hatırladıklarımdı. Nevzat ve Nurettin’den sonra bahsedeceğim. Şimdi Nefise’yi anlatmak istiyorum.
O zamanlar farkında mıydım bilmiyorum ama sonradan Menemen’de bulunduğum süre içinde gördüğüm kadarı ile tanıdığım, hatırladığım en güzel kızlardan biriydi. İncecik vücudu, selvi gibi boyu, açık renkli teni, renkli gözleri ve sarıya çalan dalgalı saçları ile Filiz Akın’a benziyordu. Bence daha da güzeldi. Galiba ikinci ya da üçüncü sınıfta birlikte okumaya başladık. Benden bir iki yaş büyüktü sanırım. Sene kaybetmiş ( o zamanlar ilkokulda sınıfta kalmak vardı) böylece aynı sınıfta okumuştuk.
Ne okulumuz ne de sınıfımız çok iddialı değildi. Genelde mütevazi ailelerin çocuklarının okuduğu bu sınıfta diğerlerine göre biraz daha şanslıydım. Sınıf birincisi diye bir şey vardı ya, her nasılsa o ben olmuştum. Hatırladığım kadarıyla da eğitimini üniversiteye kadar devam ettiren de ben ve bir iki arkadaş olmuştu.
Diğer birçok arkadaşlarım gibi roman arkadaşlarımın hepsi eğitimlerini ilkokulla sonlandırdılar. Zaman zaman karşılaştığımızda biraz da imrenerek, ama daha çok da bir başarı hikayesi duymak arzusuyla okul durumumu sorarlardı. En çok da evimizden dayımlara giden yolda sık sık karşılaştığım Nefise sorardı. Çok başarılı olduğumdan emin olarak derslerimi sorduğunda adeta kendimi başarıya zorunlu hissederdim.
Oysa o mütevazi sınıfta birazcık zeka ile fazla çalışma alışkanlığı olmayan bir çocuk olarak sınıf birincisi olmak çok zor olmamıştı. Ama ortaokul ve lise yıllarım daima haylaz ve fazla çalışmadan idare edebilen bir öğrenci olarak popüler olmanın dışında hiç de parlak değildi. Özellikle ara karnelerim (o zamanki deyimle) kırıklarla doluydu. Ben annemden, babamdan duymadığım hicabı, her karşılaşmamızda okul durumumu soran roman arkadaşlarımdan, özellikle de Nefise’den duyar, o utançla karnemdeki zayıflardan söz etmezdim.
Üniversite sınavlarında haylaz ve çok doğal olarak vasat, üstelik dershaneye de gitmeyen bir öğrenci olarak Menemen Lisesi 1976 yılı mezunları içinde 4. olmam epeyi sansasyon yaratmıştı.
O zaman için epey yüksek, İTÜ Elektronik Mühendisliğine kayıt yapmaya yetecek bir puan getirmeme karşın mezun olamadığım için merkezi yerleştirmeye girememiş, sonradan ön kayıtla E.Ü. Jeoloji Mühendisliğine kayıt olmuştum.
O günlerde bu maceralı üniversite kayıt hikayesini Nefise’de bir şekilde duymuş. Yine bir karşılaşmamızda, hafifçe dirseğime yumruk vurarak, neşeyle şakıyan bir sesle “Müyendiz okulunu kazanmışsın ha?” dedi. Ben ilk defa yalan söylemek zorunda kalmadan, büyük iç rahatlığı ile gülümseyerek “evet”  dedim. “Aferin. Hadi bakayım göreyim seni” dedi. Hayatımda en haz duyduğum “aferin”di…
Üniversite yıllarım boyunca Menemen’de olamadım. Hararetli, kavgalı gürültülü yıllardı. Nefise ile uzun süre karşılaşmadık. Sadece bir keresinde ablamla yine dayımlara giderken karşıdan geldiğini görünce ablama “bak bu benim İlkokul arkadaşım Nefise” dedim. Ablam da “ne güzel bir kızmış” dedi. Nefise bu sözleri duymuş olsa gerek, utancından benimle konuşmadan başı önünde gülümseyerek geçip gitmişti.
1982-83 yıllarıydı sanırım. 12 Eylül faşist darbesinin baskısını tüm ağırlığı ile hissettiğimiz yıllardı. Aranıyordum. Eve hemen hemen hiç uğrayamıyordum. Tehlikeliydi. Ama yine de annemi iyi olduğum konusunda ikna edebilmek için ya da kalacak yer bulamayıp, zorunlu olarak binbir tedbirle eve uğradığım oluyordu. Sokağımızın köşesindeki bakkala polislerin uğrayıp beni sorduğunu duymuştum. Bizim evi gözetleyip duruyormuş. O kapatıp gittikten sonra, karanlıkta eve gelip bir gece kalarak, ertesi akşam yine o kapattıktan sonra evden çıkıp, tekrar İzmir’e dönüyordum.
Yine böyle bir akşam, alaca karanlıkta, yine aynı dayımlara giden yolda yürüyordum. Ama bu defa dayımlara gitmiyordum. Ara yollardan gidip o zamanlar Menemen’in dışında sayılabilecek “Son Direk” durağından İzmir’e giden arabalara binmeye çalışacaktım. Başım önümde acele acele yürürken birden sesini duydum. Aynı neşeli ve şakrak sesiyle “Nadi!?.” Dedi. Başımı kaldırdım. Hala güzeldi. Ama oldukça yıpranmış olduğu da akşamın alaca karanlığında bile belli oluyordu. Her zaman hatırladığım gibi şık değildi. Bir şalvar giymişti. Elinde yanan bir sigara vardı. Bakışları ve neşesi hiç değişmemişti. Yine o gülen ve beklenti içersindeki meraklı gözlerle “ Oldun mu müyendiz ?” diye sordu.
Bir an durakladım. Üniversite öğrencisi olmaktan çok, bambaşka kaygılar ve uğraşlarla geçen altı yedi yıl sonrasında bırak “müyendiz” olmayı, okuldan atılmıştım. Aranıyordum. Yakalandığımda muhtemelen işkence görecek ve hapis yatacaktım. (Nitekim tüm bunlar sonradan gerçekleşti) Yani ortada hiç de bir başarı hikayesi yoktu. Onca yıpranmışlığına karşın, hala güzel ve meraklı bir umutla bana bakan yüzüne baktım. 12 Eylül Darbesini, kavgamı ideolojimi falan anlatmayı düşündüm. Duraksayınca gözleri bulutlandı. Sonra aniden vazgeçtim. Zorlukla gülümsemeye çalıştım. Bu defa her zamankinden daha fazla utanarak yalan söyledim. “Oldum” dedim. Birden gözlerindeki bulutlanma dağıldı. Eski neşeli güler halini aldı. Yine yumruğuyla hafifçe dirseğime vurdu. “Aferin ulan sana” dedi.
Hayatımdaki en önemli iki “aferin” de Nefise’den gelmişti.
Biri en haz duyduğum, diğeri ise taşımakta en zorlandığım, bugün bile ağırlığını hissettiğim, o hak etmediğim aferindi.

Nadi’nin çayı içilir…
Kaçaklığımın bir kısmını Karşıyaka Alaybey’de bir pasajın altındaki kahvehane müdavimi olarak geçirmiştim. Dama meraklılarının takıldığı bir mekandı. Ben de severdim dama oynamayı. Dolayısıyla vaktini sürekli kahvede geçiren biri olarak dikkat de çekmiyordum. Bu arada Karşıyaka’nın hatta İzmir’in ustalarını izleme ve birlikte oynama imkanı beni de ustalaştırmıştı. Kaçaklığım bir arkadaşımın evinde son bularak, Birinci (Siyasi) Şubeye düşünce, o zamanlar her solcunun başına gelen, genelde bir ay süren geleneksel dayağımızı yiyip, dışarıdan mahkeme edilmek üzere salıverildim. İşte o; bir, bir buçuk yıl süren mahkeme dönemi benim dama oynamaya en fazla vakit ayırdığım dönemdi. Okuldan atılmıştım. Örgütsel boşluk da adeta yaşanan bir “Araf” dönemiydi.  Menemen’in “Dışarıda kurs görmüş” sayılı damacılarındandım artık. Menemen’in çeşitli dama kahvelerinde oynuyordum ve oyunum da seyredilir olmuştu. Seyircilerim arasında tüccarın yanında çalıştığım sıralarda hamallık yapan Roman dostlarım da vardı.
Dama oyunu –en azından o zamanlar- diğer kahve oyunlarından farklıdır. Asıl amaç karşı tarafa çay, kahve ısmarlatmaktan çok kazanmak, hatta daha da önemlisi güzel oynamaktır.  O yüzden; diğerlerinin aksine iyi bir oyundan sonra kazanan oyuncu büyük bir keyifle çayları ısmarlardı. Elbette seyredenlere de ısmarlanırdı. “Çay getir” dendiğinde kahveci adet sormadan seyreden birkaç kişiyi de hesap ederek çay getirirdi. Ne yazık ki seyircilerin arasında Romanlar varsa “arkadaşlara da içerlerse(!) getir” diye özellikle uyarılmazsa onlara getirmezdi.
Benim bir zamanlar ortak mesaimizin olduğu bu onurlu Roman dostlarım bunun ayrımına vardığı için asla kabul etmezlerdi. Bazen “hadi içi iç, nazlanma” gibi üstenci ve kaba ısrarlara da uygun, ama yeteri kadar sert bir dille tepki gösterirlerdi. Eğer çayları ben söylemişsem kahveci özel bir uyarıya gerek duymadan onlara da getirir ve bu onurlu Roman dostlarım beni kırmazlar sorun etmeden çayımı içerlerdi. Bazen oyuna dalmış bir haldeyken kahveci elime çay tutuştururdu. Şaşırıp başımı kaldırdığımda Roman dostumun gülümseyerek bana baktığını görürdüm. Ben de keyifle içerdim.
Yine böyle kalabalık bir seyirci eşliğinde dama oynarken güzel bir oyunla oyunu kazandım. Bunun verdiği keyifle kahveciye çay söyledim. Kahveci her zamanki gibi kaç tane diye sormadan tüm seyircilere de getirdi. Roman dostlarımın yanında, yine bir Roman olan bir misafirleri vardı. Misafir, getirilen çayı içmek istemedi. Her yerde gördüğü o küçümseyici tavırlarla karşılaşmaktan korkuyordu belki de.
Roman dostum misafirine; “iç, iç” dedi. “Nadi’nin çayı içilir.”
Hayatımda aldığım en büyük övgü sözüydü.
Seyircilerin arasında birkaç gün önce kendisine başına kakarak çay ısmarlaya kalkan kişi de vardı. Tüm üstenci ısrarlarına rağmen içmemişti çayını. Bozuldu. Yine aşağılayıcı bir tavırla; “Demek Nadi’nin çayı içilir öyle mi?” dedi.
Roman dostum; “Evet” dedi. “Herkesin ki içilmez”

Romanlar İGD’yi basmaya geliyorlar.
Menemen İGD’de çalıştığım yıllar. Solculuğun düğünümsü eylemlerle sürdürülebildiği zamanlardı. O kadar ki; şimdi ne olduğunu hatırlamadığım bir kampanya sürdürülüyordu ve biz gündüz gözüyle yazılama yapabiliyorduk. Roman mahallesindeydi yazılama... Arkadaşlarımızdan biri, yeni badana yapılmış bir evin duvarına yazı yazmıştı. Evin sahibi haklı olarak kızmış, tepki göstermişti. Buna diğer sokak sakinleri de katılmış kısa bir gerginlik yaşanmıştı. Biz haksızdık. Ama donanımlı ve kalabalıktık. Fazla üsteleyemediler.
Hep birlikte derneğe (Menemen İGD) döndük. Derneğimiz Menemen Stadının (O zamanki adıyla Futbol Sahası) köşesinde 2 katlı müstakil bir evden bozmaydı.  Derneğin hemen yanından, stadın kenarından bir yokuşla Askeriye’ye, Kubilay anıtına, Roman Mahallesine giden dümdüz bir yokuş vardı.  Derneğin arka tarafındaki, genelde yönetim kurulu toplantıları yapılan odadan, ta tepesine kadar görülürdü bu yokuş.
Dernekte kısaca oyalandıktan sonra sözünü ettiğim kampanya gereği bir başka bölgeye doğru dernekten ayrıldık. Dernekte sadece, sonradan gelenleri bulunduğumuz yere göndermek üzere, Ramazan arkadaşımız kalmıştı. Ramazan, derneğin arka tarafındaki o yokuşu gören odada oturmaktayken birden yüze yakın Romanın çoluk çocuk yokuşu indiğini görür. Az önce yaşanan olay aklına gelir ve telaşa kapılır. Ona göre Romanlar hesap sormak üzere derneği basmaya geliyordur. Hemen derneğin kapılarını falan kilitler. Kendisi de tedariklenir ve üst kata çıkar. Üst katın penceresinden derneğe doğru giderek yaklaşan romanları gözetlemeye başlar.
Romanlar, derneğe yaklaşırlar, yaklaşırlar sonra önünden geçerek İstasyonun karşısındaki yazlık Çiçek Sinemasına doğru yönelirler.
O akşam Çiçek Sinemasında Türkan Şoray’ın filmi oynamaktadır.
Sinemada Türkan Şoray varsa akan sular dururdu Menemen’in Roman Mahallerinde…

Temizlik İşçileri Grev yapıyor, Romanlar da düğün…
Menemen Belediyesi temizlik işçileri greve başlamıştı. Sanırım 78 yılları… O sırada Menemen’deki tüm sol siyasetler balıklama atlamıştı bu olayın üstüne. Artık destekliyor muyduk yoksa köstekliyor muyduk çok hatırlamıyorum. Grev çadırları Temizlik İşleri Müdürlüğünün  Ahıdır Mahallesindeki işyerinde kurulmuştu.  Romanların oturduğu bölgedeydi.  Zaten Temizlik işçilerinin önemli bir kesimi Roman’dı.
Tüm siyasetler grev çadırlarına doluşmuştuk. Eğer grevde 15 işçi varsa 50-60 kişi de destekçileri oluyordu. Siyasi rekabet sonucu sabah akşam oradaydık. Bir akşam bir Roman düğününe denk geldiğimizi hatırlıyorum. Küçük bir meydana açılan dar bir çıkmaz sokağın girişi kapatılmış, meydanın etrafındaki evler sandalyelerini dışarı çıkarmışlar, gayetle kullanışlı, pratik bir düğün salonu elde edilmişti. Pencereler ve çatısız damlar da seyir tribünleri işlevini yerine getiriyordu. Oldukça basit bir ışıklandırma ve ses sistemi kurulmuş, çoğu mahalle sakinlerinden oluşan orkestra ile her şey tamam edilmişti.
Düğün, başladıktan bir süre sonra grevcilerin de ilgisini çekmeyi başarmıştı. Kaç gündür “bir senden bir benden” usulü söylenen devrimci marşlardan içi kıyılan grevciler ve destekçileri yavaş yavaş,  fıkır fıkır Roman Müzikleri çalınan düğün meydanına doğru yönelmişlerdi. Kısa bir inattan sonra ben de katıldım onlara ve hayatımın en keyifli düğününü seyretmeye koyuldum.
Ben gitmeden önce neler yapıldı bilmiyorum. Ben katıldığımda Mahallenin sakinleri karı koca birlikte oynamak üzere piste çağrılıyordu. Şimdi çok net hatırlamıyorum ama yaklaşık şöyle bir anons yapılıyordu: “Menemen’in ileri gelenlerinden Kara İbram ve zevcesi Zarife meydanaa!..”  Kara İbram ve Zarife piste gelip, birbirine benzer tarzda ama her defasında başka bir oyun havası eşliğinde,  bir süre sadece ikisi oynayıp maharetlerini sergiledikten sonra, onlara el çırparak eşlik eden izleyenler oyunun sonuna doğru dayanamayarak, meydana fırlayıp oynamaya başlıyorlardı. Çiftler sahneye önce ağır bir ciddiyetle çıkıyor ve aynı ciddiyetle oyuna başladıktan bir süre sonra figürler fıkır fıkır kıvrak bir hale dönüşüyordu. Oyun havası bittiğinde herkes yerine dönüyor, yeni   “Menemen’in İleri gelenlerinden” birinin çağrılmasını bekliyordu.
Aslında en az kullanılan şey sandalyelerdi. Tamamıyla bir statü gereği iki oyun arasında bir iki dakika oturuluyor, sonra içlerinden taşan yaşam ve neşenin çağrısına uyup piste fırlıyorlardı.
İmrenmiştim. Ne o zamana kadar, ne de daha sonra eğlenmesini hiç öğrenemedim. Şöyle doya doya ve usulüne uygun oynamayı hiç beceremedim. Öyle de gidecek. Doğrusu Romanların içindeki o müthiş yaşamsal dürtüden bir parça da bende olmasını isterdim. Bu gerçekten benim yaşamımda önemli bir eksiklik.
Evet, sevgili Roman hemşerilerim, tıpkı dediğiniz gibi; hepiniz teker teker Menemen’in ileri gelenleriydiniz. Eminim ki hala da öylesiniz.
Daha aklımda onlarca anlatılmaya değer - tabii bana göre- anı var Menemen’deki Romanlarla ilgili. Yazının gereksiz uzaması kaygısıyla sonraya erteliyorum. Bunların kimisi neşeli kimisi hüzünlü...  Tıpkı bu defa anlattıklarım gibi…
Aslında her neşenin altında bir hüzün var. Ve bu hüzün her zaman olacak.
Ta ki insanlar kimliklerinden dolayı horlanmayıncaya, ötelenmeyinceye kadar.
Ta ki 70 yıl önce bu güzel insanları katleden zihniyetin kalıntıları algılardan silininceye kadar.

Nadi Öztüfekçi
2 Ağustos 2014