Tarihsel TKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarihsel TKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2018 Salı

TARİHSEL TKP ELEŞTİRİLERİNDE EZBERDEN 'AMENTÜ'YE GEÇİŞ...

Bugün sol hareketlerin içinde, solcular tarafından en fazla eleştirilen, saldırılan yapılanma kimdir derseniz, ben, "açık ara Tarihsel TKP'dir" derim.
Bu, 12 Eylül öncesinden beri öyleydi.
Hemen tüm siyasi yapılanmalar, -Sovyetik, anti-sovyetik fark etmeksizin- TKP hareketine saldırırlardı. Bütün yapılanmalar, TKP ideolojisi ve siyasi örgütlülüğüne saldırdığı noktaları kerteriz alır, kendilerini ve birbirlerini, bu noktalara olan uzaklık ve yakınlıkları ile tanımlarlardı.
Gençliğinde, özellikle üniversite yıllarında bu saldırılardan fazlasıyla mağdur olmuş, Tarihsel TKP'nin tarihsel bir üyesi olduğum için, bu konuda belki öznel düşünebilirim.
Ama şu anda o günlere dair özeleştiri eşliğinde akıl yürütmelerimde bile, sol içi mücadelenin odak noktasının TKP, İGD ve Birlik Dayanışma Hareketi olduğu kanısına ulaşıyorum.
Bunun en büyük nedeni o günlerde, Sovyetler Birliğinin ve Dünya Sosyalist Sisteminin varlığını henüz sürdürüyor olmasıydı. Yani asıl hedef Sovyetler Birliği ve Dünya Sosyalist Sistemiydi.
Türkiye'de  TKP'nin  hedef tahtasında olmasının nedeni Dünya Sosyalist Sistemi ile olan organik bağıydı.
Yukarıda 'Sovyetik' diye tanımladığım, Dünya Sosyalist Sistemine (DSS) sıcak bakan bazı yapılanmaların, diğer sol yapılanmalardan  hiç de aşağı kalmayan saldırılarının nedeni de bu 'bağ' üzerine sürdürülen rekabetti.
TKP, bu yazıda ayrıntısına girmeyi düşünmediğim bir çok gelişmeden sonra 'Tarihsel TKP" oldu.
Aslında benzer gelişmeler hemen tüm diğer sol yapılanmaları da 'tarihsel' konuma getirdi.
Bütün sol yapılanmalar, bu 'benzer gelişmeleri' yaşayınca, yoğun -ve de doğal- olarak geçmişe yönelik eleştirel değerlendirme ve tartışma dönemi yaşandı.
İlginçtir, her kökenden solcuların katıldığı bu tartışma ve eleştirilerin hedefi yine Tarihsel TKP ve onun ideolojisi oldu. Türkiye Solu -nedense- kendi vicdan muhasebesini TKP üzerinden yapmayı yeğledi. Özeleştiri yaparken de yine Tarihsel TKP'nin hatalarını kerteriz noktası aldılar.
Bütün bu sol yapılanmaların, yeniden toparlanma, birleşme, ayrışma, yine birleşme, yine ayrışma gibi tipik 'sol etkinliklerinin' ortaya çıkardığı küçüklü ufaklı(*)  yapılanmalar da Tarihsel TKP'nin ideolojisini kerteriz  aldı.
Halen sürmekte ve süreceğe benzeyen bu etkinliklerin ortaya çıkaracağı daha birçok küçüklü ufaklı yapılanma olacaktır. Emin olun onların da bir çoğunun "ideolojik" kerterizleri Tarihsel TKP'nin ideolojisi olacaktır.
Aslında buna kerteriz demek ne kadar doğru bilmiyorum. Kerteriz, bulunduğu konumu belirlemek için baz alınan nokta demek. Denizcilikte kullanılır. Örneğin deniz fenerleri genellikle kerteriz olarak alınır.
Ama Tarihsel TKP'nin ideolojisi asla bir deniz feneri olarak görülmedi. Daha çok "Bermuda Şeytan Üçgeni" gibi görüldü, öyle lanse edildi ve ne yazık ki bir çok kesimin öyle algılanması sağlandı.
Bugün bir çok yapılanma, -bunların içinde TKP'nin örgütlülüğünü sürdürdüğünü iddia edenler de var- kendi ideolojilerinin Tarihsel TKP'nin ideolojine uzaklığı ile övünüyorlar.
Örneğin "Almancı" namı ile anılan, komünistlikleri Sosyal Medyada tarihsel günlerle ilgili paylaşım yapmaktan menkul bir SMKP, (Sosyal Medya Komünist Partisi), TKP ismi dahil, 73 Atılımı döneminin genel sekreteri İsmail Bilen'den tutun, bütün değerlerine sahip çıkmasına karşın, "73 Atılımının ideolojisinin -özellikle Kürt meselesine yaklaşımı konusunda- hatalarına düşmedikleri" yolunda övünüyor.
Zaten Tarihsel TKP ideolojisinin Bermuda Şeytan Üçgeni ilan edilen, ya da tersine kerteriz diyebileceğim noktası, tam da burası. TKP'nin Kürt Meselesine karşı hatalı(?) yaklaşımı...
Bilindiği gibi bugün, Sol Mahallede bu meseleye Küresel Kürt Hareketinin baktığı gibi bakmayanın gözü oyuluyor.
Tarihsel TKP'nin ve Sovyetler Birliğinin 'bugün', Sol Mahallede günah keçisi ilan edilmesinin temel nedeni; Kürt Meselesine -hatır gönül dinlemeksizin- o günün Türkiye ve Dünya koşullarını dikkate alarak yaklaşmış olmalarıdır.
Günümüzde o dönemin hesabı sorulmaktadır.
Oysa o günlerde TKP'ye saldırıların odak noktası Kürt Meselesi değildi.
Aksine TKP, Kürtler içerisinde çok saygın ve güçlüydü.
Bugün Kürt Hareketi içerisinde söz sahibi olan, HDP milletvekilliği yapmış bir çok Kürt siyasetçi de o zamanlar İGD  veya TKP hareketinin içinde yer alıyorlardı.
Bugün, Tarihsel TKP'yi kıyasıya eleştiriyor, APO'ya bağlılığını her vesile ile dile getiriyor olmalarına karşın, o günlerde 'APO'cuları "başı bozuk takımı"diye niteliyor, aniden ortaya çıkışlarına şüphe ile yaklaşıyorlardı.
Diyarbakır'da kendini tüm Türkiye'nin örgütü sayan sosyalist yapılanmalar arasında hemen hemen en güçlü olan hareket Birlik Dayanışma hareketiydi. Diyarbakır şubesi İGD'nin de en güçlü kalelerindendi.
Hatta diğer sol örgütlerle rekabette en güçlü olduğu bölgeler Kürt kentleriydi.
Örneğin Sovyetler Birliğine "Sosyal Emperyalist" diyen Halkın Kurtuluşu vb. gibi yapılanmaların Diyarbakır'da esamesi bile okunmuyordu.
Ankara, İstanbul'da ve İzmir'de ve Anadolu'nun bir çok şehrinde ise durum böyle değildi. Bu yörelerde de İGD ve Birlik Dayanışma hareketi çok güçlü olmasına rağmen, diğer sol yapılanmaların çok daha güçlü olduğu yöreler, alanlar, kampüsler vardı.
Buralarda da Kürt Hareketinin gücü azdı.
Onlar da Sovyetler Birliğini, DSS'nin öncüsü kabul ediyor, diğer fraksiyonlarca "Sovyetik" kabul ediliyorlardı.
Kürt Sosyalistleri o günlerde üniversitelerde, biz İGD'lilerle (İlerici Gençler Derneği) birlikte hareket ediyorlardı.
O yıllarda Ege Üniversitesinin, benim de bulunduğum Fen, Mühendislik, Sosyal Bilimler, Yer Bilimleri gibi fakültelerin yer aldığı Bornova Yukarı Kampüsünde, Halkın KurtuluşuHalkın Yolu gibi fraksiyonlar çok güçlüydü.
DDKD, Özgürlük Yolu, Rızgari  gibi siyasetleri ve biz İGD'lileri "sosyal faşist" olarak kabul edip, saldırırlardı.
Özellikle Fen Fakültesinde onlar çok fazla, biz ise azınlıktık. Hep birlikte dayak yerdik.
Bugün Kürt Meselesine yaklaşımı nedeniyle aforoz edilen, neredeyse Kürt Meselesinin bugüne kadar çözülmemesinin en büyük nedeni olarak tanımlanan Tarihsel TKP, o günlerde Kürtlerin en fazla içinde yer aldığı sol siyasetti.
O dönemlerden hatırladığım bir olayı kısaca aktarmak istiyorum. Benim üniversiteye ilk girdiğim yıllarda Mühendislik Fakültesinde çoğu GSB'den gelme İGD'li gedikli öğrenciler vardı. O zamanlar "Maocu" dediğimiz siyasetler onların ve bir iki DDKD'lin sınava girmesini engellemeye çalışırlardı.
Biz çaylak İGD'liler olarak o gedikli İGD'liler ve DDKD'liler sınava girerken, 'Maocular' saldırmasın diye bir iki defa nöbet tuttuğumuzu hatırlıyorum.

Yukarıda sözünü ettiğim gibi, TKP ideolojisinin, -'tarihsel' olmadan önce- diğer tüm siyasetlerin saldırı odağı olmasının nedeni, sadece "Sovyetik" olamaları değildi. Kürt meselesine olan yaklaşımı hiç değildi.
TKP, sosyalizm mücadelesinde barışçıl yöntemlerin de kullanılabileceğini dillendirmesi, Şili'de Allende'nin Seçimle elde ettiği zafere verdiği önem vs. gibi nedenlerden dolayı "Pasifist" ilan edilmişti.
Goşizm'den, bireysel terörden söz ediyordu. Şiddeti bir propaganda ve prestij aracı olarak kullanmıyordu.
Oysa o yıllar "devrimci şiddet", özellikle gençlik hareketleri içinde adeta modaydı.
Barışçıl mücadeleyi savunanlar pasifist, hatta haindiler.
Giderek sertleşen ideolojik saldırı, sonunda fiziki saldırıya dönüşmüştü.
Zaten Sosyal Faşist olmaktan dolayı Halkın Kurtuluşu  ve benzeri gurupların saldırıları varken, diğer grupların da bu saldırılara katılması özellikle üniversitelerde İGD'li olmayı çekilmez hale getirmişti.
O günleri hatırlıyorum da, Fen Fakültesinde "barışçıl mücadeleyi" savunduğu için sürekli şiddete maruz kalmaktan yılan bazı arkadaşlarımız, İGD'den ayrılıp Kurtuluş ya da Dev-Yol'a geçmişlerdi.
Bizler; "barışçıl mücadeleyi savunan pasifistler" olarak, sürekli saldırıya uğrarken ya da o kaygıyla adeta askeri disiplinle hareket edip, derse giden arkadaşlarımızı kollayıp, dersliklerin kapısında nöbet tutarken, siyaset değiştiren arkadaşlarımız, sevgilisiyle el ele, rahatça kampüste dolaşıyorlardı.
Yani "devrimci şiddeti" savunan, "huzura ve barışa" kavuşuyordu.

O günlerde Sol hareketin içinde, "devrimcinin hası devrimci şiddeti, silahlı mücadeleyi savunur" ezberi vardı.
Bugün ise Sol Mahallede, "demokratın, sosyalistin, komünistin hası Kürt Hareketinin yoluna baş koyar.amentüsü var.

Şu günlerde; Nabi Yağcı'nın  yakın zamanda çıkan, Elele Özgürlüğe adlı kitabından bir alıntı dolaşıyor sosyal medyada.
Nabi Yağcı o kitabında demiş ki; "Tarihin gerçek dilini çözdüğümde görüyorum ki, biz dün farkına varmadan 'Türkiye Komünist Partisi' değil, 'Türk Komünist Partisi' olmuşuz. Oysa komünist olmanın ayrıksı yanı en başta enternasyonalist olmasıdır. Hem enternasyonalist, hem ulusalcı olunamaz, olunursa da komünist olunamaz…"
Bu fiyakalı tespitin hemen arkasından; "Bu nedenle dünün TKP genel sekreteri ve aynı zamanda bir Türk olarak geriye dönüp Kürt halkından, Ermeni halkından, bu topraklarda soykırıma, tehcire, asimilasyona, baskıya ve tenkile (yok etmeye) uğramış bütün halklardan özür diliyorum. Türk halkından da özür diliyorum, zira diğer halklar özgür olmadan halkım da özgür olamazdı.diyerek, bu popüler amentü üzerinden, Tarihsel TKP'ye saldırıya yeni bir boyut getirmiş.
Nabi Yağcı, en yetkili(?) ağızdan TKP adına özür dileyerek, bu popüler saldırılara "haklılık" kazandırmış.
Bu alıntıyı ilk okuduğum zaman, Facebook'ta, bu konudaki ilk tepkimi belirten bir paylaşım(**) yapmıştım. Orada yazdıklarımın bir kısmıyla yazımı sürdürmek istiyorum.
"Öncelikle; Nabi Yağcı'nın bu öz eleştiriyi sadece kendi adına yapabilir.
Kendisinin "dünün TKP genel sekreteri ve aynı zamanda bir Türk olarak" yaptığı bu öz eleştiriyi, "dünün sıradan bir TKP üyesi ve bir Türkiyeli olarak kesinlikle üzerime alınmıyorum.
Tamamıyla kendi kişisel meselesidir.

Nabi Yağcı'nın gerçekten öz eleştiri vermesi gereken bir çok konu vardır.
Bunlardan en önemlilerinden biri; hiç bir zaman ideolojisini benimsemediği bir örgütün genel sekreterliğini yapması, bu yetkiyi elde etmek için çaba sarf etmesidir.

Bir diğeri; TKP'nin tarih sahnesinden bir aktör olarak silinmesinde birinci dereceden dahli olduğu halde, TKP Genel Sekreteri titrini kullanarak verdiği röportajlar ve yazdığı yazılarla TKP üyelerini yönlendirmeyi sürdürmesidir.

AKP'nin, Siyaset Akademilerinde ders vermesi, Bugünkü Erdoğan-AKP despotik yönetiminim iktidarının oluşmasında üst düzeyde katkısı olan Taraf Gazetesinde yazarlık yapması, bugün her birinin kumpas olduğu anlaşılan öngörülerde bulunması da özeleştiri vermesi gereken diğer fiyaskolarıdır.

Her şeye rağmen buradaki asıl mesele Nabi Yağcı'nın kendisi değildir.
Yukarıda ona ait olduğu söylenen -ki bunun doğru olması büyük olasılık- sözlerdeki algı operasyonudur.
Bu kısa metin, iğrenç ve tehlikeli bir pişmanlık algısını  80 öncesinin binlerce komünist, sosyalist ve solcusuna bulaştırma amacını taşımaktadır.
Elbette bu konudaki tek algı çarpıtması Nabi Yağcı'nın bu alıntıda söyledikleri değil, yüzlerce odaktan üretilen, binlercesinden biridir."
Ve bu alıntıdaki son cümlemden devam etmek istiyorum.
Evet Nabi Yağcı'nın bu sözleri bu konudaki tek algı çarpıtması değil.
12 Eylül Darbesinin ateşi bir parçaya düşüp, komünist, sosyalist, devrimci ve solcuların bedenlerini salıvermeye başladıkları, algılarına çalışmaya başladıklarından beri üretilen ve yaygınlaştırılan bir "rıza" üretimine katkıda bulunuyordu sadece....
Hani Noam Chomsky'nin,   Antonio Gramsci'den arakladığı "rızanın imalatı" tezi var ya..?
Küresel Hegomanyanın solcuların algılarına, -Kürt Meselesi konusunda- uygulamak istediği 'rızanın imalatından' öte bir şey, uygulamaya çalıştığı, -büyük oranda uyguladığı- şey 'imanın imalatı', yani amentü...

Amentü (iman etmek), ezberin güçlenmiş halidir. Bunu, o günden bu yana gelişmelere bakarak görebiliriz.
Ezber döneminde; hedefte henüz yıkılmamış Sovyetler Birliliği ve henüz tarihselleşmemiş TKP vardı, Amentü döneminde ise hedefte yıkılmış bir Sovyetler Birliği ve -Tarihsel(leştirilmiş) TKP var.
Ezberin arkasında yeni yeni vücut bulan Küresel Sermaye ve telaş içindeki Kapitalist dünya vardı.
Tüm Dünya'da yepyeni operasyonlara hazırlık yapılıyordu.
Örneğin Türkiye'de yükselen sınıf kavgasının, demokratik dönüşümleri arzulayan, giderek güçlenen muhalefetin önüne geçecek faşist bir müdahaleye zemin hazırlanması gerekiyordu.
Solun ezberlediği, "devrimci şiddet", bu zemini hazırlamakla görevli işbirlikçi karanlık güçlere çok iyi gelmişti.
Amentünün arkasında ise, aynı güçlerin daha gelişmiş, semirmiş, daha küreselleşmiş hali var.
Algı operasyonlarında daha da ustalaşmış, uzun uğraş ve denemelerden sonra 'tam kıvamında' hükumetleri iktidara getirmeyi başarmış Küresel Kapitalizm ve onun çok gelişmiş "iman üretme" imkanı var.
Evet, "Amentüezberin güçlenmiş halidir"  ancak Küresel Kapitalizmin telaşı devam ediyor.
Belki yükselen muhalefet ve demokrasi isteyen geniş yığınlardan dolayı değil ama, o günlerden bu yana daha da derinleşmiş olan kronik krizini öteleme telaşı hala sürüyor.
Sovyetler Birliğinin artık olmamasına, TKP'nin de tarihselleştirilmiş olmasına rağmen hedefte yine Tarihsel TKP ve ideolojisi, Komintern kararlarıEkim Devrimi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı var.
Bu tarihsel gelişme, olgu ve kurumlara bugün "Devrimci şiddet" ezberinden daha etkili ve tehlikeli olan, "demokratın, sosyalistin, komünistin hası Kürt Hareketinin yoluna baş koyar." amentüsü üzerinden saldırılıyor.
Ve bu "amentü" de şimdi daha ileri hedefleri olan ve artık karanlıkta kalmasına kalmasına gerek olmayan küresel güçlere iyi geliyor.

Ezberleri bozmak, amentüleri sorgulamak da Emekçi Anadolu insanına, hatta tüm insanlığa iyi gelecek.
Özellikle 2019 seçimleri öncesi ezberleri de amentüleri de bozmak "iyi gelmekten" öte bir gereklilik.

Nadi Öztüfekçi
3 Nisan 2018



 (*) küçüklü ufaklı: Aslında bu ikili sıfatın doğru kullanımı "irili ufaklı"dır. Ancak ülkemizde 'iri' diye tanımlanabilecek bir 'sol' yapılanma olmadığından "küçüklü ufaklı" tanımlaması daha uygun görülmüştür.

(**)Bknz: NABİ YAĞCI'NIN ÖZRÜ..!

7 Ekim 2011 Cuma

Benim Marksizm'im

Mehmet Taş’ın yazısı ile başlayan tartışmalar hakkında –bir şekil de alevlenmesine katkıda bulunduğumu düşünerek-  bazı düşüncelerimi aktarmak istedim.
            Sevgili Dostlar; hemen söyleyeyim ki Mehmet Taş’ın görüşlerinin hepsine katıldığımı söyleyemem. Ancak tehlikeli falan da bulmuyorum.
Mehmet Taş’ın öteden beri yazdıklarını doğrusu tartışmak isterim, kendimce yanlış, kendi arasında çelişkili bulduğum birçok yer var. Kafamdakileri doğru düzgün istihdam ettikten sonra buraya aktarmak da istiyorum. Ancak yeterince derleyip toparlamadan, sırf  “benim de bir iki lafım olsun” kabilinden koroya katılıp kakofoni yaratmak doğru olmaz. Aslın da eğitim semineri notlarından özetlenip derlenmiş bir kompozisyon ödevini, “bakınız ben neler biliyorum 1”, “bakınız ben neler biliyorum 2” şeklinde buraya boca etmek de mümkün. Ama dedim ya sırf tartışmaya “ucundan kıyısından yetişmek” adına bunu yapmak istemiyorum

            Burada fazla ilerlemeden hemen baştan söylemem gereken bir şey var. Yazının başından beri söylediklerimin ve bundan sonra söyleyeceklerimin hedefin de, bir süredir bu tartışmanın odak noktası olan, linçe çeyrek kalmış Sait Almış arkadaşımız yok.
            Bu yazının hedefinde bugün demokrasi havarisi kesilmiş, Marksizm dâhil her şeyi tartışmaya açan kişilerden tutun, son günler de Lenin’le yatıp Marks’la kalkan, hedefine nedense liberalleri değil de, diğer sosyalistleri koyanlara kadar, siz, biz, onlar ve dahi ben, herkes var.
            Burada bahsetmek istediğim konu; benim yıllarca üzerinde düşündüğüm, gözlemlediğim, zamanında bir İGD’li olarak zorluklarını yaşadığım, yaşadığımız, hareketimizin, aslında sol hareketin tümünün, bildim bileli temel hastalıklarından biri, “Marksizm’in bir din olarak algılanması…”  Tıpkı dinde olduğu gibi “Allah’ın daha sevgili kulu” olmanın getirdiği o lanet hiyerarşi… Daha inanmış, daha dindar… Allah’ına ve dinine asla laf söyletmeyen kusursuz mümin, kusursuz müminler…  Diğerlerini küçük gören, onların inançlarında sürekli halel arayan, kendi inançlarının şiddeti diğerlerinin inançlarında gördükleri kusurlarla doğru orantılı olan, o kel ekâbirlik…

            Yıllarca -özellikle üniversiteler de-  “revizyonist” suçlamasıyla karşılaştık. Küçümsenerek, alay edilerek… Tıpkı “günahkâr” denir gibi, “müşrik” der gibi. Sonradan mensuplarının birçoğunu, ANAP” da, CHP’de, ya da AKP de gördüğüm birçok siyaset, o dönemler de, Marks’a ve Lenin’e tam iman ettiğini düşünmenin kibri ile bize saldırırdı. Birçok kez bu saldırı sözlü ve yazılı olmaktan çıkar şiddet boyutuna da ulaşırdı.

            Sol içi şiddetin oldukça hışmına uğramış bir kişi olarak bunun üzerine epey düşündüm.
            12 Eylül Cuntası; bu revizyonist, bu goşist ya da bu sosyal, bu da Maocu faşist dememişti. Hepimizi aynı tezgâhlardan geçirip aynı koğuşlara tıkmıştı. O dönem de birbirimizle konuşma fırsatımız oldu. Sonradan sevgi ve saygılarını komplekssiz ve içtenlikle dile getirmekten çekinmeyen, aynı şekilde benim de saygı ve sevgi duyduğum birçok dostum oldu. Bu dostlarımla, -geçmişte aynı yapılanma içinde olduğumuz birçok insandan daha fazla- yaşadıklarımız ve güncel gelişmelerle ilgili birçok konuda, aynı şeyi düşünüyoruz.

            Açık söylemek gerekirse, aynı iman etmişlik, bizde de görülüyordu. Gerek dışımızdaki sola karşı o küçümser tavır, gerekse kendi içimizdeki fikir ayrılıklarına karşı tutumumuz, ideoloji ile dinsel inanç arasındaki o kalın çizgiyi göremediğimizin bir göstergesiydi. İşçinin Sesi meselesi ortaya çıktığında, “kafası karışık olanların kafaları açılır” şeklinde ki o bayat espriye ben dahil az gülmemiştik.

            İdeolojileri din olarak algılayıp inanç üzerinden hiyerarşiyi kurduğun zaman, kutsallıklar doğal olarak artıyordu. Hani o hikmetinden sual olunmaz kavramlar, kurumlar, kişiler ve ülkeler, bilumum kutsal şeyler… Kutsal yerler, kutsal devletler…
            Sovyetler Birliği… Hepimizin rüyalarını süsleyen o güneşli Dünya… Sovyetler Birliği’nin Türkiye’de komünist hareketin temsilcisi olarak kimi tanıdığı, ne kadar önemliydi. TİP’li yoldaşlarımızla nasıl da rekabet ederdik. Şimdi neredeyse “Ekim Devrimi yapılmamalıydı“ diyenlerimiz var. Sovyetler Birliğine “revizyonist” eleştirisine verdiğimiz şiddetli tepkiden, sosyalizmin yanlışlığını hararetle savunmaya varmak, ne kadar garip bir yolculuk?

            Olguları, gerçekleri bilinçle algılayıp, gelişmiş bir etik ve mantıksal süzgeçten geçirerek, bilimsel yöntemlere dayanarak, oluşturulan düşünce sistemi inançlardan daha sağlamdır. Politik düşünceler, bilincimizde daha oluşurken, acımasız ateş çemberlerinden geçerlerse, defalarca su verilmiş çelik gibi, esnek ve sağlam olurlar.

            Oysa inançlar bilincimize özel ayrıcalıklarla yerleşmek isterler. Beynimizdeki özel localarda, dokunulmazlık zırhı ile korunarak rahat ve güvenilir ortam ararlar. En büyük kâbusları sorgulanmadır. En büyük dostları ise ön yargıdır. Katı ve esnemezdirler.

Beynimizin çarkları arasına yerleşmiş kamalar gibi beynimizin rahat ve özgür çalışmasını engellerler. Sağlam, değişmez ve yenilmez görünürler. Ancak yeteri ölçüde güçlü gelişme ve değişimler karşısında da kırılgandırlar. Darbe yeteri kadar güçlü ve şiddetli ise yerlerini başka inançlara bırakarak kolayca yok olurlar.

            12 Eylül ve ardından gelen sosyalist sistemin çöküşü yeterli güç ve şiddetteydi. Marksizm’i ve sosyalizmi bir inanç gibi algılayan beyinlerde bu sert ve esnemez kamalar yaşananların şiddetinden kırıldı gitti.

            12 Eylül darbesi her birimizin yaşamında bir Çernobil felaketi yarattı adeta. Ardından gelen sosyalist sitemim çöküşü bu felaketi bilincimize, düşüncelerimize taşıdı. Her şey olup bittiğinde inançlarımızdan eser bile kalmamıştı. Bildiklerimizle baş başaydık En azından benim için durum böyleydi. Uğruna çaba sarf ettiğim, yaşamsal özverilerde bulunduğum her şeyin bilinçli bir savaşçısı olduğumu, tüm öğrendiklerimi nedeni ve ne içini ile mantık ve vicdan sorgulamalarından geçirdiğimi zannederdim. Yanılmışım. İnançlar benim için de önemli dayanaklarmış. O büyük yenilgide, inançlar kırılıp gidince ayakta kalmakta zorlandım. Bana kalan iki üç bilgiyle ayakta kalmak gerçekten zordu doğrusu. Yine de ayakta kaldım. Bazı arkadaşlarımız gibi ayaklı Marks külliyatı değildim ama o mütevazı ölçekteki öğrendiklerimi, bilincimdeki ateş çemberlerinden defalarca geçirip, beynimin ceberut sorgucusunun acımasız “neden” sorularıyla öylesine test etmiştim ki… Bütün inançlarım tuz buz olmasına rağmen sosyalizme olan derin kanaatim, kapitalizme olan bilinçli nefretim sapasağlam ayakta kaldı.

            Son yıllarda bazı dostlarımızın çok beğendiği, yazılarını sık sık facebook’ta paylaştığı birçok yazar, solculuğun ve Marksizm’in bir hastalık olduğunu ima etmeye, birçoğu da açıkça dile getirmeye başladı.( Etyen Mahcupyan, Ahmet Altan, İsmet Berkan, Engin Ardıç, Yiğit Bulut vb.) Bence asıl hastalık olan inançlardır. Bilgi, kanıt, sorgulamalara dayanan kanaat edinimleri ve düşünce sistemleri yerine, inançlara dayanan kanaatler, gücün karşısında çaresiz kalmanın getirdiği, “insanların büyük çoğunluğunun inandığı şeylere inanma kolaycılığı” bir zaaftır. İnsanın kendine bile itiraf edemediği uzak yakın çevresini karşısına alma korkusu ve bu korku zoru ile mantığına ve vicdanına uymayan şeylere kendini inandırması, bir zaaftır. Elbette Marksizm’de bir inanç olarak benimsendiğinde bir zaaftır. Elbet solcu olmanın temel nedenlerini inançlara dayandırırsan, solculuk ta bir hastalıktır.
Oysa Marksizm bilimsel bir öğretidir.
Benim kendimce yaptığım tanımlardan biri şudur; (“biri” diyorum zira Marksizm’in bir iki cümlelik tanımının olamayacağını düşünüyorum) Marksizm, proletarya ile burjuva arasındaki amansız kavgada, proletaryanın yanında, burjuvaziye karşı mücadelede karşılaşılabilecek hemen her noktayı inceleyip irdeleyen, doğal olarak da sürekli gelişen (tıpkı her bilim dalı gibi), gelişmek zorunda olan, bilimsel bir öğretidir.
Yani asla bir inanç sistemi değildir.
            Komünistler açısından işin inançla ilgili kısmı, burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki, giderek tüm ezilenler ve ezenler arasında ki kavgada ezilenden yana, haklıdan ve doğrudan yana olmak gerekliliğidir. İyiye doğruya, güzele inanmak komünistler için etik bir durumdur. Ama iyiye ve güzele varmak için verilen mücadelede yöntem bilimsel olmak zorundadır. Sınıf kavgasında da durum aynıdır, bu bilimsel yöntemin adı da Marksizm’dir.
            Aslında sınıf kavga ve çelişkisi hep vardı. Marks hiç yaşamasaydı da bu kavga olacaktı. Hatta Marks ve Engels’in geliştirdiği birçok öğreti, onlar hiç yaşamasaydı da değişik biçimlenim ve zamanda da olsa bir şekilde ortaya çıkacaktı. Çünkü bilimsel gerçekler, onları bulup ortaya çıkaran kişilere rağmen vardı, ortaya çıkarılmasaydılar bile var olmaya devam edeceklerdi. Kapitalizmin bunalımlarının temel unsurlarından biri olan “kar oranlarının eğilimsel düşüş yasası” Marks yaşamasaydı veya Kapital’i hiç yazmasaydı da işlemeye devam edecekti.
            Bizler de sınıf kavgasında -Marks yaşamasaydı bile- işçi sınıfının yanında olacaktık. Kendi açımdan söyleyeyim ben sınıf kavgasında ki yerimi seçtiğimde Marksist değildim. Bilmiyordum çünkü... (Tümüyle bildiğini söyleyen beri gelsin) Ama yolumu, işçi sınıfının yolu olarak seçmem için illa da Marksizm’i bilmem gerekmiyordu. Ve şu anda da öğrenme aşamasındayım.  Okuyup öğrendiğim her şeyi “Marks söylüyorsa doğrudur” demeden kendi mantık, bilgi ve deneyimlerimle test ediyorum. Marks’la gücüm yettiğince çatır çatır tartışıyorum. Bu güne kadar hemen, hep beni ikna etti. Bazılarını da anlamadım bile çünkü bugünkü karşılıklarını bulamadım. Diyelim ki bu böyle olmadı. Diyelim ki bir konuda Marks beni ikna edemedi. Bu durum sınıf kavgasındaki tarafımı değiştirmeyecektir. Örneğin birisi çıkıp “aslında Marks kapitalizmin hayranıydı” dese ve bunu da, el yazmalarını bulup laboratuvar incelemeleri ile kanıtlasa, ben de kapitalizmin hayranı olmayacaktım.
            Yani Arkadaşlar, söylemeye çalıştığım şeylerden ilki ve bence en önemlisi; ben Marks’ın taraftarı değilim, Marks’ın söyleyip yazdıklarının, sınıf kavgasında oluşturduğu öğretinin taraftarıyım. Üstelik benim algıladığım ve anladığım şekliyle ve sınırında… Bu sınırı aşan noktada ben Marksist değilim. Demek istediğim Marksizm’in henüz öğrenip bilmediğim bir öğretisinin savunucusu olmadığım gibi, bilip öğrendikten sonra aklıma, mantık ve vicdanıma yatmayan bir öğretisinin de savunucusu olmayacağım.

            Ben “Avrupa’da dolaşan hayaletin”  sanırım hep peşinde olacağım. Manifesto da söylenenler benim Marksizm’imin temeli olacaktır. Marks’ın bu noktada, sonraki herhangi bir yazısında kendini inkâr etmiş olsa dahi bu temel değişmeyecektir.

            Ben şu anda asıl tehlikenin Marksizm ve solculuğun bir hastalık olduğunu sistematik olarak söyleyen mahşer korosunun kendisi olduğunu düşünüyorum. Bu mahşeri koroyu açığa çıkarmanın, teşhir etmenin gerekli olduğuna önemle inanıyorum.

            Elbette Marksist öğretiye, Marksizm adına saldırı da yapılacaktır. Genelde bir kuruma, bir ideoloji veya bir inanca saldırmanın en etkili yolu, öncelikle eleştirdiğin şeyden yana gözükmektir. Şimdiye kadar hep kullanılagelmiş etkili ve sinsi bir yöntemdir.  Ama Marksizm de her bilimsel önerme gibi tartışılabilir. Bu tip tartışmaları niyet okumalarla karşılayamayız. Daha önceki yazımda belirtmiştim. Benim için hikmetinden sual olunmaz hiçbir kurum ve kavram yoktur. Benim, Marksizm’in tartışılmasına bir itirazım yok önemli olan tartışmanın konusu, önermelerin ne dediği... Önermenin kendisi, doğruluğu, yanlışlığıdır önemli olan. Önermenin kimden geldiği de birincil önem de değildir.

            Hemen her dinin adlarından biri, o dini yayan, vecibe ve ilkelerini ilk dile getiren peygamberlerinin ismi ile anılır. Garip bir tecelli olarak ideolojiler de öyle. Bu bir açıdan normal bir durum… Önemli olan öğretinin kendisi olduğu sürece bir sorun da yok bence.

Asıl dikkat çekmek istediğim; adı gizli olan peygamberler. Daha doğrusu “ilan edilmemiş peygamberler”. Belki biraz yumuşatırsak “büyük abiler” diye de tanımlayabiliriz. “Abim ne diyor acaba” ile başlayıp, “abim öyle diyor” a varan, giderek de “abim diyorsa doğrudur” la biten o süreç…

            Yukarı da beynimizin çarkları arasındaki kamalardan söz etmiştim. Yani inançlardan, hani o sarsılmaz gibi görünüp, yeterli güç ve şiddetteki gelişmeler karşısında da yok olup giden inançlardan. Bazı büyük abilerin söylemlerindeki değişiklikler de inançların yok olması için yeterli güç ve şiddeti yaratırlar. Çoğu kez yerine yeni inançlar koyarak…

            Geçenler de beni ziyaret eden bir arkadaşım anlattı. İsmini vermediği bir arkadaşı benim hakkım da “hala eski şeyleri savunuyor” demiş. Yeni olan nedir, ya da eski dediği şeyler nelerdir bilemiyorum, eğer benim bir dinozor olduğumu kast ediyorsa beis yok ancak değişmediğimi sanıyorsa yanılıyor. Elbette bende tüm olan bitenden etkileniyorum. Gelişen her olay kendimce kurduğum yaşamsal ve düşünsel denklemlerimdeki parametreleri değiştiriyor ve doğal olarak denklemlerin sonuçlarını da etkiliyor. Ama denklemlerin kurgusunu gücüm ve bilincim yettiğince test ettiğim bilimsel yöntemlere göre kurmaya çalışıyorum. O yüzden iş kurguladığım denklemleri değiştirmeye geldiğimde tutucu oluyorum. Kendimce, gücüm yettiğince sadık kalmaya çalıştığım bilim, benim tutucu yanım. Bilimsel olduğunu düşündüğünüz bir öğretiye yukarıda anlattığınız biçim ve özde olmak kaydıyla tutku ile bağlılık muhafazakarlık ya da Ortodoksluk olarak adlandırılamaz diye düşünüyorum.
            Bu yazıyı okuma zahmetine katlama arkadaşlara teşekkür ederim. Uzunluğu için de beni affetsinler. Ancak facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinin önemini kabul etmekle birlikte birbirimize kendimizi anlatabilmenin en sağlıklı yolunun bu tür mail grupları olduğunu düşünüyorum. Bundan sonra birçok konuda düşündüklerimi aktarmayı umut ediyorum. Düşündüklerimi dostlarım ve bir zamanlar çok şeyi paylaştığımız eski yoldaşlarımla paylaşmak ve onların katkı eleştirileri kendimi geliştirebilmek benim için önemli. Bu yazıyı, bundan sonra yazacaklarımda yanlış anlaşılmayı önlemek açısından bir anlamda önsöz olarak değerlendirin. O yüzden biraz(!) uzun oldu.
Saygılarımla
Nadi Öztüfekçi