Cumhurbaşkanlığı Seçimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhurbaşkanlığı Seçimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2018 Cuma

TÜRKİYE SOLCULARINI BEKLEYEN SON MANTIK ve VİCDAN SINAVI: YEREL SEÇİMLER..!

Kavganın özü Küresel Kapitalizm ve Emperyalizm ile Emekçi Anadolu Ulusu arasındadır.
Bu öteden beri öyleydi bugün de değişmedi.
Yakın zamana kadar, parlamenter sistemin bizlere sunduğu, bu kavgada adım atabilmemize yardımcı olabilecek  bazı imkanlar vardı. O yüzden ben dahil bu seçimleri önemsedik.
O imkanlar şimdi yok.
Bu, yeni dönemin en önemli özelliği,
Aslında bu durum bağıra bağıra geliyordu.
Seçim dönemi süresince de bu gerçek gün gibi ortadaydı.
Yani gün gibi açıktı ki; Anayasayı değiştirecek düzeyde olmadıktan sonra, parlamento aritmetiğinde ufak tefek oynamaların hiç bir hükmü yoktu.
Bunu en başta sosyalistler ön görmesi gerekirdi.
Ama sosyalistlerin gündemini parlamento aritmetiği işgal etti.

Milletvekili seçimlerinin hiç mi önemi yoktu?
Hayır onu demek istemiyorum.
Partiler üzerinden yapılacak güçlü ve akılcı bir seçim çalışması başkanlık seçimleri üzerinde de etkili olacaktı.
Erdoğan'a karşı, Erdoğan'ın aslında bir Amerikan projesi olduğunu teşhir eden bir akılcı ve güçlü bir propaganda hem başkanlık hem de parlamento seçimleri çalışmasının ortak hedefi olmalıydı.
Bunun düşünsel öncülüğünü de sosyalistler yapmalıydı.
Ama sosyalistlerin gündemini %10 barajının nasıl aşılacağı işgal etti.

Sonuçta ne parlamentoda ne de başkanlık seçimlerinde bir başarı kazanılamadı.
Ama sosyalistler artık bir aksesuar konumundaki meclise bir kaç milletvekili soktukları için sessiz bir mutluluk yaşıyorlar.
Huzurlu ve içsel...
Şimdi o mecliste ne yapacaklarsa artık..?
Bir süre sonra bel kalınlıkları artacağından emin olabilirsiniz.

Ama sosyalistlerin gerçek huzura erişmeleri için bana kalırsa biraz daha beklemeleri gerek.
Erdoğan'ın yerel Seçimler üzerinden uygulamaya koyacağı bir proje daha var.
Tam bir holding haline çevirdiği Türkiye Cumhuriyetini şubelere bölmek...
Yani proje olarak ortaya sürülmesinin asıl amacı olan, konfedaral  sisteme geçmek. Ulusal Devleti parçalamak.
Bunun için derin dondurucuya kaldırılan "Dolmabahçe Mutabakatının" çözülmesi için dondurucudan çıkarılması gerekecek. Yani gündeme getirilmesi gerekecek.

Bana kalırsa yeni bir köpürtme operasyonu gündemde.. Artık bu nasıl olur bilemem.
Erdoğan'ı 'kerhen' razı etmek ayağına, 'hendek savaşlarını' yeniden devreye sokarak mı olur, yoksa -AKP'nin kadim partneri PKK ile birlikte terörü tırmandırarak- Erdoğan'a şahin kılığını çıkarıp eski barış güvercini kostümünü giyme fırsatı vererek mi, onu zaman içinde göreceğiz.
Belki de Osmanlıcı yayılma ve genişleme palavralarıyla, "büyüyoruz" propagandalarıyla, PYD ile ortak komşu işgallerine kalkışılır.
Hani Turgut Özal'ın Ortadoğu'da "bir 'koyup' üç almak" hayalleri vardı ya.!? Bu defa yeni bir versiyonu olarak, "bir 'verip' üç almak' şekline dönüşebilir.
Erdoğan'ın bu zamana kadar Türkiye'ye uyguladığı bütün format operasyonlarında öncü güç olarak 'Solcuları' kullandığını, (yetmez ama evet) bu konuda ne kadar başarılı olduğunu biliyoruz.
Örneğin son seçimlerde..!
Yakın zamanda yeni dönemde uygulamaya koyacağı bazı projelerde MHP ile kurduğu ittifak ayağına dolaşabilir.
O yüzden önümüzdeki dönemin meclisteki potansiyel ittifakı HDP'nin meclise taşınmasını aslında herkesten çok istiyordu.
Ama gerek söylemlerinde, gerekse o video sızdırmalarıyla yürüttüğü algı operasyonlarıyla bu işi solculara yaptırdı.
Aynı başarıyı, Küresel kapitalizmin kendisine acilen dayattığı projeleri gündeme getirme görevini solculara yaptırtmakta da gösterecektir.
Yukarıda olası bir kaç köpürtme yönteminden söz etmiştim.
Şu an aklıma gelmeyen hiç beklenmedik bir yöntemle de meseleyi ustaca köpürtüp bizim teşne solcularımızı bu 'başarıya' dahil edebilir.
Kısacası her halükarda meclisteki sosyalistlere iş düşüyor.
Demem; sosyalistlerimizin huzurlu, sessiz ve içsel bir mutluluğa ulaşmaları için biraz daha terlemeleri gerekecek.
CHP oylarını HDP'ye aktarmakta gösterdikleri başarıyı HDP'nin AKP ile yapacağı pazarlıkta elinin güçlü olması için gerekeni yapmakta da göstermeleri gerekecek.
En azından solcuların, "Hani AKP'ne muhaliftiniz. AKP'ne direnmek için meclise girmeniz şarttı?" serzenişlerini teskin etmek bu sosyalist milletvekillerine düşecek.
Ne yani..? Meclise oturmaya mı geldiler?
Neyse bu izdivaçın üzerine fazla konuşmayalım. Ne de olsa aile meselesi.
Özel hayata müdahaleye giriyor.

Asıl biz neler yapmalıyız?
Yani kendi ayakları üzerinde ayakta durmaya çalışan Türkiye Solcuları..? Kaldıysa tabii..!

Yerel Seçimler bu yeni dönemde meclis aritmetiğinden daha önemli olacak.
Küresel Kapitalizmin Anadolu Emekçi Ulusuna saldırısı asıl yerel hizmetlerde olacak.
Ve bu seçimlerde hemşehri ya da müşteri olmak arasında bir karar vereceğiz.
Ulusal bütünlüğe ilk darbeler bu yerel seçimlerde vurulmaya başlayacak.
Bir derenin başında etnik kimlikleri birbirine düşürme operasyonlarının düğmesine bu yerel seçimlerde basılacak.
Algı operasyonların en sofistikesi, en acımasızını önümüzdeki günlerde yaşayabiliriz.

Ne mi yapabiliriz?
- Budunculuktan ve türcülükten arınmış;
- Artık çoktan küresel sermaye ile kucaklaşmış kesimlerini içinden söküp atmış;
- Emekçileşmiş  bir ulusun doğru ve güncel tanımı üzerinden, ulusal kurtuluş mücadelesini yaşamın her alanında yükseltmek gerekiyor.
Nasıl mı?
Hemen bugünden tezi yok tartışmaya başlamalıyız.

11 Temmuz 2018 Çarşamba

BİR KOLEKTİF BAŞARI(!) GRAFİĞİ...

Bir önceki paylaşımımda, bir grafik görseli ile birlikte "Aşağıdaki şeklin ne olduğunu tahmin edebilir misiniz?" diye sormuştum.
Başlıklarını gizlemiş biraz bulmacamsı bir hava vermiştim.
Şimdi daha detaylı olarak tekrar paylaşıyorum.
Yandaki görselin altındaki linki tıkladığınızda göreceğiniz gibi son seçimlerde CHP ve HDP ilgili bir kıyaslama grafiği bu...
Grafiğin orijinalı için tıklayınız

Google grafik uygulamasının  bazı kısıtlamaları var.
Yani tablodaki başlıkları, veri sayfasındaki başlıkları otomatik olarak grafiğe yansıttığı ve Excel'de olduğu gibi kullanıcıya pek fazla seçenek sunmadığı için şöyle bir bakışta anlaşılmıyor.
Anlaşılabilmesi için açıklama yapılması gerekiyor.

Bu grafiğin veri tabanını; YSK'nın arşivinden indirdiğim, 24 Haziran ve 1 Kasım Seçimlerinde tüm Türkiye'de partilerin İller bazında aldığı oyları gösterir Excel tablolarını birleştirerek oluşturdum.
Bu tabloda, 24 Haziran seçimlerine katılan partilerin 1 Kasım seçimlerinde her ilde aldığı miktar ve '%' olarak oyları, kaçıncı olduğu gibi verileri 24 Haziran Seçimleri tablosuna taşıyarak kıyaslama yaptım.
Her bir partinin 1 Kasım seçimlerine göre kazancını ve kaybını, hem '%' olarak hem de sayısal olarak hesapladım.
Bu grafiğe sadece CHP ve HDP'nin verilerini yansıttım.
Grafiğin altında 51 ilin ismini göreceksiniz.
Bunlar 24 haziran Seçimlerinde CHP'nin 1 Kasım seçimlerine göre oy kaybettiği illerin isimleri.
Oransal olarak en fazla oy kaybından, en az kaybına göre sıralayarak grafiğe koydum.
Örneğin CHP, en baştaki Edirne'de  % 10.9'la en fazla oranda gerilemiş.
1 Kasım 2015'de Edirne'deki toplam oyun %57.1'nin alırken bu oran 24 Haziran 2018'de  46,02'ye düşmüş.
Bu oransal düşme kendisine, 24 Haziran değerleriyle hesaplanmış 29.126 oya mal olmuş.
HDP ise 1 Kasım'a göre %1,16 fazla oy almış bu oran da kendisine 3.018 oy kazandırmış.
İşte o aşağıdaki iller Edirne'deki %10.99'dan Kars'taki %0.98'e kadar sıralanmış hali.
Diğer illerde CHP az miktarda oy kazandığı için, onu sonra farklı şekilde değerlendireceğim

Grafiğin sol tarafında (-) ve (+) oy miktarlarını görüyorsunuz.
Sıfır ekseninin üst kısmında kırmızı eğri ve noktalar HDP'nin 1 Kasım'a göre kazancını Aşağıdaki maviler ise CHP'nin kaybını gösteriyor.

İki şeklin neredeyse ayna tersi kadar simetrik bir uyum göstermesine dikkatinizi çekmek istiyorum.
Eşim Halk sağlığı doktorası yaparken istatistik dersi almıştı.
Onun ders notlarını karıştırırdım.
Oradan hatırlıyorum; istatistikte hazırlanan grafiklerde böyle bir karşılıklı uyum gösteren bir ters simetri varsa bu bir anlam ifade eder.
Bu demektir ki aynı hizadaki noktalarda bir değer alışverişi olmuş.
Bu grafikte de kırmızı taraftaki nokta (il), aynı hizadaki mavi noktadan (ilden) kaybettiği oranda değer kazanmış.
Yani bu illerde CHP hangi oranda oy kaybetmişse HDP de o oranda oy kazanmış.

Bir başka deyişle 24 Haziran seçimleri öncesinde, "HDP'nin %10 barajının altında kalması" üzerinden köpürtülen telaş işe yaramış.
1 Kasım'da CHP'oy verenlerin önemli bir kısmı HDP'ne oy vermiş.
Hakkını vermek lazım. Bu taktik bir başarıdır.
Bu başarıda;
- Halk Tv, Tele 1 kanalları, BirGün, Cumhuriyet Gazeteleri;
- Bu medyalarda sürekli demeç, röportaj veren HDP sözcüleri
- Kendi oylarını garantiye almış da HDP'nin %10 telaşına düşmüş CHP'liler;
- Mahalle Başkanları toplantısına ait güya sızdırılan videoda taktik konuşma yapan Erdoğan;
- Şanlıurfa'da gündeme bomba gibi düşen, "güvenlik güçlerinin sandıklarda manipülasyon yapıyor"  haberini tezgahlayan karanlık güçlerin payı var.
Bu ortak başarıyı kutlamak lazım.
Grafiği incelediğinizde göreceğiniz şekil, tam anlamıyla bir "kolektif sanat eseri"

Dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntı var.
Yukarıda "bu illerde CHP hangi oranda oy kaybetmişse HDP de o oranda oy kazanmış." demiştim.
Bu önemli. Kaybettiği oranda, kaybettiği kadar değil.
Yani bu başarılı operasyonun sonucunda mavi tarafın, yani CHP'nin kaybettiği oyların hepsini HDP almamış belli bir oranını almış.
Peki geri kalan nereye gitmiş?
İşte bu operasyonun gerçek başarısı, bu tablonun gerçek bir sanat eseri olması tam da burada.
Bu başarıyı grafiğe yansıtmamak olmazdı.
Ben de bunu grafikte vurguladım. Mavi taraftaki daha koyu olan kısımlar CHP'den kaçıp da HDP'ye uğramadan uçup giden oyları vurguluyor.
Bu "kolektif başarının" tepe noktası da bu.

Yaptığım grafik eğer düşündüğüm gibi işlerse çizgiler üzerine mouse ile yaklaştığınızda rakamları görmek mümkün.
Yani bu kayıpları rakam olarak da görebilirsiniz.

Şimdi belki de, "ne zorun var be adam, bütün bunlar tek tek hesaplanır mı?" diyebilirsiniz.
Ben hesaplamadım Google'a hesaplattım.
Yani biraz Excel biliyorsanız bu o kadar zor değil.
Fazlasını da yaptım.
Yakında onları da paylaşacağım.

Hani seçimlerden önce sürekli, "Bu aritmetiğin bir de matematiği var" deyip duruyordum ya..? İşte o matematik bu.
Tabii, "nereden bilelim bu hesapların doğru olduğunu" diye sorabilirsiniz de...
Olabilir. Hata yapmış da olabilirim. Sonuçta matematik dahisi değilim.
Ama rakamları kasıtlı olarak çarpıtmadığımı biliyorum.
İnanmıyorsanız oturup siz hesaplayacaksınız.

25 Haziran 2018 Pazartesi

HADİ BAKALIM SOLCULAR! ELLER HAVAYA...

Hani nerede konvoylar? Niye şenlik yok? Sosyal medyada zafer paylaşımlarını neden göremiyoruz? Tamam, Erdoğan çok rahat seçildi. Tamam, Cumhur İttifakının toplam milletvekili sayısı resmi olmayan sonuçlara göre 339'a ulaştı. Tamam, "bu kaçıncı hezimet..?" diyorsunuz. Yine de şenlikler düzenlemek gerekmez mi? Tamam, tek adam rejimi pekişti. Tamam, parlamenter sistem tarihe gömüldü. Tamam, artık ülke Cumhurbaşkanı kararnameleri ile yönetilecek. Tamam, artık savunma bakanımız emekli bir Pentagon generali, ekonomi bakanımız General Motors'un emekli CEO'su olabilir. Ama biz yine de halaylar çekmemiz gerekmiyor mu? Tamam, artık gizli gizli görüşülen TISA maddeleri hayata geçirebilir. Örneğin SGK Küresel bir sigorta şirketine devredilebilir. Tamam aynı anlaşma gereği Polis Teşkilatı Küresel bir şirkete devredilebilir, artık polisi çağırırken kredi kartımızın bakiyesini kontrol etmemiz gerekebilir. Tamam, Erdoğan, "ülkeyi bir holding gibi yönetmek" hayaline kavuştu Tamam, artık vatandaş olmaktan çıkıp müşteri konumunda olacağız. Ama başarılı olmadık mı? Niye kendimizi kutlamıyoruz? Tamam, artık okullar ve devlet daireleri pazar günleri yerine cuma günleri tatil olabilir. Tamam, artık İslam Polisleri senin namazını orucunu sorgulayabilir. Tamam, bundan böyle devlet dairelerinde, "Baş örtüsü serbest olmalı mı olmamalı mı?" tartışması yerine, "Kadınlar başı açık görev yapabilir mi yoksa yapamaz mı?" tartışmaları başlayabilir. Olsun..? Meydanlara çıkıp çılgınlar gibi eğlenmemiz gerekmiyor mu?

Tamam, bundan sonra ülkemiz her an savaşa girebilir.
Tamam, toplumumuz, "her aileden bir şehit" verilmesine razı olabilir hatta ailelerce artık bir geçim kaynağı olarak görülmeye başlanabilir.
Tamam, ülkenin bütünlüğü tehlikeye girdi.
Hiç fark etmez. Neden meydanlarda demokrasi kutlamaları yapmıyoruz?

Tamam, ormanlarımız eskisinden kat be kat daha hızlı çöle dönüşecek.
Tamam, akarsularımız en ince kollarına kadar borulanacak kuruyuncaya kadar rant sağılacak her birinden.
Tamam artık çevre mücadelesi özel mülkiyet hakkına saldırı ve vatana ihanet suçu kabul edilecek.
Tamam, Marmaris'teki 300 odalı saraya, Fethiye'de 600 odalı yenileri eklenebilir.
Ama yine de başarılı sayılırız. Kutlamalıyız
Tamam, umudu Kaf Dağının ardına yolladık. Tamam, vazgeçilmezi, kaçınılmaz yaptık. Tamam, el birliğiyle bir tiran yarattık. Tamam, haklarımızı genişletmeyi bıraktık artık, yıllardan beri bizim saydığımız haklarımızı kaybetme telaşında olacağız. Olsun ne gam? Bizler yine de sevinçten uçmalıyız. Yukarıda anlattıklarımın hiç birisi önemli değil. Bizler yine de zaferimizi kutlamalıyız. Düşünsenize..? HDP meclise girdi! Zaten demokrasi mücadelesinin başka ne amacı olabilir ki? Demokrasi dediğin nedir ki? Kürt Sorunu çözülmeden diğer demokratik hak ve özgürlüklerin sırası mı şimdi? Bak HDP mecliste..! Hem de kilit durumda. Artık AKP ile pazarlık yapabilir. Örneğin Dolmabahçe Mutabakatı her an dondurucudan çıkarılabilir. Görmüyor musunuz, bu demokratik bir zafer? Nerede şenlik davulları? Hani halaylar..? Üstelik sosyalistler de meclise girmedi mi? Az bir şey mi yani? Şimdi arslan gibi bir sosyalist milletvekili kürsüye çıkıp, "Sosyaliiiizm!" diye bağırdığını düşünelim. Diğer milletvekilleri, "Aaa bizim bundan haberimiz yoktu. Anlatın bakalım neymiş?" diye sormaz mı? Ardından bir diğer Devrimci milletvekili de, biir bir sosyalizmi anlattığında o meclis anında sosyalist bir anayasayı kabul etmez mi? Daha ne istiyoruz sosyalist devrim kapıda! Neden mi? Bunu bilmeyecek ne var? Çünkü HDP mecliste..! Haydi hep birlikte şenlik ateşleri yakalım. Türküler halaylar, oyunlar... Tüm solcular, sosyalistler, devrimciler nedir bu üzerinizdeki ölü toprağı..? Oturmaya mı geldiniz? Haydi bakalım eller havaya..! Nadi Öztüfekçi 25 Haziran 2018

12 Mayıs 2018 Cumartesi

ERKEN SEÇİM GERÇEKTE NEYİN ELZEM ÇÖZÜMÜ?

Erken seçim kararı sadece Erdoğan'ın ülkeyi ekonomik olarak yönetemediğinden dolayı alınmadı.
Elbette ekonominin geldiği bu durumun bu kararda etkisi var. Ama bu belirleyici değil.
Asıl belirleyici olan Erdoğan'ın küresel misyonunun giderek daha fazla ivedilik kazanması.
Ne yazık ki muhalefet cephesi Erdoğan'ın ekonomik açmazlarından çok daha büyük bir handikabını dikkate almıyor. Erdoğan iktidarının sürmesi halinde karşılaşacağımız -bugünü mumla aratacak- potansiyel felaketlere seçmenin dikkatini çekmiyor.
Erdoğan'ın Küresel misyonuna yeteri kadar önem verilmemesinin, dahası bu konuda kafa karışıklığı yaratan algı yönlendirmelerinin bir etkisi bu.

Bence Trump'ın İran çıkışı ile Erdoğan-Bahçeli ikilisinin Türkiye'yi erken(elzem) seçime sokmaları arasında bir ilişki var.
Hatta buna Lübnan'da seçimleri ABD karşıtlarının kazanmasını da katabilirsiniz.
Yanlış anlaşılmasın. Türkiye'de Cumhurbaşkanı seçimleri erkene alındığı için Trump İran çıkışını yapmadı, aksine Trump bu çıkışı yaptığı için Erdoğan-Bahçeli erken(elzem) seçim kararı aldı.
Biliyorum erken seçim Trump'ın İran çıkışından daha önce alındı. Zamanlama bizi şaşırtmasın.
Bunu açıklamaya çalışacağım. ABD'nin sürüp gelen İran'a yönelik hesaplarını hepimiz biliyoruz. Suriye'de gelinen durum, Doğu Guta'da rejim güçlerinin kazanması ve benzeri bir çok gelişme, ABD'nin bu planları hızlandırmasına neden oldu.
Çünkü İran'ın bütün bu gelişmelerdeki rolü büyük. Kısacası Trump bu çıkışını yapmaya öteden beri hazırlanıyordu. Yani Erdoğan, Devlet Bahçeli'ye, "Bana bir erken seçim pası at!" talimatını verdiğinde,Trump'ın böylesi çıkışı yapacağından haberdardı. Keza Lübnan'da ABD karşıtlarının seçimi kazanacağından da ABD'nin haberi vardı. Trump'ın İran çıkışının nedenlerinden biri de buydu. Giderek Ortadoğu'da köşeye sıkışıyor ve can havliyle sabırsız girişimlerde bulunuyor. "Peki, bütün bunların Türkiye'deki erken seçimleriyle ne ilişkisi var?" diyebilirsiniz. Haklısınız.
Aslında soruyu, "Neden ABD'nin bu planlarının ivediliği Erdoğan'ı seçimleri erkene almasına neden oldu?" şeklinde somutlaştırabiliriz. Özellikle Erdoğan ve ABD arasındaki çelişki(!), İran ve Rusya ile Erdoğan'ın sürdürdüğü ittifak(!) dikkate alındığında durum daha da karışık bir hal alıyor, soru, 'sorular'a dönüşüyor.
- Erdoğan, ABD'nin Ortadoğu'da yaratacağı kaosun neresinde yer alacak?
- Mevcut ittifaklarını sürdürmeye kararlı mı yoksa ABD'nin yanında yer almaya mı hazırlanıyor?
- Eğer ABD ile birlikte davranacaksa bu zamana değin ABD karşıtı blokla neden ittifak sürdürüyor
Karmaşık gibi görünse de bu durumun bir açıklaması var.
Erdoğan, ABD ile göstermelik çelişkisini de, ABD karşıtı blokla ittifakı da kerhen sürdürüyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar sürdürmek zorunda olduğu bir görsel çelişki ve bir ittifak bu...
Erdoğan'ın ABD ile çelişkisini öne çıkarmasının nedeni; defalarca yapılan anket ve araştırmaların gösterdiği bir gerçek... Türkiye halkı ABD'ni sevmiyor, hatta nefret ediyor.
Onun bölgede izlediği politikanın, neden olduğu ölüm, yıkım ve tahribatı gözlemliyor ve bütün bunları da hesaba kattığında bu nefret korkuya dönüşüyor. Bu nefret ve korku, Erdoğan'ın ABD planları doğrultusunda yaptığı icraatlara karşı Gezi Direnişinde başlayan kitlesel kalkışmalarla tepkiye ve nihayet 7 Haziran'da iktidarı kaybetmesine yol açacak kadar oy kaybına dönüştü. Bu gelişme sonucunda Erdoğan bu nefret ve korkuyu yönetmek zorunda olduğunu gördü. Yani Erdoğan'ın ABD ile çelişkisini kerhen de olsa sürdürmek zorunda olmasının nedeni tabandan kaynaklanıyor. Oy veren, tepki gösteren, hatta ayaklanan geniş kitlelerden... Erdoğan'ın Rusya, İran ve Çin'le sürdürdüğü ittifakın zorunluluğu ise üst yapıdan kaynaklanıyor. Küresel Kapitalizmin kendi krizini ötelemenin bir yöntemi olarak, ulusal devletleri bölüp parçalama operasyonuna karşı bir direncin yansıması olarak, devletten geliyor. Erdoğan devlet mekanizmasının henüz ele geçiremediği kesimleriyle uzlaşır gibi görünmek zorunda hissediyor. Aslında, adeta "ulusal devletin kalıntısı" diyebileceğimiz bu kesimlerin, -uzlaşmaya zorlayabilecek ölçüde- devlet mekanizması içinde fazla yetki ve gücü yok. Ama arkalarında geniş kesimlerin devlete olan inancı, devlet hakkındaki düşünceleri var. Erdoğan'ın ABD ile çelişkisini öne çıkarmasına neden olan bu geniş kitle, ABD karşıtı blokla ittifak yapmaya zorlayan -Erdoğan tarafından henüz ele geçiremeyen- devlet mekanizmalarına da manevi destek oluyor. Erdoğan, anayasanın yeni haliyle iktidar oluncaya kadar ABD ile olan -göstermelik de olsa- çelişkisini ve ABD karşıtı blokla ittifakını sürdürmek zorunda. ABD bunu biliyor ve tolerans gösteriyor. Ancak ABD emperyalizminin 2019'a kadar bekleyecek sabrı kalmadı.
ABD; bir proje olarak ortaya çıkmasında birebir rolü olduğu ve alaşağı edebilecek kozları elinde tuttuğu Erdoğan'ı misyonunu yerine getirmeye zorluyor. Ne var ki Erdoğan'ın bu misyonun yerine getirebilmesi için yeni anayasa desteği ile cumhurbaşkanı seçilmesi gerekir. Bütün bu anlattıklarımı anlamlı kılacak şey, "Peki, nedir bu misyon?" sorusunun yanıtı olacaktır. Bu misyonun kabarık bir listesi var aslında. Ama ben bu yazının ana teması ilgili olan bir kaç tanesini irdelemeye çalışacağım. Misyonlardan bir tanesi, elbette Suriye ile ilgili... ABD, Erdoğan'dan Suriye'nin parçalanması ve işgalinde daha aktif rol almasını istiyor. Hem de öyle, "PKK-PYD tehlikesini sınırlarımızdan temizlemek" gerekçesinin arkasına saklanmadan, TSK'nin bizzat PYD ile ittifak ederek Suriye'de olmasını istiyor. Erdoğan'ın buna ne kadar hevesli olduğunu biliyoruz. PYD ile ittifak yapmak Erdoğan'ın "asla olmazlarından" biri değil. Bunu da yakın geçmişten biliyoruz. Bu misyonun devamı ise, İran... ABD'nin hedefindeki İran, bir ABD projesi olarak Erdoğan'ın da hedefinde.
Bugünkü görüntüye bakarak bu söylediğimi test etmeyin. Erdoğan'ın Esat'la ilişkilerinin nasıl anlık değişkenlik gösterdiğini hatırlayın. Ayrıca İran'ın ABD ile yürüttüğü Nükleer anlaşma müzakereleri esnasında, "bu müzakereler için Bağdat veya Şam'ı düşünüyoruz" şeklindeki açıklamasına sert tepki göstermiş, İran'ı Suriye rejimine destek vermekle suçlamıştı. Türkiye ABD karşıtı blok içinde yer alırken bile Erdoğan-AKP ideologları İran'a karşı mezhepçi düşmanlık içeren yazılarına devam etmiştir.
Bütün bunların yanında Erdoğan için Sünnilik İran için Şiilik çok önemlidir.
Her iki taraf da bu özellikleri üzerinden liderliğe soyunmaktadır.
Yani Erdoğan ve İran arasında kalıcı bir ittifakın sürmesi zaten çok zor.
Olası bir İran-ABD çatışması durumunda olağanüstü yetkilere sahip bir tek adamın yönetiminde bir Türkiye'nin yanında olması ABD için çok önemli..
ABD bunun için çoktan bir tercih yapmak zorunda olsaydı kimi seçerdi dersiniz?
Ama Erdoğan'ın böyle bir çoktan seçmeli bir tercih şansı yok.
Erdoğan'ın Zarraf davasından tutun, IŞİD petrollerinin Türkiye yönelmiş tanker konvoylarının uzaydan çekilmiş fotoğraflarına, 17-25 aralık uyarısında bir türlü heybeden çıkmayan turpun büyüğüne kadar, can alıcı kozları elinde tutan ABD ile gerçek anlamda çelişmesi söz konusu bile olamaz.
Erdoğan fabrika kodlarına yüklenmiş bu misyonları yerine getirmek zorunda...
Erdoğan, neden erken seçim kararı aldığını açıklarken bunu belirtmişti.
Erken seçim açıklamasında, "...Gerek Suriye'de yürüttüğümüz sınır ötesi operasyonlar, gerek bölgemizdeki tarihi önemdeki gelişmeler Türkiye'nin bir an önce belirsizlikleri aşmasını zorunlu hale getirmiştir." derken yerine getirmek zorunda olduğu misyondan söz etmekte.
Kısacası Ortadoğu'da ABD için ivedilikle atılması gereken bir şeyler varsa bu Erdoğan için de ivedidir.
Erken seçim bu ivediliğe Erdoğan açısından Elzem bir çözümdür.
Ama Erdoğan için çözüm olan Emekçi Anadolu Ulusu için felaket olacaktır.
Erdoğan yönetimindeTürkiye'nin ABD'nin Ortadoğu planları çerçevesinde İsrail PYD ile birlikte Suriye'nin bölünmesi ve işgaline katılması isteniyor.
Keza İran'da da Suriye benzeri bir iç çatışmadan sonra yine benzer müdahalelere Türkiye'nin ordusuyla, üsleriyle katılması söz konusu.
Aynı anda Türkiye'nin bu planlara uygun formatlanması başlayacaktır ki bu başlı başına bir irdeleme konusudur.

Ama her zaman masa başında yapılan planlar hayata uymuyor.
Örneğin Suriye'deki gelişmeler ABD açısından hesapladığı gibi gitmedi. Bunun en önemli nedeni Türkiye'ye atılmak istenen formatın istendiği hızla gerçekleşmemesi oldu.
Ulusal devletin kalıntılarının ve emekçi ulusun bilinçsiz de olsa kendiliğinden bir tepkisiyle karşılaştılar.
Ortadoğu'da sabırsızlanan ABD, Türkiye'deki formatın gecikmesinden hatta aksamasından rahatsız oldu. Her şeye rağmen en güvendiği siyasi aktör Erdoğan'ın Anayasanın yeni haliyle Cumhurbaşkanı seçilmesi Erdoğan'dan çok ABD açısından elzem oldu.

Demokrasi güçleri bu planın farkında olması ve geniş kesimlere anlatması gerekir.
Tehlikenin büyüklüğünü ama bunun bir kader olmadığını somut örneklerle anlatması gerekir.
Ayrıca erken seçimin Erdoğan için çözüm olacağı da kesin değil.
İvedilik Erdoğan'ın çok da hesaplayamadığı adımlar atmasına neden oluyor.
Bana kalırsa erken seçim hamlesi de bunlardan biri.
Erken seçimin Erdoğan için çözüm değil Emekçi Anadolu Ulusu için umut olması mümkün.

Nadi Öztüfekçi
12 Mayıs 2018

30 Nisan 2018 Pazartesi

KÜRT OYLARI KİLİT..!?

"AKP bir Küresel Kapitalizm projesidir." söylemi -doğru olsa da- artık tek başına durumu yeteri kadar açıklamıyor.
Asıl proje, Büyük Ortadoğu Projesidir. AKP de Erdoğan da bu projenin sadece parçasıdır.
Bu proje de yeteri kadar ele alınmadığı, tartışılmadığı için, sadece isminin -belki de kasıtlı olarak yanlış çevirisinden dolayı- sınırladığı çerçevede algı yaratıyor.
Yani bu isimdeki 'Büyük' tanımı ile sanki projenin büyüklüğüne vurgu yapılıyormuş gibi anlaşılıyor.
Oysa İngilizce tanımı şöyledir: Greater Middle East, yani Büyütülmüş Ortadoğu...
Kuzey Afrikayı, İran, Türkiye, Afganistan ve Pakistan'ı hatta daha uzak bir erim olsa da Güney Kafkasya ve Orta Asya'daki çeşitli ülkeler de dahil edilmektedir.
Bana kalırsa bu ayrıntı, basit gibi görünse de Erdoğan'ın bu proje içerisindeki bugün üstlendiği rolün geçirdiği aşamaları kavrayabilmek, açısından önemlidir.
Erdoğan'ın bu projedeki rolü ve konumu 2004'lere göre değişmiş, pozisyonu yükselmiştir.
Erdoğan bu proje içerisinde artık, "ipleri başkalarının elinde bir devlet yöneticisi" olarak yer almıyor. iplerin bir kısmından (Gülen Cemaati) kurtulmuş, devlet mekanizmasını -kendi kişisel konumunu korumak ya da yükseltmek amacıyla- rahatlıkla kullanabilen, başa oynayan bir aktör olarak bulunuyor.
Oysa Erdoğan bu projeye dahil edilirken hiç de böyle olması hesaplanmamıştı.
Bakmayın siz Erdoğan'ın bir zamanlar, "Ben BOP'nin eş başkanıyım" diye övünmesine.
Böyle bir proje öyle eş başkanlar, resmi anlaşmalarla, falan zaten yürütülemezdi.
Bir kere kendini bile net tanımlamayan, yani kendi varlığını bile kabul etmeyen, Amerikan Başkanlık seçimlerinde kullanılan bir propaganda söylemidir.
Erdoğan'ın bir çıraklık gafı olarak sözünü ettiği 'eş başkanlık' da o projenin bir hazırlık aşaması olan "Gelecek Forumu"  adlı bir mekanizma ve bu mekanizma kapsamında  BOP'un hedefindeki ülkelere yönelik kurulan "Demokrasi Yardım Diyaloğu"nun eş başkanlığıdır.
BOP tanımı, CIA adına araştırma yapan, fikir üreten düşünce kuruluşlarının Ortadoğu ile ilgili önerilerini kapsayan, kitaplarda, raporların haricinde hiç bir zaman resmiyet kazanmamıştır.
BOP'si ile ilgili hiç bir belge de yayınlanmamıştır. Böyle bir projenin varlığı hiç bir zaman resmiyete dökülmemiştir.

Ama bütün bunlar bu lanetli, kanlı projenin gerçek olmadığını göstermiyor.
BOP'nin ne kadar gerçek olduğunu, bölgede olup bitenlere (Suriye, Irak, Libya) ve bütün bu olup bitenlerle, ABD ve Batı emperyalizminin ilişkisine bakınca anlayabiliriz.
Örneğin G8'de NATO toplantılarında alınan bir çok kararın bu proje kapsamında alındığı haber edilir, gazetelerde çıkan bu haberler yalanlanmaz, ancak resmi belgelerde BOP adı geçmez.
Ama kararlar alınır ve uygulamaya konur.
İnsanlar ölür, yurtlarından olur, ülkeler işgal edilir, devletler parçalanır, yönetimler değişir.

BOP ne kadar gerçekse Erdoğan'ın bu projedeki varlığı da o kadar gerçektir.
Üstelik Erdoğan'ın bu projedeki pozisyonu giderek artmaktadır.
Bu projenin başat aktörlerinden biri de Küresel Kürt Hareketidir. İçinde, farklı ideoloji ve anlayışa sahip, birbirleriyle yarışan, hatta zaman zaman savaşan bir çok gruptan da oluşsalar da birlikte hareket eden bu hareket de artık Küresel bir güç olmuştur.
Bu projeye Erdoğan'dan çok önce dahil oldular ancak bu projedeki pozisyonlarının yükselmesi Erdoğan'la eş güdümlü olarak arttı.
Aslında bu senkronizasyonun içine Gülen Hareketi, Liberaller ve mutasyondan geçirilmiş Sol Pişmanlar da Erdoğan'da önce dahil edilmişlerdi.
Bu eş güdüm 2000'li yılların başından itibaren açıkça, hiçbir saklamaya gerek duyulmadan artarak devam etti.
Bu süreci fazla detaylandırmak istemiyorum ama Erdoğan'ın bu süreç içindeki pozisyonunun beklenmeyen bir şekilde arttığını vurgulamak için söz etmek zorundaydım.
Başlangıçta bu projenin gerekli, kritik konumda ama gerektiğinde değiştirilebilir bir aparatı konumdayken şimdi merkezine daha yakın, oyunu kurgularken yok varsayılamayacak bir konumda yer alıyor.
Erdoğan bu konuma kişisel yetenekleri, hırsı sayesinde, bu projenin en tepesine kendini kanıtlayarak geldi.
Hiç bir zaman projenin dışına çıkmadı ama kolayca harcanamayacağını kanıtladı.
7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan irade -bir yönüyle (başka amaçları da vardı)- başta Küresel Kürt Hareketinin ve projedeki diğer unsurların- kendisini harcama girişimiydi.
Ama Erdoğan projeye kendisinden çok önceden dahil olmuş diğer partnerlerine rağmen bu girişimi proje içindeki konumunu yükselterek savuşturdu.

7 Haziran'dan sonra siyasi konumunu yıpratan -aslında projenin kendisine yüklediği misyonu ikrar eden- söylemlerine son verdi.
Bu misyonu, yerine getirdiği anda harcanacağı konumdan, daha güçlü konuma geleceği ana kadar dondurdu.

Erdoğan, konjonktür gereği, iktidarını korumak açısından, siyasi söylemlerinde ve tarzında 180 derece (en azından görsel açıdan) değişiklik yapınca, başlarda kendisini hararetle alkışlayan projenin diğer gediklileri, herkesten fazla Erdoğan karşıtı oldular.
Bu gediklilerin bir kesimiyle, Sol Pişmanlar veya diğer tanımlama terimimle ifade edersek, Mutan Solcular ile öteden beri didişmekteydim.
Son günlerde Erdoğan'ın ikinci sınıf imitasyonlarının sürekli pişirilip önümüze koymalarına dair tepkilerimi yazıya dökünce,  bir zamanlar, "Mesele sadece Erdoğan'ı yıkmak değil" diyenler şimdi, "Her şeyden önemlisi Erdoğan iktidarına son vermek" diyorlar.
Aslına bakarsanız ne Erdoğan o günlerden buyana öz olarak değişti ne de Erdoğan'ın o eski solcu taraftarları görüş değiştirdi.

Onların derdi her şeyin 2011'lerde terk edilen rotasına girmesi...
Aslında Erdoğan üzerindeki o sahte "anti emperyalist" kılığı üzerinden atsa hiç bir muhalefetleri kalmayacak.
Onlar sanıyorlar ki Erdoğan'ı derin devlet ele geçirdi ve bu saatten sonra hayır etmez.
Aslında fena halde yanılıyor ve yanıltıyorlar.
Evet, kendilerinin yanılmaları çok da önemli değil ama muhalif kesim içerinde oluşturdukları çarpık algı oldukça zarar veriyor.
Yıllar önce 2010 anayasa referandumunda Yetmez ama Evet sürecine katılanların, sonraki süreçlerde her fırsatta eleştirilmesine artık son verilmesini, asıl bu sürecin arkasındaki iradeye karşı uyanık olunmasını öneren yazı ve paylaşımlarım olmuştu.
Aynı irade yine iş başında.
Mutant Solcular Bulvarında ikamet eden bu odak yine sinsi tezgahlar peşinde.
Etkisine aldıkları ve mutasyona tabi tuttukları solcular vasıtasıyla sürekli, birbirinden zehirli, "Erdoğan İktidarı nasıl yıkılır?" ambalajlı, "Erdoğan İktidarın yıkılmasını nasıl engelleriz?" dolmalarını piyasaya sürmekteler.

Dolmalardan biri şöyle; Kürt oyları kilit oylardır. CHP ikinci turda Kürtlerden oy olacak bir aday çıkarmalıdır.
Tam bir zehirli dolma..!
Bir çok açıdan yanlış ve yanıltıcı.
Bir kere, kendi tabanını temsil eden bir CHP adayının bile ikinci tura kalacağı garanti değilken, "Kürtlerden oy alabilecek" bir adayın ikinci tura kalacağı üzerinden strateji yürütülmesine ikna edilmeye çalışılıyoruz.

Ayrıca; Kürt oyları dediğimiz, Kürdistani Partilere verilen oyların kilit olma durumu tartışmak gerekir.
Örneğin CHP'ye "Kürtlerden oy alabilecek" bir adayı dayatan HDP'nin - bu adayın neden illa sağcı ve liberal olması gerektiğini bir yana bıraksak bile- bu oylar üzerinde %100'lük bir denetimi var mı sizce?
Önceki seçimler bunun hiç de böyle olmadığını gösterdi.
Kısaca bir hatırlayalım.
7 Haziran seçimlerinde HDP'nin seçim barajını aşmasını sağlama kampanyası, "elimiz değmişken -CHP yerine- ana muhalefet partisi de yapalım" operasyonuna dönüşüp HDP'ye aktarılan oylar abartılınca, Erdoğan-AKP iktidarının tek başına hükümet kurmasını imkansız hale getirmişti.

Bu hesap hatası Erdoğan'ı kızdırmış, özellikle Kürt nüfusun yoğun olduğu illerdeki oy dağılımı 1 Kasım'da hem HDP'nin barajı geçmesini hem de Erdoğan tek başına iktidar olmasını sağlayacak şekilde yeniden ayarlanmıştı.
Bu ayarlamanın nasıl yapıldığını hepimiz hatırlarız.
Seçim sonuçları belli olduktan sonra PKK ile ortak organize edilen şiddet olayları aniden artmıştı. Operasyonlar, eylemler... Sonuçta bu seçimler sayılmamış 1 Kasım'da yeniden yapılmasına karar vermişti Erdoğan.
7 Haziran seçim çalışmalarında bütün televizyon kanallarında saz çalıp türkü söyleyerek oldukça başarılı bir seçim performansı sergileyen Selahattin Demirtaş, 1 Kasım seçim çalışmalarında 'bir nedenden' dolayı önceden ayarlanmış televizyon programlarına bile çıkmadı.
Kırsal kesimdeki önemli sayıda oyu ipoteğinde tutan ağalar ve aşiret reisleri tehdit ve vaat yöntemleriyle hizaya getirildi.
Seçmen oy torbaları güvenlik güçlerinin 'denetimde' YSK merkezlerine ulaştırıldı,
Yazının sıkıcı olmasını istemediğim içi buraya aktarmadığım, daha bir dolu ayrıntı o bölgedeki oylar gerekli olduğu şekil ve ölçüde ayarlandığını gösteriyor.

Bu ayarın benzeri 16 Nisan referandumunda da yaşandı.
O zamanlar kendimce yaptığım bir çalışmada; 1 Kasım'da seçimlere giren partilerin aldıkları oyları, 16 Nisan referandumunda vereceklerini ilan ettikleri Evet veya Hayır oylarına göre gruplamış, buradan da 1 Kasım'da Evet ve Hayır Blokunun oylarını hesaplamıştım.
Bu oyları 16 Nisan referandum sonuçlarıyla karşılaştırdım.
O çalışma gösterdi ki 67 ilde Hayır Blokunun oyları artarken, HDP'nin birinci veya ikinci parti olduğu, Kürt nüfusun yoğun olduğu 14 ilde 'Evet' oyları artmıştı.
Bu artış, hatırlayacaksınız referandumda Evet oylarının kıl payı kazanmasını sağlamıştı.
Sonuçları sadece seçim hilesi açıklayamazsınız. Ortada bir ayar durumu olduğu burada da görülüyordu.

Bu durumda;
7 Haziran'daki oy dağılımı nasıl 1 Kasım'da HDP'nin barajı geçmesini, AKP'nin de tek başına iktidarda kalacak şekilde ayarlandıysa;
16 Nisanda HDP'nin, "Biz Hayır oyu verdik" demesi sağlayacak ama 'Evet'in kıl payı kazanacak şekilde (biraz da hile ile ile) ayarlandıysa;
24 Haziran seçimlerinin ikinci turunda da HDP'nin, "Erdoğan'a oy vermedik" diyebileceği, Erdoğan'ın da kıl payı kazanacağı miktar ve şekilde ayarlanabilir.

Bu açıdan bakılırsa doğrudur. Kürt oyları gerçekten kilit olabilir. Ama önemli olan bu kilidin anahtarının kimde olduğudur.

Kürt oylarının çok önemli olduğu açıktır. Gerçekten de belirleyici olabilir.
Ama demokrasi güçlerinin Erdoğan iktidarını gerçek anlamda yıkabilmesi sadece Kürt oylarına bağlanamaz. Bağlanmamalı da...
Çeşitli televizyon kanallarında konuşan HDP milletvekilleri HDP'nin sol söylemleri olan "tek parti" olduğunu, sol söylemlerin meclise taşınması için HDP'nin ve HDP adayının desteklenmesini gerektiğini söylerken, CHP'ye sağcı ve liberal adayları, Kürtlerden oy alabilme şartı olarak dayatıyor.
Bu şartın yerine getirilmesi durumunda Erdoğan-AKP iktidarının yıkılacağı bana kalırsa oldukça şüpheli bir durum ama CHP'yi ana muhalefet partisi olmaktan düşüreceği kesin.

24 Haziran'da Erdoğan iktidarını gerçek anlamda ve kalıcı olarak yıkılması gerçekten önemli.
Bir daha böyle bir şans ele geçmeyebilir. Ama bu durum, şans ya da fırsat olarak tanımlanmaktan öte bir zorunluluk.
Erdoğan'ın anayasanın yeni haliyle iktidar olmasının neden önüne geçilmesi gerektiği konusunda bütün muhaliflerinin hemfikir olduğunu sanmıyorum.
Erdoğan-AKP iktidarına değişik nedenlerle muhalif olanlar olduğu gibi bu iktidarla çelişkilerinin uzlaşmazlıkları da farklı düzeyde olanlar var.
Hatta bu iktidarın yıkılmasından ziyade fabrika ayarlarına dönmesini isteyenler de çok.
Ancak muhalefetin ana gövdesini Erdoğan-AKP iktidarının fabrikadan yeni çıkmış haline de bugün vardığı noktaya da karşı olan kesim oluşturuyor.
Muhalefet stratejisini yalnızca "kilit" diye tanımlanan Kürt oylarını kazanmak üzerine kurmak ne kadar doğru olur?
Ve neden muhalefetin ana gövdesine zarar vermekten kaçınılmıyor?
7 Haziran'da elde ettiği oy oranı 1 Kasımda başlayarak giderek düşen bir kesim 'muhalif' oy potansiyeli ile giderek yükselen yine muhalif bir başka oy potansiyeli arasında tercih mi yapmalıyız?
Bence bu tercihi yaparken hangi kesimin muhalefetinin şartsız ve sağlam olduğuna bakmak gerekir.
Muhalif nitelikleri bir dolu şarta bağlayan bir kesimden gelecek oyları hesaba katarak Erdoğan iktidarını gerçek ve kalıcı olarak alaşağı edemezsiniz.
Aksine bu projedeki konumunu gerekli ve yeterli konuma yükseltirsiniz.
16 Nisan Referandumunda ortaya çıkan umudun hangi koşullarda ve hangi tabana dayanarak yükseldiğini unutmamak gerekir.
O statlarda kendiliğinden yükselen marşları hatırlamak gerekir.
Peki sizce hatırlanacak mı? Sanmıyorum.

Bu noktada bir önceki cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili görüşlerimi paylaştığım eski bir yazımdan(*) bir alıntıyı aktarmak istiyorum.
"Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP ve MHP’nin ortak adayı tıpkı 1983 seçimlerindeki Halkçı Parti Başkanı Necdet Calp gibi bir portre çiziyordu. Kırk yıllık CHP’lileri partisinden küstürmek üzere tezgahlanmış bu operasyon sonucu, CHP adeta bile isteye, seçmen tabanının önemli bir kısmını sandık başına getirtmemiş, yine önemli bir kısmını HDP’ye hediye etmişti. MHP’liler ise yaptıkları ittifak nedeniyle tabanın büyük çoğunluğunun Erdoğan’a oy vermesini sağladı.

HDP; CHP tabanına yönelik çalışmış; ustaca bir taktikle CHP’yi yıpratma işini HDP içindeki sol bileşenlere, sosyal medyadaki trend delisi holigan taraftarlarına devrederken, Demirtaş da adeta “Kuvayi Milliyeci” kesilerek Türkiyeli imajı çizmiş, -yani o sinir bozucu damarı kullanarak- CHP tabanından önemli oranda oy toplamıştı.

Müzmin acemi, gemi aslanı sosyal demokratlar partisi CHP, 12 Eylül sonrasında mantar gibi biterek ekranlara doluşan medyaşorların etkisiyle şaşkın ördek atasözünü hayata geçirdi.
Liberal parantezine bilumum vasıfları (İslamcı, sosyalist, komünist, muhafazakar) sığdırmakta maruf 12 Eylül mamülü medyaşorlar CHP’yi; “Oyunu artırmak istiyorsan, mütedeyyin muhafazakar kesimlere şirin gözükmelisin” telkini ile gaza getirdiler.
CHP’de vur denileni öldür anladı, tuttu isminden, cismine İslami bir adayla yarışa girdi.

CHP’nin terk ettiği Laiklik kozunu HDP devraldı.

Özellikle HDP içresinde, kendi görevlerini Kürt Ulusal Hareketine ihale etmekten dolayı işsiz güçsüz kalmış Türkiye Sosyalistleri, holigan amigolar gibi bu göreve şevkle talip oldular.
CHP tabanının daha önce şiddetle eleştirdikleri ulusalcı ve laikçi tabanına çalıştılar.
Birlik beraberlikten, Türkiyelilik, laiklik üzerinden, adeta ulusalcı propaganda yürüterek bu tabanın kayda değer bir kısmını HDP’ye kazandırdılar.
Ama çok daha önemli bir kısmının CHP’ye küserek sandık başına gelmemesini sağladılar.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerini üç kişi arasında oynanan tek kale maça benzetirsek, maçı şöyle özetleyebiliriz. CHP İhsanoğlu’nun ayağından topu kale önüne ortalamış, HDP’li Demirtaş topu göğsüyle yumuşatıp, AKP’den Erdoğan’ın önüne yuvarlamış, Erdoğan’a da topu kaleye yuvarlamak kalmıştı.

Kale zaten bomboştur.
Kalede olması gereken demokrasi güçleriyse; maçı türbinlerden izlemeyi yeğlemiştir. Hatırı sayılır bir kısmı da stada kadar gelmeye bile tenezzül etmeyip, yazlıklarda televizyonlardan izlediler."

Açıkçası aynı kaygıları hala taşıyorum.
Gelişmeler daha da büyük hataların olabileceğini gösteriyor.
Ayhan Bilgen'in dile getirdiği, aslında Kürt Hareketin Erdoğan'la olan Proje içi rekabetinin bir yansıması olan tehditimsi demeci ile ilgili haberi okumuşsunuzdur:
"HDP sözcüsü Ayhan Bilgen, "sıfır baraj ittifakı"nın Cumhurbaşkanlığı seçiminin kritik belirleyicisi olacağını söyleyerek, "Bizi milletvekili seçiminde yok sayanlar, cumhurbaşkanlığı seçiminde desteğimizi almakta da zorlanır" dedi.
Bu demeç Kürt oylarının ne kadar şarta bağlı olduğunu gösteriyor.
Aynı zamanda proje içi rakip-ittifakları Erdoğan'ın -Küresel Kapitalizmin tavsiyesiyle yürütmeye çalıştığı- muhalefeti dizayn etme operasyonuna(**) da uygun bir demeç.

Korkarım ki önümüzdeki tek kalelik maçta CHP yine topu ceza sahasına ortalayacak.
Kürt Hareketi topu göğsüyle yumuşatıp, Erdoğan'ın önüne ortalayacak.
Erdoğan'a da topu kaleye yuvarlamak kalacak.
Kale de yine kimse olmayacak.

Ya da ben yanılacağım. Bu kadar olumsuz olduğum için utanacağım.
Bu duyguyu yaşamayı o kadar istiyorum ki..!

Nadi öztüfekçi
30 Nisan 2018



(*) Türkiye Cumhuriyeti Holdingi
(**)Erdoğan Kendisine göre Muhalefet Cephesi Oluşturuyor.





25 Şubat 2018 Pazar

TOKSİK DOLMALARA DİKKAT!

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin, ister 2019'da ister baskın bir seçimle erken tarihte yaklaşması ile birlikte algı operasyonları peş peşe işlemeye başladı. Gün geçmiyor ki önümüze yeni bir "Toksik Dolma" koymasınlar. AKP atacağı her adımın olası siyasi sonuçlarını, attığı her adımın siyasi getiri ve görüsünü görmek üzere anket yaparken; karşı cephesini de boş bırakmıyor. Küresel algı odaklarının da desteğiyle ustaca pişirilen Toksik Dolmalar, Erdoğan'ın 'suret-i muhalefet'ten görünen veya 'sol görünümlü' gizli taraftarları aracılığıyla, içlerinde yuvalandıkları, gerçekten muhalif veya sol duygulara sahip kesimlere kolayca ulaştırıiıyor.
Ve "dolma yutmada üzerine olmayan " Türkiye Solu, hiç bir araştırma yapmadan, bırakın araştırmayı üzerine kafa bile yormadan bunları çevresine servis ediyor. Uzunca bir süredir, "CHP, HDP ittifakı dolmasını" adeta burnumuza sokarcasına yedirmeye çalışıyorlardı. Yetmedi, yeni bir tanesini daha pişirdiler. Son dolma, "Seçim Boykotu Dolması"... Hangisini yersen... Bir de kendilerinden o kadar eminler ki.!? Zannedersin ülkenin dört bir tarafında, beş on bin denek üzerinde anket, kamuoyu araştırması falan yapmışlar gibi, tereddüt etmeden reçetelerini yazıyorlar. İlginç olan; birbiriyle uyumsuz tarifleri aynı anda sofraya sürmeleri. Örneğin bir yandan, "Saadet Partisi, İYİ Parti, HDP ve CHP gibi, yiyeni mide fesadına uğratacak, bir dolma tarifine Abdullah Gül gibi kart turpu katarak, Erdoğan'a karşı(!) bir salaklar sofrası kurmaya kalkıyorlar. Aynı anda da; "aslında bu sofraya da gerek yok, sen şu 'Seçim Boykotu' dolmasını ayak üstü yut bakayım" diyerek Hayır Cephesinin sofradan aç kalkması için ellerinden geleni yapıyorlar.

Aslında bir toksik dolma daha var. Üstelik ilk ikisinden daha toksik... Bu da Erdoğan'a karşı bir darbe ya da müdahale... Şimdilik satır aralarında ya da imalarla dile getirilerek, mahcup bir şekilde pazarlanıyor. İsterseniz bu retorikleri, metaforları falan bırakalım da bu dolmalar üzerinde sırasıyla toksin analizi yapalım. Önce birinci Toksik Dolma... CHP ve HDP'nin kontenjandan var olduğu, gerekirse meclisteki diğer partilerin (İYİ Parti ve Saadet Partisi) biri veya ikisinin dahil edildiği bir ittifak önerisini ele alalım. Aslında bu dolmayı daha önceki yazılarımda ele almıştım. Ama yine de üzerinde biraz akıl yürütelim. Sizce CHP ve HDP ittifakı, her iki partinin ayrı ayrı alabileceği oyların toplamından daha fazla oy alır mı? Örneğin 1 Kasım seçimlerinde CHP'nin aldığı %25.31 ve HDP'nin aldığı %11.90 ile toplam %37.21'in önüne geçebilir mi? Çok daha önemlisi %50'yi aşabilir mi? Bence 1 Kasım Seçimlerinde ayrı ayrı aldıkları oyun toplamını bile alamazlar. Diyelim ki bu ittifaka -olmaz ya- İYİ Parti ve Saadet Partisini dahil ettiniz. Seçim öncesi anketlere göre ayrı ayrı alabilecekleri oyların toplamını, HDP'nin dahil olduğu bir ittifak içerisinde olduklarında alabilirler mi sizce? Ne CHP, ne İYİ parti ne de Saadet partisi, tabanlarına HDP ile aynı ittifakta olmalarını anlatamazlar. Böyle bir ittifakta, -içinde diğer iki parti olsun ya da olmasın- en fazla oy kaybedecekler CHP ve HDP olacaktır. İroniye bakın ki her iki parti tabanı diğer partiye duyduğu tepki nedeniyle AKP'ye kayacaktır. (CHP tabanının ağırlıklı olarak İYİ Partiye kayması beklenebilir) Bir Kasım seçimlerinin hemen ertesinde, televizyonlarda sonuçlardan fazlasıyla memnun, Kürt Kökenli bir seçmen şöyle demişti; "Tam da bizim istediğimiz gibi oldu, HDP barajı geçti, AKP de birinci parti oldu" Bence bu ifade bize epeyi bir şeyler anlatıyor. Diğer yandan; Son anket sonuçları HDP'nin de, İYİ Partinin de barajı geçebileceklerini gösteriyor. Yani bu iki parti açısından ittifak tercihi, baraj sorunundan dolayı olmayacaktır. İYİ Parti barajın ötesinde bir başarı peşinde. Özellikle MHP'den ve CHP'nin, partisini istediği ulusal çizgide görmeyen tabanından koparacağı oylar, bu başarı beklentisinin önemli bir kısmı. Beklediği bu -başarılı- sonucu riske atacak bir maceraya, yani HDP'nin var olduğu bir ittifaka girmek istemeyecektir. Açıkçası HDP-CHP ikilisinin yanına, İYİ Parti ve Saadet Partisinin bir veya ikisinin katılacağı bir ittifak, sadece seçimlerde başarısız olmakla kalmaz, pratikte hayata da geçemez. Ne İYİ parti ne de Saadet Partisi böyle bir tuzağa düşmez.
Düşse düşse -gedikli bir av kuşu olarak- CHP düşer. Gelelim ikinci Toksik Dolmaya; hani şu akıllara seza, Seçim Boykotu meselesine... Aslında bu dolma için toksin analizi yapmaya bile gerek yok. Vıcık vıcık dolmanın dışına taşmış zehri açıkça görülüyor. Son günlerde sosyal medyada organize olarak ve sıkça dillendirilen Seçim Boykotuna öncelikli gerekçe olarak, seçim güvenliğinin olmayışı gösteriliyor.
21 Şubat’ta Meclis başkanlığına sunulan 26 maddelik ‘ittifak kanun teklifi’ önemli ölçüde Seçim Kanunu’nda da değişiklikler sunmaktadır.
Bu anlamda gerçekten sandık güvenliği tehlikeye giriyor.
Ancak Seçim Boykotu, öncelikle Erdoğan'ın bu oldu bittisine razı olmak anlamına geliyor.
Erdoğan'ın seçim kanunda yapmak istediği değişikliklerin amacı, sadece sayım avantajı sağlamak değil, aynı zamanda karşı cephede umutsuzluk yaratmak.
Bu algıyı yaratmak için, -yukarıda sözünü ettiğim- Erdoğan ve onun açık ve suret-i muhalefetten görünen gizli taraftarları özel çaba sarf ediyor. Başarılı da oluyorlar. Gerçekten Erdoğan muhalifi olan bir kesim, Erdoğan'ın bu manevralarının etkisinde kalıyor. Erdoğan'ın yarattığı bu umutsuzluğu % 50'yi geçen Hayır Cephesine bulaştırıyor ve Erdoğan'ın seçilmesini, önüne geçilmez bir kader gibi algılanmasına yardım etmiş oluyorlar. Oysa böyle bir durumda yapılması gereken, bu seçim kanunu tasarısına karşı mücadele etmektir. Niye savunmayı geride kurmaya kalkıyoruz? Yığınları Seçim Boykotu için sokaklara çağırmaktan çok daha meşru ve mantıklı olan, seçim kanunundaki bu değişikliğe karşı çıkmak için çağırmaktır.
Seçim kanununda yapılmak istenen değişikliklerin aslında ne olduğunu ve çok daha önemlisi, bu değişikliklerin yapılmak istenmesinin arkasında Erdoğan'ın kazanamama korkusu olduğunu yığınlara teşhir etmek, şimdiden yapılacak boykot çağrısından çok daha etkili olacaktır.
Yığınların sandığa sahip çıkması konusunda da duyarlı olmasını sağlayacaktır. Oysa Seçim Boykotu için aynı meşruluk algısını yaratamazsın. Tek atımlık barutunu kullanmadan önce sokağa dökebileceğin yığınların bir yaptırım gücü oluşturup oluşturmayacağını önceden sorgulamak zorundasın. Yapacağın boykot yapılan seçimi geçersiz kılacak kadar niceliksel olmalıdır. Yani bu boykota dahil edebileceğin yığınlar bir yaptırım yaratacak kadar geniş kesimleri kapsamalıdır.
Bugünün konjonktüründe seçimleri boykot etmek, Latif Doğan'ın Küstüm Şov'undan daha fazla etki yapmaz. Ne çağrısını yığınlara ulaştırabilirsin ne de Erdoğan'ı destekleyen, devlet gücü eşliğinde organize olmuş, şoven ve dini duyargaları erekte olmuş, agresif yığınların çıkardığı gürültü içinde boykotun gerekçelerini anlatabilirsin.
Üstelik boykot ettiğin için de -boykot gerekçesi olarak ileri sürdüğün- sandık güvenliğini Erdoğan taraftarlarının insafına bırakmış olursun. O esnada senin dışarıda yapacağın eylemler hakkında geniş kesimler, "bir vehim üzerinden"ayaklandığını, ama çok daha geniş bir kesim de, "darbe yapmak için" ayaklandığını düşünecektir. Üstelik böyle düşünülmesi için gerekli alt yapı hazırlıkları başladı bile... Böylece üçüncü ve en tehlikeli, en toksik olan dolma üzerinde toksin analizi yapmaya başlayabiliriz. Bu Toksik Dolmanın adını da "Erdoğan'a karşı bir darbe ya da müdahale" koyalım.
Böyle bir niyet, böyle bir plan var mı bilemiyorum. Açıkçası sanmıyorum da... Ama böyle bir algının ve beklentinin özellikle yaratılıp piyasa edilmesi büyük bir ihtimal. En çok da Erdoğan taraftarlarının böyle bir algının oluşmasını isteyebileceğini düşünüyorum.
Erdoğan bu zamana kadar, gerek Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında , gerek 14-25 aralık skandallarının ortaya çıktığı sıralar, gerekse de 15 Temmuz algı operasyonları esnasında, kendisi için yaratılan, "her an darbeye maruz kalabilir" algısından çok yararlandı. Bugünkü diktatoryal iktidarını bu algıya borçlu olduğunu söyleyebiliriz. Sırf, "Erdoğan darbeye maruz kalmasın" diye ne çok Toksik Dolma yedirdiler kamu oyuna. Kozmik odalara mı girilmedi, TSK'nin kadrosu hallaç pamuğu gibi mi atılmadı, nice bilim adamı ve yazar, -yeterli yılgınlık kıvamına getirilip muhalif çıkıntıları törpüleninceye kadar- uydurma davalardan dolayı hapislerde mi yatmadı? Bu darbe tehlikesi algısı sayesinde; bugünkü despotik yönetimin anayasal zeminini hazırlayan anayasa değişikliği, "Yetmez" kaydı şartıyla 2010' referandumunda, en demokrat ve en çok bilen ağabeylerimizin canhıraş çabalarına mazhar olarak onaylanmadı mı?
Kısacası Erdoğan, kendisine karşı yapılacak darbe söylentilerini sever. Bu söylentileri çıkaranları daha da çok sever.
Hele hele 15 Temmuz gibi denetimli darbe girişimlerine bayılır, "Allah'ın bir lütfu" olarak görür.
O yüzden seçim yasasındaki değişikliklere karşı değil de seçimlerin boykot edilip sokağa çıkılmasını dört gözle bekleyecektir. Bunu bir darbe girişimi olarak lanse edecek, "gedikli bir mağdur olarak" ustaca oya tahvil edilecektir.
Üstüne, suret-i muhalefetten görünen Erdoğan'ın gizli taraftarları, "yığınsal eylemler, uluslararası demokrasi güçlerinin müdahalesini getirecektir" gibi toksik dolmaları, "analiz" niyetine piyasa ederse Erdoğan, Balkon Konuşmasını o andan itibaren hazırlamaya başlayacaktır.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar, yukarıda, kendimce "toksin analizlerini" yaptıklarıma benzer, daha birçok Toksik Dolma önümüze konacaktır.
Kendi payıma, onların da farkına vardıklarımın toksin analizlerini uygulayacağım.
Ama şimdilik, tıpkı yazının başlığı gibi, "Toksik Dolmalara Dikkat" diyorum. Bilin ki bu dolmaları önümüze koyanların, Erdoğan'ın -anayasanın değiştirilmiş haliyle- seçildiğinde yapabileceklerinden beklentileri vardır.

Nadi Öztüfekçi 25 Şubat 2018

21 Kasım 2017 Salı

Cumhurbaşkanlığı Seçimleri öncesinde göstermemiz gereken "A Beautiful Mind"...

Yakın zamanda “Akıl Oyunları” adlı bir film izledim. İzleyenler olmuştur. Nobel ödüllü Amerikalı matematikçi John Nash'in hayat hikayesini anlatan bir filmdi. Filmin konusunu önceden Vikipedi’den okuyup merak etmiş izlemeye karar vermiştim.
Konuyu anlatırken bir kısmını Vikipedi’den alıntılayacağım;
Nash, öğrencilik yıllarından itibaren hayaller görmeye başlar. Mezuniyetinden sonra, zamanla paranoid şizofreni olur; fakat hasta olduğunun farkına varamaz. Bir konferans sırasında aniden bir psikiyatrisin karşısına çıkması ile olaylar zinciri değişir. Hastaneye yatar ve bu nedenle akademik çalışmalarından uzaklaşır.

Hastaneden çıktıktan sonra sürekli almak zorunda olduğu ilaçlar parlak dehasını baskılar.
Kendini işe yaramaz hisseder
İlaçları keser ve aynı hayalleri ve aynı kurguda görmeye devam eder.
Hayalinde yarattığı oda arkadaşı, onun sevimli bir kız çocuğu olan yeğeni ve bir CIA ajanı ile hayal dünyasında ilişki kurmaya devam eder.
Özellikle hayali CIA ajanının kendisine verdiği gizli ve tehlikeli görev, davranışlarını kendi çocuğuna zarar vermesine neden olacak kadar etkiler.
John, eşinin yeniden hastaneye gitmesi gerektiği ısrarlarına rağmen uzun süre hasta olduğunu kabul edemez.

Bu zor süreci yaşarken birden…
İşte bu filmi anlatmama neden olan ve beni çok etkileyen olay gerçekleşir.
John Nash hayallerinde sürekli gördüğü kız çocuğunun hiç büyümediğini fark eder.
Vikipedi’den devam edelim;
Bu durum onun hastalığını kabul etmesini sağlar. Nash, yaşadığı hayali gerçekleri görmezden gelerek onlarla yaşamaya çalışacaktır. Gördüğü tedaviler etkili olmasa da eşi ve eski iş arkadaşlarının desteğiyle her şeye yeniden başlar. Kendi akıl hastalığını yine kendi aklı ile dizginleyerek akademik çalışmalarına yeniden hız verir. Tekrar üniversitede ders vermeye başlar. Sonunda gösterdiği sıra dışı mücadeleyle şizofreni ile birlikte yaşamına devam eder. Ve tarih bu müthiş dehaya, akıl hastalığını yine aklıyla yenerek hayatının geri kalanını bilime adamasından ve hastalığının başlamasından evvel yaptığı buluşlardan dolayı Nobel Ekonomi Ödülünü armağan eder.

Vikipedi çok güzel özetlemiş.
Akıl hastalığını yine aklıyla yenmek..!
Sanırım ülke olarak yaşadığımız paranoid şizofreniden kurtulmamızın yolu bu.
Küresel Kapitalizm ve AKP iktidarının birebir neden olduğu toplumsal akıl hastalığımızı yine aklımızla yenmek zorundayız.
Tıpkı John Nash’ın küçük kızın büyümediğini fark edip gördüklerinin aslında hayal olduğunu anlaması gibi bizlerde AKP iktidarının aslında gücünü bizlerin “muhalefetsizliğinden” aldığının farkına varmamız gerekiyor.
Yıllardır bize muhalefete muhalefet görevini veren o ‘demokratik abi’nin ‘demokratik’ kısmının aslında hayal olduğunu, bizleri kendi çocuklarımızın yaşamını ve geleceğini tehlikeye sokacak kadar paranoid davranmaya ittiğini anlamalıyız.
İşte o zaman kafamızda yarattığımız hayali düşmanları bırakıp gerçek, somut ve maddi düşmana, AKP ve Erdoğan iktidarına muhalefet yapabiliriz.
Filmi izleminizi şiddetle tavsiye ederim.
Gerçek yaşamdan alınmış, bir çok ders çıkarabileceğimiz, mükemmel bir film.
Elbette içinde hep birlikte rol aldığımız gerçek yaşam filmini de izlemeli ve gerekli dersleri çıkarmalıyız.

Filmim orijinal adı; “A Beautiful Mind”.
Galiba “Güzel bir akıl” anlamında.
Cumhurbaşkanlığı Seçimleri öncesinde tam da ihtiyacımız olan bir şey…
Çünkü asıl belirleyici olan, seçim öncesinde gösterdiğimiz tavır olacak.
Seçimlerde oy verirken yürüttüğümüz “A Beautiful Mind” pek bir şey ifade etmeyecek.
Çünkü biz solcuların seçimlerde söyledikleri şeyler, verdikleri oydan daha etkilidir.

Nadi Öztüfekçi
17 Şubat 2015

24 Aralık 2016 Cumartesi

ERDOĞAN'IN BAŞKANLIĞINI İSTEMEYEN VAR MI? EMİN MİSİNİZ?

Erdoğan'ın CumhurSultanlığı için Anayasa değişikliğini hangi koşullarda kabul ederdiniz?
Sosyal medyaya yansıyan bazı paylaşımlarda sanki bunun olabilirliği üzerine yaklaşımlar seziyorum.
Hem de birbirine ters köşelerden...

Örneğin Türkiye'nin ABD ve AB ülkeleri yerine Rusya, Çin vs ile ilişkilerini geliştirmesini isteyen kesimler bu konuda Erdoğan'a güveniyorlar.
Erdoğan'ın Cemaatin yaptıklarını gördükten sonra milliyetçi tarafı seçtiği, ama bu konuda yalnız kaldığı gibi tespitler(!) yaparak "Erdoğan'ı desteklemek gerekir" demeye getiriyorlar.

Karşı köşeden de benzer bir tespit(!) ön plana çıkıyor.
Derin devletin Erdoğan'ı ele geçirdiği üzerinden yapılan bu tespit şöyle devam ediyor:
"Erdoğan kendisini yalnız ve güvencesiz hissediyor.
Başkanlıkta ısrar etmesi ve Kürt Hareketine karşı saldırgan davranması da bu yüzden…
Eğer Başkan olursa kendini güvencede hissedecek. O yüzden; "Seni başkan yaptırmayacağız" politikasında ısrar etmemek lazım."
Onun yerine anayasanın daha demokratik(!) olması, sekteye uğrayan "Çözüm Sürecinin" önünü açacak değişiklikler konusunda ısrarcı olmak gerekir gibisinden söylemlerle , "Erdoğan'ın başkanlığını desteklemek gerekir" demeye getiriyorlar.

Tahminim bu,"demeye getirme" işi yakın zamanda açıkça “demeye” dönüşecek.
Erdoğan Küresel Kapitalizmin bir projesi olarak ortaya çıktığından beri birbirine ters gibi görünen kesimler tarafından sürekli desteklendi.
Zımnen veya açıkça...
Şu anda da bu destek aynen devam ediyor.
Örneğin şu Fırat Kalkanı, El Bab ve Musul operasyonu da öyle...

Çin Halk Cumhuriyeti'nin Türkiye Büyükelçisi ya da ekonomik ataşesi misyonunu üstlenen Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Ulusalcı hamasetle Erdoğan'ın yayılmacı politikasına açık destek veriyor.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP’sine gelince; nedense izlediği muhalefet çizgisini “bir yerlere onaylatmak” gibi kronik bir kaygı taşıdığından "kerhen" de olsa destekliyor.Bir türlü temsil ettiği tabanı ve potansiyel oy alabileceği geniş kesimlerin rızasını alabilecek tutarlı bir politikada ısrar edemiyor.
Yükselen trendler doğrultusunda hegemonyanın yönlendirmesi etkisinde kalıyor.

Bir başka destek de hemen hemen benzer temelde Kürt Hareketinden geliyor.
Selahattin Demirtaş tutuklanmadan önce son gurup toplantısında Türkiye'nin Ortadoğu'da söz sahibi olması ve bu konuda müdahaleci bir politika izlemesini "normal" karşıladığını söylemişti.
Demirtaş'ın tek itirazı, Erdoğan'ın partnerlerini iyi seçmediği noktasındaydı.
Demirtaş’a göre Erdoğan, bir yanına PKK'yı, bir yanına da PYD'yi almalıydı.
Ayrıca Habur Gösterilerinden sonraki ilk Nevruz Bayramında okunan Öcalan'ın mesajı da Erdoğan'ın sonradan dile getirdiği "Lozan Antlaşması" ve "Misakı Milli" konularında nasıl, "kalp kalbe karşı" olduğunu açıkça göstermişti.

Evet, Erdoğan'ın bugünkü gücünün altında her durumda, her yandan destek alması yatıyor.
Birbirine ters şeyler söylese de, birbirine taban tabana zıt şeyler yapsa da, bir birine zıt kesimlerden destek almaya devam etti.
Hala da devam ediyor.

Peki, Erdoğan'a destek yarışında birbirine zıt gibi görünen kesimlerden hangisi kazanacak sizce.
Erdoğan eninde sonunda fabrika ayarlarına dönecektir.
Aslına bakarsanız fabrika ayarlarından pek çıktı sayılmaz.
Erdoğan’ın bir proje olarak çıkışı, Küresel Kapitalizm, Liberaller, Kürt Hareketi, İslamcılar ve Gülen Cemaati örgütlenmesi ittifakıyla gerçekleşti.
Konjonktür gereği yükseliş seyrinde hesaplanamayan bir takım gelişmeler oldu.
Ancak küresel deneyimin, zamanında ve ustaca müdahaleleriyle, Erdoğan’ın misyonunu yerine getirebilmesi için gerekli gücü ve popülaritesini kaybetmeden, kuruluş kodlarında belirlenen eksenden çıkmaması sağlandı.
17-25 Aralık ve 15 Temmuz, eksen kaymalarına karşı bir “şefkat tokadıydı”.
Aslına bakarsanız, bugün, düşünüldüğünde 7 Haziran seçimleri de aynı amacı taşıyan, belki de diğerlerinden çok daha etkili bir şefkat tokadıydı.
Ama 1 Kasım Seçimleri öncesi PKK ile karşılıklı yükseltilen terör, tam da Erdoğan’ın ihtiyacına binaen bir destek oldu.
7 Kasım seçimleri öncesinde HDP geri çekildi. Özellikle, o sıralar ana akım medya tarafından Mirkelam gibi yıldızı parlatılan Selahattin Demirtaş, partisine önemli ölçüde oy sağlayacak programlara katılmadı.
Sazlı sözlü performansını sergilemekten kaçındı.
Ana akım medya ise 7 Haziran seçimlerinde yükselttiği “Türkiyelileşme” bağlamındaki HDP güzellemesini 1 Kasım seçimleri öncesi bıçak gibi kesti.
Böylece Erdoğan, 7 Haziran’da tek başına iktidar olamadığı seçim sonuçlarının kabusundan, 1 Kasım’da en büyük seçim başarısını elde ederek uyandı.
7 Haziran seçim sonuçları Erdoğan’a atılmış bir şefkat tokadıydı 1 Kasım seçim sonuçları ise Erdoğan'ın o tokat sonrası gönlünü alan, bir şefkat desteği oldu.
Erdoğan’a gösterilen bu şefkat, Emekçi Anadolu Ulusu için ölüm ve acı anlamındaydı. O iki tarih arasındaki terör olaylarını buraya sıralamak yazıyı gereksiz yere uzatacaktır.
Ama bir fikriniz olması açısından aşağıdaki linki(*) bir incelemenizi öneririm.
Gelişmeler dikkatle okunduğunda Erdoğan’ın bir proje olarak ortaya çıkarken ki ittifakın bozulmadığı görülüyor.
Çözüm süreci ve Dolmabahçe mutabakatına kadar Kürt Hareketinin Erdoğan’la ittifakı “analar ağlamasın” üzerinden sürdürülürken 7 Haziran sonrası tüm ülkenin anasını birlikte ağlatmakla devam etti.

15 Temmuz sonrasında Balyoz Davası mağdurları ekranlara üşüşüp de FETÖ’nün, ne insafsız, ne bela bir örgüt olduğunu anlatırken, “Erdoğan’ın FETÖ ile mücadelesinde ne kadar yalnız kaldığı” sık sık gündeme geldi.
Erdoğan hiç beklemediği yerden destek bulmuştu.
Ancak 15 Temmuz bu güne kadar ki en büyük mağduriyet operasyonu oldu.
Erdoğan’ın “Allahın bir lütfu” demesi boşuna değildi.
Erdoğan’a olan destek ulusal çapta bir kampanyaya dönüştü.
Yenikapı ruhu muhalefetin aklına tuz ruhu etkisi yaptı. CHP tezkerelerle, dokunulmazlık yasalarıyla bu destek kampanyasına katılırken, MHP de Yenikapı hatırına başkanlık meselesini gündeme getirmekten hicap duyan Erdoğan’a, altıpas üzerinde, boş kaleye, kaçırmak imkansız, gollük bir pas vermiş oldu.
HDP de bu ruh çağırma seansına çağrılmadığı için sitem bu buluşmayı kutsamış oldu.

Şimdi Erdoğan başkan seçilmek üzere…
Hem de normal başkanlık sistemlerinin çok üzerinde yetkilerle donanarak…
Bu Türk tipi değil, Osmanlı tipi bir başkanlık sistemi.
Bu tam anlamıyla bir CumhurSultanlık olacak.
Kararnamelerle memleketi parsel parsel satabilir.

Korkarım ki yine çok yönlü destek alacak.
Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı seçilmesine kadar ki hemen her aşama ile ilgili yazılar yazdım.(**)
Ne yazık ki “ben demiştim” diyebilmemi sağlamaktan başka bir işe yaramadı.
Elbette bu, sıradan bir sosyal medya yazarı için çok doğal…
Kim ben niye dikkate alsın?
Asıl “ne yazık ki” olan şey; aklı başında diyebileceğimiz bir dolu yazardan, bu göz göre göre gelen, giderek büyüyen heyulayı dile getirenin hiç olmamasıydı.
Böylece Erdoğan, hepimizin candan katkılarıyla fişimizi çekebilme aşamasına geldi.
Asıl istediği, -bizzat dile getirdiği gibi-  bir holdinge çevirmek istediği Türkiye'nin CEO’su olmaktı.
Bizler de bir vatandaş olmaktan çıkıp, Türkiye Cumhuriyeti Holdinginin birer müşterisi olacaktık.
Şimdi ona daha büyük bir imkan sunuyoruz.
Sultan olabilme fırsatı..! Tüm Türkiye’nin mülküne sahip olmak istiyor.
Bizler de kapısında kul olacağız.
Ülke olarak, taraftarları ve güya muhalifleri olarak biz buna dünden razıyız da sanırım Küresel kapitalizm izin vermez.
Ama bizler için değişmeyecek ya kul olacağız ya da müşteri.

Nadi Öztüfekçi
24 Aralık 2016


(*)Bkz. T24 Gündem: İşte 7 Haziran’dan 1 Kasım’a seçime etki eden olaylar

(**) Bakınız Sıradan Şeyler, etiket:Cumhurbaşkanlığı Seçimi

10 Ağustos 2014 Pazar

Hadi gelin "Suçlu Kim" oynayalım.


Seçmek değil seçtirmemekti mesele.
Biraz düşünüldüğünde; bu kime oy verdiğinden daha çok kime oy verilmemesi için çaba sarf etmek gerektiğini bilmekti.
'Vazgeçilmez ve Kaçınılmaz'ı inşa etmeden kendi adayını desteklemek mümkündü.
Çok ustaca hazırlanmış bir planın parçası olmadan, tam da bizlerden istendiği gibi davranmadan, her şeye bize sunulduğu haliyle teşne olmadan, sosyalist şüpheciliği elden bırakmadan meselelere yaklaşmayı denemek mümkündü.
 
Şimdi kabahatli bulma zamanı.
Hadi birlikte arayalım.

Selahattin Demirtaş'tan başlayalım isterseniz. Aday olmasaydı örneğin ya da HDP daha güçsüz bir aday çıkarsaydı..!?
Böyle bir şey istemek bile saçmalık.
Diyelim ki öyle oldu.
Ne olacaktı peki? İşte aldığı oy; %9,8..
Sonuçta Erdoğan'ın aldığı oy %51,8...

Peki gelelim CHP'ye...
Çıkardığı adaydan başlayalım.
Nasıl bir aday çıkarmasını beklerdiniz?
Ulusalcı bir aday olsaydı mesela... Daha fazla mı oy alacaktı?
CHP; sağından solundan çekiştirile, çekiştirile aldığı şekle uygun bir aday çıkardı.
Ya da  bir başka seçenek üzerinden gidelim.
Demirtaş: "CHP, Rıza Türmen'i aday gösterseydi desteklerdik" demişti.
O durumda CHP bugüne dek sürekli olarak ve seçim boyunca da sürekli sergilenen suçlarından arınmış mı olacaktı? Yani o "ceberut", "Kemalist","Türkçü" vs. özellikleri kalkacak, gösterdiği aday, aniden CHP'yi "desteklenebilir kıvama mı” getirecekti? Diyelim ki o kıvama geldi. Daha iyi bir sonuç alınacak mıydı sizce? Çıkaralım MHP'nin verdiği oyları. Hesap ortada.
Sonuçta Erdoğan'ın aldığı oy %51,8...

Ha! Az kaldı unutuyorduk. Boykotçular.!!
Evet! Asıl kabahatli onlar. Herhalde %0,001 oranında etkilemişlerdir sonuçları..
Onu da hesaba katarsak.. Yok, yine tutmadı. Hay Allah..!
Sonuçta Erdoğan'ın aldığı oy %51,8...

İsterseniz kabahati biraz da bizde arayalım. Hepimizde..
Yani hepimizde derken kendisine sosyalist diyenleri kast ediyorum.
Önce mücadeleyi tam da burjuvazinin bizi çekmek istediği pistte kabul etmemizden başlayalım isterseniz. Sakın 'Boykot'tan söz ettiğimi düşünmeyin. Etkili ve güçlü sebepleri olmadıkça 'Boykot'un anlamlı bir tavır olduğunu düşünmüyorum.
Söylemek istediğim başka bir şey.
Seçimler burjuvazi (Erk, Oligarşi, Sermaye ne derseniz deyin) arasındaki çatlakları derinleştirmek için kullanılabilir.
Ya da bazı söylemleri ortamın politize olduğu zamanlarda söyleyebilme fırsatı olarak da değerlendirilebilir.
Seçimler daha güçlü ve etkili muhalefet yapabilmek üzere meclise girebilmek için de değerlendirilebilir.
Ama gerçek muhalefet sınıf temelli örgütlenmeden geçer. Kimseye teşne olmak zorunda kalmadan sınıfsal çözümler gösterebilen yapılanmanın öncülüğünde, sistemin ta kendisine, kapitalizme karşı, kitlesel eylem ve direnişlerden geçer. Başarısızlığı defalarca kanıtlanmış muhalefet yöntemleri ve o yöntemlerin gedikli yapılanmalarından rol çalmaya çalışmanın hiç bir yararının olmadığını anlamak ve kabul etmekten geçer.
Sürekli tekrarlanan "ezilenlerden yana" arada bir de kullanılan "emekten yana" kavramlarının altını doldurmaktan geçer.

Ayrıca seçimleri bu uzun ve zorlu mücadele yolunun kısa bir aşaması olduğunu unutmayalım.
Bu mantıkta yaklaşılmadığında, asıl hedefi şaşırmadan yarışılabileceği gözden kaçıyor. Doğru bir muhalefet tarzı oturtulduğunda  % 2+  gibi farkın, hiç de aşılamaz olmadığını görebilirdik.
Keşke seçimler boyunca Selahattin Demirtaş'ın söylemlerinin ana çizgisi onu destekleyenlerin birçoğu tarafından benimsenseydi.
Bu anlamda Selahattin Demirtaş'ı kutlamak gerekir.
Ama kronik teşne, Holigan Amigolar için aynı şeyleri söylemem imkansız.
Boykotçuları hedef tahtasına koymadan önce; boykotçulardan çok daha fazla insanı, adeta Kuvai Milliyeci kesilerek sandığa küstürme amaçlı paylaşımlar sayfalarda duruyor.
Selahattin Demirtaş'ın düzgün tavrı HDP'ye +%1-2 getirdiği anlaşılıyor. Ancak Erdoğan’dan yana işletilen %5-7'de de Holigan Amigoların payı büyük.
Evet ortada bir başarı var.
Ama kutlanacak bir zafer yok.
Şimdi bu Pirus Zaferini kutlamadan önce Faşist bir Anayasayı meclisten geçirmeyi kafasına koymuş bir CumhurPadişahı nasıl engelleriz onu düşünelim.

Elbette sadece bu yazıda yazılanlarla seçim sonuçlarının değerlendirilmesi mümkün değil.
Bunlar bazı detayların, detayları...
Konuşulacak çok şey var.

Nadi öztüfekçi
10 Ağustos 2014