Son iki yazım ölümler üzerine oldu.
Aslında üzerine yazı yazmayı en sevmediğim konu ölüm ve ölüm haberleri.
Ne kadar istemesek ve sevmesek de ölüm yaşamın bir parçası.
Pek görmek istemiyoruz ama 78 kuşağı öteden beri ölüm haberleriyle muhatap olmakta.
78 kuşağını şöyle tanımlayabiliriz; 78 yılında 18-20 yaşında olup da fiili olarak siyasetle uğraşanlar.
Bu tanım 68 kuşağından esinlendiği için de genellikle o dönemin solcu gençlerine verilen bir addır.
Yani şimdilerde 60-61 yaşlarında olan "eski tüfekler"...
Artık kendimize yakıştırsak da yakıştırmasak da yaşlılık çağına girmiş yani "eskimiş" sayılırız.
Menemen 78 Kuşağı da epey kalabalıktır.
Ünal Atalay, Menemen 78 kuşağının Ünal Abisiydi...
Nadi Öztüfekçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nadi Öztüfekçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Ağustos 2019 Salı
9 Ağustos 2019 Cuma
ULUSAL DEVLETLERİN VAR OLMA REFLEKSLERİ
En kararlı intihar girişimlerinde bile insan bedeni, egodan bağımsız olarak var olma, hayatta kalma refleksi gösterir.
Bu refleksin benzerini kendini tasfiye etmeye kararı veren kurumlarda da görmek mümkündür.
Tasfiye kararı bizzat o kurumun kendi kararı olsa da uygulamaya başlandığı aşamada kurumsal bir dirençle karşılaşırsın.
Şirketler, vakıflar, dernekler, partiler yani insanların oluşturduğu hemen her kurum tasfiye kararına -o kararı bizzat kendisi alsa da- direnir.
Buna devletler, özellikle ulusal devletler de dahildir.
Devletin en tepe yöneticisi dahil, en etkili yürütme mekanizmalarının karar ve çabalarına rağmen devletler, bölünmeye, parçalanmaya, tasfiyeye direnç gösterir.
28 Temmuz 2019 Pazar
MAYIN, İNSANLIĞA KARŞI TUZAK KURMAKTIR.
Önce şöyle deniyor: "O patlayanlar mayın değil askeri mühimmat." Eğer mayın olsaymış, o çocukların yaralanma şekli farklı olurmuş. Ayrıca patlamanın olduğu yere yakın bir karakol varmış. Demek isteniyor ki arazide bir nedenden dolayı kaybolmuş bir el bombası benzeri askeri bir mühimmat çocukların eline geçmiş, çocuklar bu bombayı bir yere vurarak ya da kurcalayarak patlatmışlar.
Yani bir tuzaklanma falan yokmuş. Kolay kolay her iddiaya inanmam. Ama söylenen her şeyi dikkate alırım. Öyle yaptım. Kafamın bir yerine yazdım. Ancak ardından HDP Tunceli Milletvekili Alican Önlü'nün imzasıyla HDP'den bir açıklama yapıldı.. "Türkiye, Ottowa Sözleşmesi'ni 2003 yılında imzalamış ve 2004 yılında da taraf devlet olmuştur. Buna göre Türkiye, 2008 yılı 1 Mart'ına kadar stoklarındaki mayınları imha etme ve 2014 yılına kadar da toprağa döşeli mayınları temizleme, kurbanlara yardım konusunda da gerekli adımları atma yükümlülüğü üstlenmiştir." . Haklı olarak deniyor ki , "Hükumet suçlu..!" Doğrudur. Ve söylenenler de önemli. Evet bu bir ihmalden öte, bir suç..! Ancak bu durumda önceki iddia geçerliliğini yitiriyor. O zaman demek ki Nupella ve Ayaz'ı öldürenin mayın olduğu kabul ediliyor. Peki yanıtlanması gereken hepsinden önemli bir başka soru yok mu? O mayını oraya kim döşedi.!? Bu sorunun yanıtı önemli değil mi?
22 Temmuz 2019 Pazartesi
KEMAL TÜRKLER'İ ANARKEN DİLE GETİRMEK ZORUNDA OLDUKLARIMIZ!
22 Temmuz 2019 Kemal Türkler'in öldürülüşünün 39. yıl dönümü...Hemen her konuda olduğu gibi, Kemal Türklerin ölümü de siyasi rant ve itibar edinme peşinde koşan irili ufaklı bir dolu parti, dergi çevresi ve siyasi yapılanmalar tarafından araçsallaştırıldı.
Bunların bir çoğu eğer öldürülmemiş olsaydı Kemal Türkler'e kimbilir ne yaftalar yapıştırırlardı bilemiyoruz ama, bu siyasi miras yiyicilerinin Kemal Türkler'in o zamanlar temsil ettiği değerleri çoktan ve alenen reddi miras ettiklerini çok iyi biliyoruz.
Kemal Türkler, sosyalist bir sınıf sendikacısı olmasının yanında,
11 Temmuz 2019 Perşembe
TEK MİLLET DENİLEN MEĞER ÜMMETMİŞ.
Erdoğan'ın yeni parti kurma girişimi içinde bulunanlara karşı söylediği; "Bu ümmeti parçalamaya hakkınız yok" ifadesi ne anlama geliyor?
Ya da 'Rabia'nın içinde geçen "Tek Millet" kavramı gerçekte neyi ifade ediyor?
Niye ana muhalefet partisi dahil muhalefet cephesi, Erdoğan'ın bu söylemini bunca zamandır, oy toplama amacıyla sık sık dile getirilen 'Rabia'daki "Tek Millet" kavramıyla çeliştiğini öne çıkarmıyor?
Erdoğan bu yeni söylemi ile 'Tek Millet' ile kast edilenin aslında "Tek Ümmet" olduğunu ortaya koymuş oldu.
Buna bağlı olarak , "Tek Devlet", Tek Bayrak", ve "Tek Vatan" diye söz ettikleriyle de söylenmek isteneni "Tek Ümmet" ilkesine göre yorumlamak gerekiyor.
Burada bitmiyor.
29 Haziran 2019 Cumartesi
ÖCALAN'IN MEKTUBU REFERANDUM YA DA CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİNDEN ÖNCE YAYINLANSAYDI..!?
Öcalan'ın mektubu, "Kürtçü Siyaset" ve "Kürt Hareketi" (*) ile Tek Adam Rejimi arasında temel ve uzlaşmaz bir çelişki olmadığını, aksine her an işbirliğine dönüşebileceğini açığa çıkarmış oldu.
Doğal olarak AKP'nin oluşturmaya çalıştığı çoğu kez de başarıyla sürdürdüğü CHP-HDP-PKK işbirliği algısı da inandırıcılığını kaybetti.
Ortaya çıkan bu yepyeni bir gerçekliğe yığınlar sahip çıktı.
Tarihi farkın önemli etmenlerinden bir de buydu.
Bütün araştırmacıların ortak görüşü olan %4-5'lik farkı, iki günde %9'a çıkaran tetikleyici faktör bu mektup oldu.
Bu mektubun yazılmasından tutun, yayınlanmasına kadar tüm organizasyonunda devlet gücünü kullanan Erdoğan iktidarı birinci derecede rol oynadı.
O zaman akla şu soru geliyor; AKP'nin bu organizasyonu hatalı bir seçim taktiği miydi?
Doğal olarak AKP'nin oluşturmaya çalıştığı çoğu kez de başarıyla sürdürdüğü CHP-HDP-PKK işbirliği algısı da inandırıcılığını kaybetti.
Ortaya çıkan bu yepyeni bir gerçekliğe yığınlar sahip çıktı.
Tarihi farkın önemli etmenlerinden bir de buydu.
Bütün araştırmacıların ortak görüşü olan %4-5'lik farkı, iki günde %9'a çıkaran tetikleyici faktör bu mektup oldu.
Bu mektubun yazılmasından tutun, yayınlanmasına kadar tüm organizasyonunda devlet gücünü kullanan Erdoğan iktidarı birinci derecede rol oynadı.
O zaman akla şu soru geliyor; AKP'nin bu organizasyonu hatalı bir seçim taktiği miydi?
12 Nisan 2019 Cuma
SOYADINDAN SİYASİ TERCİH TESPİTİ.!?
Ben Mevlüt Uysal'ı ciddiye aldım.
Öyle ya..?! Koskoca İstanbul'un -bir süre için de olsa- emanet edildiği Mevlüt Uysal'ın belki de bir bildiği vardır diye düşündüm.
Örneğin; "hangi soyadına sahip kişiler hangi partilere oy veriyor?" diye incelemeye karar verdim.
Bu konuda elimizde en geniş veri olabilecek kaynak, YSK'nın yayınladığı 31 Mart yerel seçimleri İlçe Belediye Meclisi aday listesi...
Tam 86.672 kişinin ili, ilçesi, partisi, adı, soyadı, mesleği, öğrenim durumu, adaylık durumu (asıl, kontenjan ve yedek) ve aday sırası gibi bilgiler var bu listede.
Bu listedeki kişilerin meclis adayı olduğu partilere oy vereceklerini düşünürsek sağlam bir veri olarak kabul edebiliriz.
Aslında bir süreden beri daha ciddi bir araştırma için, örneğin meslek, cinsiyet ve öğrenim durumu gibi parametreler üzerinden analiz edebilmek için bu listeyi Excel'e dönüştürmek için uğraşıyordum.
Henüz tamamlanmasa da ili, ilçesi, adı. soyadı ve partisi gibi verileri aktarmıştım.
Listeyi Excel'de soyadlarına ve partilere göre iki düzeyde sıraladım.
Beklediğim ve beklenebileceği gibi hiç bir anlamlı sonuç çıkmadı.
Bir kere ülkenin değişik il ve ilçelerinde, değişik partilerden meclis adayı olmuş, aynı soyadlarını taşıyan o kadar çok kişi var ki...
Yani hiç kimse ile aynı soyadı taşımayanları incelesek daha kolay olurdu.
Sonra, belki de 'Uysal' soyadının bir kerameti vardır diye düşündüm.
Yani belki de Mevlüt Uysal'ın soyadı ve siyasal tercih konusundaki deneyimi(!) kendi soyadı özelindeydi.
İlçe Meclis adayları listesi içinde "Uysal' soyadlarını taradım .
86.672 adayın içinde 147 tanesi Uysal soyadını taşıyordu ve bunun sadece 42 tanesi AKP adayı...
MHP'ni katarak, hatta genişletip Büyük Birlik Partisi ve Demokratik Sol Partiyi de ekleyerek Cumhur İttifakı adayları arasında bir tarama yaptım.
'Uysal' soyadını taşıyan 147 adayın sadece 66 tanesi 'genişletilmiş Cumhur İttifakı" partilerine mensuptu.
Daha açık ifade edersek 81 aday AKP muhalifi partilerden aday olmuştu.
Demek ki "Uysal" soyadının da bir kerameti yokmuş.
Yine de yılmadım
"Cumhurbaşkanımızın bu kişiyi seçmesinin bir hikmeti vardır, boşa konuşmaz." diye düşündüm, sadece Büyükçekmece özelinde inceledim.
Yok..! Yine olmadı. Soyadları ile oy tercihleri arasında hiç bir bağlantı yok Yani bana göre...
Belki yanılıyorum diye, bir de sizin incelemenize sunuyorum.
Yukarıdaki tabloda Büyükçekmece Belediye Meclisi adayları arasında aynı soyadı taşıyanların bir kısmı var.
Örneğin en baştaki "Çağlar" soyadındaki iki kişi biri CHP'den diğeri AKP'den aday olmuş.
Keza "Çelik", "Demir" ve "Ülker" soyadlı kişiler de öyle.
En altta "Yılmaz" soyadına sahip AKP, TKP ve Vatan Partililerden aday olanlar da var.
Sosyal Medyada da kısa bir araştırma yaptım.
Bu listedeki aynı soyadı taşıyan kişilerin bir kısmı birbirleriyle akraba olması büyük ihtimal...
Yani aynı soyadını taşımaları bir tesadüf değil de aynı aileden veya sülaleden olduklarından dolayı olsa bile ayrı partilere oy vermelerini engellemiyor.
Ben Mevlüt Uysal'ın Soyadı takıntısını, seçimleri kaybetmenin bir gerekçesi olarak sunulmasını trajikomik bulsam bile önemsiz bulmuyorum.
Aksine önemli... Önemli ve tehlikeli..
Böylesi bir düşünce ancak kafatasçı veya ırkçı bir kafa yapısında oluşur.
AKP adaylarının, "oy yoksa hizmet de yok" anlamındaki konuşmalarını da hatırlayın.
Önümüzdeki günlerde insan kayırma ya da ayrımcılık gibi gerici tutumların yöre, seçim çevresi ve etnik kimliklere göre olmasının ötesine geçileceği görülüyor.
Artık insanların doğumundan gelen bir özellik olan soyadından dolayı ayrımcılık, dıştalanma ile karşılaşacağını söyleyebiliriz.
Bunun bir "seçimi kaybetme gerekçesi" olarak kullanılmasına, daha doğrusu, "bu yöntemle seçmen listesi hazırlandığı" iddiasına gelince...
Hani bir söz vardır, "Kişi kendinden bilir işi" diye...
Demek ki tam da öyle olmuş.
Parti devleti olmanın bütün olanaklarını kullanarak ihtiyaçlarına göre seçmen listesi oluştururken, ölçütlerinden biri de soyadları arasında ayrımcılık yapmakmış.
Görünen o ki seçmen listelerinde yeteri kadar oynayamamışlar. Seçilmelerine yetmedi.
Şimdi kendi yaptıkları sahtekarlıkları CHP'ne ve demokrasi güçlerine mal etmek istiyorlar.
Tamam da CHP'nin devlet kadrolarında gücü ne kadar ki..?
Mizanseni tamamlamak için burada FETÖ devreye sokuluyor.
Gülen Cemaatinin siyasi ayağının bir türlü açığa çıkartılmamasının ve asla çıkartmaya niyetli olmamalarının sebebi de işte burada ortaya çıkıyor.
Seçim çevrelerinin birinden diğerine duruma göre seçmen kaydırmaktan tutun, birleştirme tutanaklarında yapılan kaydırmalara kadar hemen her konuda AKP'nin siyasi ve teknik ayağını oluşturan Gülen Cemaatinin deneyimini gözlemlemek mümkün.
Bana kalırsa "Mühürsüz oy skandalı" da benzer bir tezgahtı.
Eğer sandık sonuçları istendiği, (yani 31 Mart Yerel Seçimlerinde olduğu gibi) çıkmasaydı o mühürsüz oylar seçimi iptal etmenin bir gerekçesi sayılacaktı.
Sandık sonuçları tam da istedikleri çıkınca kulaklarının üzerine yattılar.
Ama bu defa öyle olmadı. Bu seçimlerde kabusları gerçekleşti.
CHP ve demokrasi güçleri sandığa sahip çıktı. Hemen bütün tezgahlarını boşa çıkardı.
Ya da yeterli ölçüde işletmelerine mani oldu.
Şu anda 'C', 'D' planları devrede.
Birleştirme tutanaklarındaki kaydırma bile isteye yapıldı bence...
Partilerin ellerinde sandık sonuç tutanakları olduktan sonra böyle bir 'hatanın' ortaya çıkmaması zaten imkansız.
Nasılsa ortaya çıkacaktı. Eğer kazansalardı mesele yapmayacaklardı.
Sonuçlara göre, gerektiğinde gündeme getirebilmek üzere bir mağduriyet algısı yaratmak amacı taşıyordu.
Şimdi gerektiği an ve gündeme getiriyorlar.
Büyükçekmece için hazırlanan bu tezgah hiç beklemedikleri bir durum için İstanbul Büyükşehir yenilgilerinin çaresi olarak kullanılmak isteniyor.
Ne var ki dert büyük çare diye başvurdukları tezgah küçük.
"Acaba..?" diyorlar, 'Büyükçekmece'de olanlar, -siz onu "yaptığımız tezgah" diye anlayın- tüm İstanbul'da da olmuştur.' desek, 'yutturabilir miyiz?' umudundalar.
Büyükçekmece'de kendi yaptıkları ya da yapmaya çalıştıkları yolsuzlukları bahane ederek İstanbul seçimlerini yok saymaya çalışıyorlar.
"Tekrarlamak istiyorlar" diyemiyorum.
Tekrarlamak istediklerinden emin değilim çünkü.
Nadi Öztüfekçi
13 Nisan 2019
Öyle ya..?! Koskoca İstanbul'un -bir süre için de olsa- emanet edildiği Mevlüt Uysal'ın belki de bir bildiği vardır diye düşündüm.
Örneğin; "hangi soyadına sahip kişiler hangi partilere oy veriyor?" diye incelemeye karar verdim.
Bu konuda elimizde en geniş veri olabilecek kaynak, YSK'nın yayınladığı 31 Mart yerel seçimleri İlçe Belediye Meclisi aday listesi...
Tam 86.672 kişinin ili, ilçesi, partisi, adı, soyadı, mesleği, öğrenim durumu, adaylık durumu (asıl, kontenjan ve yedek) ve aday sırası gibi bilgiler var bu listede.
Bu listedeki kişilerin meclis adayı olduğu partilere oy vereceklerini düşünürsek sağlam bir veri olarak kabul edebiliriz.
Aslında bir süreden beri daha ciddi bir araştırma için, örneğin meslek, cinsiyet ve öğrenim durumu gibi parametreler üzerinden analiz edebilmek için bu listeyi Excel'e dönüştürmek için uğraşıyordum.
Henüz tamamlanmasa da ili, ilçesi, adı. soyadı ve partisi gibi verileri aktarmıştım.
Listeyi Excel'de soyadlarına ve partilere göre iki düzeyde sıraladım.
Beklediğim ve beklenebileceği gibi hiç bir anlamlı sonuç çıkmadı.
Bir kere ülkenin değişik il ve ilçelerinde, değişik partilerden meclis adayı olmuş, aynı soyadlarını taşıyan o kadar çok kişi var ki...
Yani hiç kimse ile aynı soyadı taşımayanları incelesek daha kolay olurdu.
Sonra, belki de 'Uysal' soyadının bir kerameti vardır diye düşündüm.
Yani belki de Mevlüt Uysal'ın soyadı ve siyasal tercih konusundaki deneyimi(!) kendi soyadı özelindeydi.
İlçe Meclis adayları listesi içinde "Uysal' soyadlarını taradım .
86.672 adayın içinde 147 tanesi Uysal soyadını taşıyordu ve bunun sadece 42 tanesi AKP adayı...
MHP'ni katarak, hatta genişletip Büyük Birlik Partisi ve Demokratik Sol Partiyi de ekleyerek Cumhur İttifakı adayları arasında bir tarama yaptım.
'Uysal' soyadını taşıyan 147 adayın sadece 66 tanesi 'genişletilmiş Cumhur İttifakı" partilerine mensuptu.
Daha açık ifade edersek 81 aday AKP muhalifi partilerden aday olmuştu.
Demek ki "Uysal" soyadının da bir kerameti yokmuş.
Yine de yılmadım
"Cumhurbaşkanımızın bu kişiyi seçmesinin bir hikmeti vardır, boşa konuşmaz." diye düşündüm, sadece Büyükçekmece özelinde inceledim.
Yok..! Yine olmadı. Soyadları ile oy tercihleri arasında hiç bir bağlantı yok Yani bana göre...
Belki yanılıyorum diye, bir de sizin incelemenize sunuyorum.
Yukarıdaki tabloda Büyükçekmece Belediye Meclisi adayları arasında aynı soyadı taşıyanların bir kısmı var.
Örneğin en baştaki "Çağlar" soyadındaki iki kişi biri CHP'den diğeri AKP'den aday olmuş.
Keza "Çelik", "Demir" ve "Ülker" soyadlı kişiler de öyle.
En altta "Yılmaz" soyadına sahip AKP, TKP ve Vatan Partililerden aday olanlar da var.
Sosyal Medyada da kısa bir araştırma yaptım.
Bu listedeki aynı soyadı taşıyan kişilerin bir kısmı birbirleriyle akraba olması büyük ihtimal...
Yani aynı soyadını taşımaları bir tesadüf değil de aynı aileden veya sülaleden olduklarından dolayı olsa bile ayrı partilere oy vermelerini engellemiyor.
Ben Mevlüt Uysal'ın Soyadı takıntısını, seçimleri kaybetmenin bir gerekçesi olarak sunulmasını trajikomik bulsam bile önemsiz bulmuyorum.
Aksine önemli... Önemli ve tehlikeli..
Böylesi bir düşünce ancak kafatasçı veya ırkçı bir kafa yapısında oluşur.
AKP adaylarının, "oy yoksa hizmet de yok" anlamındaki konuşmalarını da hatırlayın.
Önümüzdeki günlerde insan kayırma ya da ayrımcılık gibi gerici tutumların yöre, seçim çevresi ve etnik kimliklere göre olmasının ötesine geçileceği görülüyor.
Artık insanların doğumundan gelen bir özellik olan soyadından dolayı ayrımcılık, dıştalanma ile karşılaşacağını söyleyebiliriz.
Bunun bir "seçimi kaybetme gerekçesi" olarak kullanılmasına, daha doğrusu, "bu yöntemle seçmen listesi hazırlandığı" iddiasına gelince...
Hani bir söz vardır, "Kişi kendinden bilir işi" diye...
Demek ki tam da öyle olmuş.
Parti devleti olmanın bütün olanaklarını kullanarak ihtiyaçlarına göre seçmen listesi oluştururken, ölçütlerinden biri de soyadları arasında ayrımcılık yapmakmış.
Görünen o ki seçmen listelerinde yeteri kadar oynayamamışlar. Seçilmelerine yetmedi.
Şimdi kendi yaptıkları sahtekarlıkları CHP'ne ve demokrasi güçlerine mal etmek istiyorlar.
Tamam da CHP'nin devlet kadrolarında gücü ne kadar ki..?
Mizanseni tamamlamak için burada FETÖ devreye sokuluyor.
Gülen Cemaatinin siyasi ayağının bir türlü açığa çıkartılmamasının ve asla çıkartmaya niyetli olmamalarının sebebi de işte burada ortaya çıkıyor.
Seçim çevrelerinin birinden diğerine duruma göre seçmen kaydırmaktan tutun, birleştirme tutanaklarında yapılan kaydırmalara kadar hemen her konuda AKP'nin siyasi ve teknik ayağını oluşturan Gülen Cemaatinin deneyimini gözlemlemek mümkün.
Bana kalırsa "Mühürsüz oy skandalı" da benzer bir tezgahtı.
Eğer sandık sonuçları istendiği, (yani 31 Mart Yerel Seçimlerinde olduğu gibi) çıkmasaydı o mühürsüz oylar seçimi iptal etmenin bir gerekçesi sayılacaktı.
Sandık sonuçları tam da istedikleri çıkınca kulaklarının üzerine yattılar.
Ama bu defa öyle olmadı. Bu seçimlerde kabusları gerçekleşti.
CHP ve demokrasi güçleri sandığa sahip çıktı. Hemen bütün tezgahlarını boşa çıkardı.
Ya da yeterli ölçüde işletmelerine mani oldu.
Şu anda 'C', 'D' planları devrede.
Birleştirme tutanaklarındaki kaydırma bile isteye yapıldı bence...
Partilerin ellerinde sandık sonuç tutanakları olduktan sonra böyle bir 'hatanın' ortaya çıkmaması zaten imkansız.
Nasılsa ortaya çıkacaktı. Eğer kazansalardı mesele yapmayacaklardı.
Sonuçlara göre, gerektiğinde gündeme getirebilmek üzere bir mağduriyet algısı yaratmak amacı taşıyordu.
Şimdi gerektiği an ve gündeme getiriyorlar.
Büyükçekmece için hazırlanan bu tezgah hiç beklemedikleri bir durum için İstanbul Büyükşehir yenilgilerinin çaresi olarak kullanılmak isteniyor.
Ne var ki dert büyük çare diye başvurdukları tezgah küçük.
"Acaba..?" diyorlar, 'Büyükçekmece'de olanlar, -siz onu "yaptığımız tezgah" diye anlayın- tüm İstanbul'da da olmuştur.' desek, 'yutturabilir miyiz?' umudundalar.
Büyükçekmece'de kendi yaptıkları ya da yapmaya çalıştıkları yolsuzlukları bahane ederek İstanbul seçimlerini yok saymaya çalışıyorlar.
"Tekrarlamak istiyorlar" diyemiyorum.
Tekrarlamak istediklerinden emin değilim çünkü.
Nadi Öztüfekçi
13 Nisan 2019
2 Nisan 2019 Salı
AÇIĞA DÜŞEN TOKSİK ŞABLONLAR..!
Bu seçimler üzerine sağlıklı yorum ve analiz yapmak için henüz erken.
Ama yine de ortaya çıkan tabloya bakarak bir şeyler söylenebilir. Şimdilik benim söyleyeceklerim kısaca şöyle; bu seçimler daha önce, "TOKSİK ŞABLON" diye tanımladığım bir çok ön yargıyı yıktı. Sadece seçimlerle toplumsal sorunların çözülebileceğini hiç bir zaman düşünmemiş biri olarak, "Despotik iktidarlar seçimlerle gelir, seçimlerle gitmez." düşüncesine ŞİDDETLE KARŞIYIM. Bana göre; despotik iktidarları geriletmenin en önemli araçlarından biridir seçimler. Böyle bir düşünce, -demokratik ve yurtsever güçleri böylesi önemli bir aracı kullanmaktan alıkoymak ve onları illegalize edebilmek için- bizzat despotik iktidarlar tarafından piyasa edilen toksik şablonlardan biridir. Oldukça elverişli bir 'Rıza Üretme Aparatı'dır En katı ve en sağlam despotik yönetimlerin bile "toplumsal rızaya" gereksinimleri var. Seçimler, bu rızayı somutlaştırmanın en önemli araçlarından biridir. Eğer bu tür 'Toksik Şablonların' yaşamda karşılığı olsaydı, bu seçimlerin yapılmaması gerekirdi. Zira bu sonuçların çıkma olasılığı oldukça yüksek orandaydı. Erdoğan İktidarı bunu bilmesine karşın bu seçimler gerçekleşti ve hesapladığı ama istemediği sonuçlar ortaya çıktı. Seçim öncesi ve sonrası tavırlarına 'irdeleyerek' baktığınızda bir, "B Planının" çoktan hazır olduğunu görebilirsiniz. Böylece bir başka ön yargı daha açığa düşmüş oluyor. Demokrasi mücadelesi, en kötü, en adaletsiz koşullarda bile yapılabilir ve şu ya da bu ölçüde de olsa bir takım kazanımlar elde edilebilir. Bundan sonraki gelişmeler ne olursa olsun, muhalefet meşru pozisyonda kalacaktır. Kalmalıdır da..! Bu, tamamen muhalefetin meşru pozisyonunu koruyarak yapacağı mücadelede bilinçli ve kararlı olmasıyla ilgili bir durumdur. Eminim ki hepimiz farkındayız; henüz çatının tepesine çıkılmadı. Sadece birkaç basamaktan sonra ilk sahanlığa varılmış oldu. Daha çok basamak ve sahanlıklar olacaktır.
Şimdi iş, bu sahanlıktaki pozisyonu korumakta. Tıpkı basamakları adımlarken olduğu gibi; bilinçli, kararlı ve MEŞRU KALARAK sahanlıktaki varlığımızı korumalıyız. Nadi Öztüfekçi 2 Nisan 2019
Ama yine de ortaya çıkan tabloya bakarak bir şeyler söylenebilir. Şimdilik benim söyleyeceklerim kısaca şöyle; bu seçimler daha önce, "TOKSİK ŞABLON" diye tanımladığım bir çok ön yargıyı yıktı. Sadece seçimlerle toplumsal sorunların çözülebileceğini hiç bir zaman düşünmemiş biri olarak, "Despotik iktidarlar seçimlerle gelir, seçimlerle gitmez." düşüncesine ŞİDDETLE KARŞIYIM. Bana göre; despotik iktidarları geriletmenin en önemli araçlarından biridir seçimler. Böyle bir düşünce, -demokratik ve yurtsever güçleri böylesi önemli bir aracı kullanmaktan alıkoymak ve onları illegalize edebilmek için- bizzat despotik iktidarlar tarafından piyasa edilen toksik şablonlardan biridir. Oldukça elverişli bir 'Rıza Üretme Aparatı'dır En katı ve en sağlam despotik yönetimlerin bile "toplumsal rızaya" gereksinimleri var. Seçimler, bu rızayı somutlaştırmanın en önemli araçlarından biridir. Eğer bu tür 'Toksik Şablonların' yaşamda karşılığı olsaydı, bu seçimlerin yapılmaması gerekirdi. Zira bu sonuçların çıkma olasılığı oldukça yüksek orandaydı. Erdoğan İktidarı bunu bilmesine karşın bu seçimler gerçekleşti ve hesapladığı ama istemediği sonuçlar ortaya çıktı. Seçim öncesi ve sonrası tavırlarına 'irdeleyerek' baktığınızda bir, "B Planının" çoktan hazır olduğunu görebilirsiniz. Böylece bir başka ön yargı daha açığa düşmüş oluyor. Demokrasi mücadelesi, en kötü, en adaletsiz koşullarda bile yapılabilir ve şu ya da bu ölçüde de olsa bir takım kazanımlar elde edilebilir. Bundan sonraki gelişmeler ne olursa olsun, muhalefet meşru pozisyonda kalacaktır. Kalmalıdır da..! Bu, tamamen muhalefetin meşru pozisyonunu koruyarak yapacağı mücadelede bilinçli ve kararlı olmasıyla ilgili bir durumdur. Eminim ki hepimiz farkındayız; henüz çatının tepesine çıkılmadı. Sadece birkaç basamaktan sonra ilk sahanlığa varılmış oldu. Daha çok basamak ve sahanlıklar olacaktır.
Şimdi iş, bu sahanlıktaki pozisyonu korumakta. Tıpkı basamakları adımlarken olduğu gibi; bilinçli, kararlı ve MEŞRU KALARAK sahanlıktaki varlığımızı korumalıyız. Nadi Öztüfekçi 2 Nisan 2019
27 Şubat 2019 Çarşamba
OTO SANSÜR
Uzun süreden beri bahçede işim çok.
Köpeğimiz Mişa yaklaşık bir buçuk aydan buyana yol tarafındaki çitleri tamamen yenilemek dahil, aldığımız her türlü tedbire rağmen kaçmayı başardı.
Neyse ki son iki akşamdır kaçamıyor.
Şu an sürekli araştırmakla meşgul.
Eminim ki kaçabileceği başka yerler bulacaktır.
Ayrıca komşularımızla aramızdaki çitlerde henüz keşfetmediği, ama keşfederse rahatlıkla aşabileceği yerleri ben biliyorum.
Onları da elden geçirmem gerek
Yani önümüzdeki günler epeyi meşgul olacağım.
Yine de...
Son zamanlarda paylaşım yapmamamın nedeni bütün bu saydıklarım değil.
Ben onca yazı ve paylaşımları yaptığım zamanlar da meşguldüm.
Kabahat Mişa'da değil yani.
Yanlış anlaşılmasın.
Bir süreden beri paylaşım yapmadığımın nedeni uğradığım soruşturma da değil.
Asıl büyük soruşturma kafamda...
Tam anlamıyla bir çıkmaz içerisindeyim. Düşündüklerimi yazamıyorum.
Kendimi sansürlüyorum. Çünkü düşündüklerimi yazdığımda öteden beri eleştirdiğim bir tutum içerisine girmiş, muhalefete karşı muhalefet yapmış olacağım.
Özellikle yerel seçimlerin bu kadar yaklaştığı günlerde...
İçinde bulunduğum çıkmaz bu...
Bu yazıda bu oto sansürü kısmen de olsa delmek istiyorum.
Aslında bugün söylemem gerekenleri daha önce bir çok kez söyledim.
Ancak güncel ve yeni parametrelerle yeniden söylenmesi gerekiyor.
Örneğin Erdoğan'ın, "kendi muhalefet cephesini kendisi dizayn etmeye çalıştığını"(*) defalarca uzun uzun yazmıştım.
Rahatlıkla eleştirebileceği, suçladıkça prim kazanabileceği bir muhalefet cephesini uzun süreden beri sofistike tekniklerle kurmaya çalışmıştı.
Bu çabasında Türkiye Solu ve en genelde muhalefet de kendisine yardımcı olunca artık başarmış oldu.
24 Haziran'da bu başarısının meyvelerini doyasıya yedi.
Bu seçimlerde de muhalefetin fiili veya algısal anlamda içinde bulunduğu durumu kullanıyor.
Ve işe de yarıyor.
Ustalıkla aynı kare içinde gösterdiği CHP, İYİ Parti ve HDP'yi sadece kitlesinin algılarında değil, sürekli saldırarak fiili olarak da aynı karede tutuyor.
Muhalefet, bu saldırılarının şaşkınlığı içinde, -üzerine ışık tutulmuş tavşan gibi- Erdoğan'ın kendilerine çizdiği kare içinde donup kalıyor.
Böylece kendi tabanıyla temas etmesini engellemiş oluyor.
16 Nisan Referandumundan bu yana, muhalefet kendi içinde bütünleşmekten başka çözüm üretemiyor.
AKP'ye daha doğrusu Erdoğan'a oy veren kitlelere nasıl ulaşabileceğini düşünmüyor bile...
AKP'ye oy veren kitlelerin temel motivasyonun sadece "din" olduğu gibi yanlış bir algı var.
Dolayısıyla bu kitlelerin oy tercihini değiştirmenin imkansız olduğu ya da bunu başarabilmek için AKP ile dindarlık yarışına girmek gerektiği gibi bir kanı hakim muhalefette.
Oysa Erdoğan'ın söylemlerini dikkate almak gerekir.
Erdoğan 1 Kasım seçimlerinden bu yana bütün seçim propagandasını PKK karşıtlığı üzerine kurdu.
Muhalefeti de PKK yandaşlığı ile suçlayarak kendi kitlesini konsolide ettiği gibi, MHP tabanının da önemli bir kısmını konsolide etmeyi başardı.
Bu süre içinde seçimlerde din olgusunu da fazla kullanmadı.
Bunun nedenini araştırmak gerekiyor.
"Anketlere güvenmediğini" söylüyor ancak o anketleri yapan kurumların, "hangi söylem ve argümanların oy kazandırdığını ya da oylarının korunmasına yardımcı olduğu" konularında yaptıkları araştırmaların verilerini de ustalıkla kullanıyor.
Eğer Erdoğan muhalefeti sürekli, PKK yandaşlığıyla suçluyorsa bu araştırmaların sonuçlarına göre hareket ediyordur.
Bu seçimlerdeki birincil amacı oylarını mümkün olduğunca korumak olan Erdoğan-AKP iktidarının bunca hayat pahalılığına, yokluğa, dış borca, yerel yönetim başarısızlıklarına karşın kayda değer bir oy kaybı olmamasının nedeni de bu.
Muhalefetin bundan ders çıkarması gerekir.
Ancak muhalefetin buna niyeti yok. Erdoğan'a oy veren geniş kesimlerden oy almayı hiç düşünmeden Erdoğan'ın yaratmak istediği algıya bilerek ya da bilmeyerek yardım etti.
HDP oyları hatırına .PKK yandaşlığını adeta kabullendi.
Oysa bu seçimlerdeki asıl amacı, Tek Adam Rejiminin uygulamalarının geniş kitleler tarafından onaylanmadığının somut olarak ortaya çıkarılması olmalıdır. Muhalefetin %50 civarında oyunun bir iki puan artması böyle bir somutluk ortaya çıkarmaz. Çok daha fazla oyun muhalefete yönelmesini sağlamak gerekir.
HDP'nin aday çıkarmadığı illerde Millet İttifakını destekleyeceğini deklare etmesi %50'nin kayda değer bir artış sağlamasına yetmeyeceği aşikar. Kaldı ki böylesi deklarasyonlar oy getirdiği gibi oy da kaybettiriyor. Örneğin Şişli'de HDP'nin yaptığı deklarasyon belki Şişli'de HDP'den getirdiği oyun önemli bir kısmı kadarının ülke çapında gelmesini engellediğini düşünüyorum.
Üstelik bana göre, 31 Mart seçimlerinden sonra Dolmabahçe Mutabakatının tekrar gündeme gelmesi büyük bir olasılık. Yani bu desteğin ne kadarı hayata geçeceği belli değil.
Diyelim ki yüzde yüzü hayata geçti.
Yine de çok bir şey fark etmeyecek. Hepimiz biliyoruz ki muhalefetin toplam oyu bu civarda zaten.
%50'lik muhalefet oyunun kayda değer bir artış göstermesinin tek yolu var; AKP tabanından oy almak...
Peki bu nasıl olacak? Sadece domates biber fiyatları üzerinden yapılacak muhalefet buna yeter mi?
Erdoğan'ın argümanlarını çürütmeden bu mümkün mü?
Örneğin CHP-HDP-PKK işbirliği algısını çürütmeden..?
Erdoğan-Bahçeli ittifakının beka sorununu gündeme getirmesi, çaresizlikten üretilmiş, aslında pek fazla işe yaramayan bir argüman değil. Üzerinde düşünülmüş, işe yararlılığı test edilmiş (bkz: bundan önceki seçim sonuçları) sofistike bir taktik... Beka sorunu CHP-HDP-PKK işbirliği algısıyla ilintilendirilerek öne sürülüyor. Niye bu argüman Erdoğan'ın elinden alınmaz. Üstelik o kadar da maddi zemini varken..? Mümkünken..?
Bu argümanın çaresizlik ve telaştan üretildiği algısı fazlasıyla yanlış ve tehlikeli.
Erdoğan ustalıkla bu havayı yaratıyor.
Anketlerle ilgili söyledikleri ile, "MHP tabanını konsolide edemedik" gibi söylemleriyle muhalefeti rahatlatıyor.
Böylece, "aynen böyle davranmaya devam edin" mesajı veriyor.
Benzer taktiği 24 haziran Seçimlerinde de kullanmıştı.
HDP'nin barajı geçmesinden çok endişelendiğine inandırarak, muhalefetin HDP'nin barajı geçmesine odaklanmasını sağlamış, istediği CHP,HDP,PKK işbirliği algısı yaratmıştı.
Aslında HDP'nin baraj sorunu öteden beri, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana Türkiye Solunu meşgul etmişti.
O dönemlerde de HDP'nin baraj eksiği için CHP'nin kısıtlı, bir türlü artmayan oy stoklarına başvurmak gerekiyordu. O zamanlar bu operasyon için seçilen yöntem CHP'ye kafadan saldırmaktı.
CHP devletin kurucu partisi olduğu için, zaten statükoyu temsil ediyordu. Sosyal Demokrat olmadığı halde Sosyal Demokrat iddiasındaki bir parti olarak demokrasinin önünde engeldi ve kapatılması gerekirdi.
İlginçtir, Erdoğan da hemen her seçim döneminde -değişik bir jargonla da olsa- aynı argümanları dillendirerek propaganda yapıyordu.
Zamanla bu argümanların CHP'den HDP'ye oy aktarmak için yeterli olmadığı ortaya çıktı.
Erdoğan da bu argümanların kendilerine oy kaybettirdiğini görmüştü. 7 Haziran Seçimleri bunun somut bir göstergesi olmuştu.
7 haziran Seçimlerinin sonuçları yok varsayılıp 1 Kasım'da tekrarlanmasına karar verilen seçimler öncesinde Erdoğan'ın argümanları tam tersi yönde değişti.
O zamana kadar PKK ile sürdürülen Dolmabahçe Mutabakatına varan görüşmeleri unutturmak için PKK ile özdeşleştirdiği HDP'ye abartılı bir şekilde saldırmaya, CHP'yi de HDP nezdinde PKK ile işbirliği ile suçlamaya başladı.
HDP çevresindeki Türkiye Solu ve AKP tarafından, devletin kurucu unsuru olarak değişimin ve demokrasinin önündeki bir engel olarak suçlanan CHP, o günden sonra farklı bir suçlamayla karşı karşıya kaldı. Erdoğan tarafından büyük bir değişimin, bölünmenin bir aktörü olarak PKK ile işbirliği yapmakla suçlanmaya başladı.
HDP çevresindeki Türkiye Solu tutumunu değiştirmedi.
Ancak HDP daha önce temkinli bir sessizlikle onayladıkları bu tutumun tam tersi yönde CHP ile ittifak yapıyor görüntüsü vermeye başladı. Artık CHP'yi yıpratma argümanları Erdoğan'la aynı olmasa da onaylayıcı, tamamlayıcı bir nitelik kazandı.
Erdoğan'ın, "CHP- HDP-PKK işbirliği" argümanını güçlendirmiş oluyor.
Şimdiye kadar Erdoğan'ın güçlenmesini muhalefet ya da muhalif gibi görünenler sağladı.
CHP yönetimi dahil.
Bilerek ya da bilmeyerek.
Yani sadece bir tezgah yok ortada bir aymazlık olduğu kesin
.
Ve ben şimdilik aymazlığın bir kısmına, bilmeyerek düşülen kısmına(malum oto sansür gereği) değindim.
Seçimlerden sonra "bile isteye sürdürülen aymazlıklardan" söz edeceğim.
Nadi Öztüfekçi
28 Şubat 2019
(*) ERDOĞAN KENDİSİNE GÖRE MUHALEFET CEPHESİ OLUŞTURUYOR!
ERDOĞAN KENDİSİNE GÖRE MUHALEFET CEPHESİ OLUŞTURUYOR! (2)
ERDOĞAN KENDİSİNE GÖRE MUHALEFET CEPHESİ OLUŞTURUYOR! (3)
Köpeğimiz Mişa yaklaşık bir buçuk aydan buyana yol tarafındaki çitleri tamamen yenilemek dahil, aldığımız her türlü tedbire rağmen kaçmayı başardı.
Neyse ki son iki akşamdır kaçamıyor.
Şu an sürekli araştırmakla meşgul.
Eminim ki kaçabileceği başka yerler bulacaktır.
Ayrıca komşularımızla aramızdaki çitlerde henüz keşfetmediği, ama keşfederse rahatlıkla aşabileceği yerleri ben biliyorum.
Onları da elden geçirmem gerek
Yani önümüzdeki günler epeyi meşgul olacağım.
Yine de...
Son zamanlarda paylaşım yapmamamın nedeni bütün bu saydıklarım değil.
Ben onca yazı ve paylaşımları yaptığım zamanlar da meşguldüm.
Kabahat Mişa'da değil yani.
Yanlış anlaşılmasın.
Bir süreden beri paylaşım yapmadığımın nedeni uğradığım soruşturma da değil.
Asıl büyük soruşturma kafamda...
Tam anlamıyla bir çıkmaz içerisindeyim. Düşündüklerimi yazamıyorum.
Kendimi sansürlüyorum. Çünkü düşündüklerimi yazdığımda öteden beri eleştirdiğim bir tutum içerisine girmiş, muhalefete karşı muhalefet yapmış olacağım.
Özellikle yerel seçimlerin bu kadar yaklaştığı günlerde...
İçinde bulunduğum çıkmaz bu...
Bu yazıda bu oto sansürü kısmen de olsa delmek istiyorum.
Aslında bugün söylemem gerekenleri daha önce bir çok kez söyledim.
Ancak güncel ve yeni parametrelerle yeniden söylenmesi gerekiyor.
Örneğin Erdoğan'ın, "kendi muhalefet cephesini kendisi dizayn etmeye çalıştığını"(*) defalarca uzun uzun yazmıştım.
Rahatlıkla eleştirebileceği, suçladıkça prim kazanabileceği bir muhalefet cephesini uzun süreden beri sofistike tekniklerle kurmaya çalışmıştı.
Bu çabasında Türkiye Solu ve en genelde muhalefet de kendisine yardımcı olunca artık başarmış oldu.
24 Haziran'da bu başarısının meyvelerini doyasıya yedi.
Bu seçimlerde de muhalefetin fiili veya algısal anlamda içinde bulunduğu durumu kullanıyor.
Ve işe de yarıyor.
Ustalıkla aynı kare içinde gösterdiği CHP, İYİ Parti ve HDP'yi sadece kitlesinin algılarında değil, sürekli saldırarak fiili olarak da aynı karede tutuyor.
Muhalefet, bu saldırılarının şaşkınlığı içinde, -üzerine ışık tutulmuş tavşan gibi- Erdoğan'ın kendilerine çizdiği kare içinde donup kalıyor.
Böylece kendi tabanıyla temas etmesini engellemiş oluyor.
16 Nisan Referandumundan bu yana, muhalefet kendi içinde bütünleşmekten başka çözüm üretemiyor.
AKP'ye daha doğrusu Erdoğan'a oy veren kitlelere nasıl ulaşabileceğini düşünmüyor bile...
AKP'ye oy veren kitlelerin temel motivasyonun sadece "din" olduğu gibi yanlış bir algı var.
Dolayısıyla bu kitlelerin oy tercihini değiştirmenin imkansız olduğu ya da bunu başarabilmek için AKP ile dindarlık yarışına girmek gerektiği gibi bir kanı hakim muhalefette.
Oysa Erdoğan'ın söylemlerini dikkate almak gerekir.
Erdoğan 1 Kasım seçimlerinden bu yana bütün seçim propagandasını PKK karşıtlığı üzerine kurdu.
Muhalefeti de PKK yandaşlığı ile suçlayarak kendi kitlesini konsolide ettiği gibi, MHP tabanının da önemli bir kısmını konsolide etmeyi başardı.
Bu süre içinde seçimlerde din olgusunu da fazla kullanmadı.
Bunun nedenini araştırmak gerekiyor.
"Anketlere güvenmediğini" söylüyor ancak o anketleri yapan kurumların, "hangi söylem ve argümanların oy kazandırdığını ya da oylarının korunmasına yardımcı olduğu" konularında yaptıkları araştırmaların verilerini de ustalıkla kullanıyor.
Eğer Erdoğan muhalefeti sürekli, PKK yandaşlığıyla suçluyorsa bu araştırmaların sonuçlarına göre hareket ediyordur.
Bu seçimlerdeki birincil amacı oylarını mümkün olduğunca korumak olan Erdoğan-AKP iktidarının bunca hayat pahalılığına, yokluğa, dış borca, yerel yönetim başarısızlıklarına karşın kayda değer bir oy kaybı olmamasının nedeni de bu.
Muhalefetin bundan ders çıkarması gerekir.
Ancak muhalefetin buna niyeti yok. Erdoğan'a oy veren geniş kesimlerden oy almayı hiç düşünmeden Erdoğan'ın yaratmak istediği algıya bilerek ya da bilmeyerek yardım etti.
HDP oyları hatırına .PKK yandaşlığını adeta kabullendi.
Oysa bu seçimlerdeki asıl amacı, Tek Adam Rejiminin uygulamalarının geniş kitleler tarafından onaylanmadığının somut olarak ortaya çıkarılması olmalıdır. Muhalefetin %50 civarında oyunun bir iki puan artması böyle bir somutluk ortaya çıkarmaz. Çok daha fazla oyun muhalefete yönelmesini sağlamak gerekir.
HDP'nin aday çıkarmadığı illerde Millet İttifakını destekleyeceğini deklare etmesi %50'nin kayda değer bir artış sağlamasına yetmeyeceği aşikar. Kaldı ki böylesi deklarasyonlar oy getirdiği gibi oy da kaybettiriyor. Örneğin Şişli'de HDP'nin yaptığı deklarasyon belki Şişli'de HDP'den getirdiği oyun önemli bir kısmı kadarının ülke çapında gelmesini engellediğini düşünüyorum.
Üstelik bana göre, 31 Mart seçimlerinden sonra Dolmabahçe Mutabakatının tekrar gündeme gelmesi büyük bir olasılık. Yani bu desteğin ne kadarı hayata geçeceği belli değil.
Diyelim ki yüzde yüzü hayata geçti.
Yine de çok bir şey fark etmeyecek. Hepimiz biliyoruz ki muhalefetin toplam oyu bu civarda zaten.
%50'lik muhalefet oyunun kayda değer bir artış göstermesinin tek yolu var; AKP tabanından oy almak...
Peki bu nasıl olacak? Sadece domates biber fiyatları üzerinden yapılacak muhalefet buna yeter mi?
Erdoğan'ın argümanlarını çürütmeden bu mümkün mü?
Örneğin CHP-HDP-PKK işbirliği algısını çürütmeden..?
Erdoğan-Bahçeli ittifakının beka sorununu gündeme getirmesi, çaresizlikten üretilmiş, aslında pek fazla işe yaramayan bir argüman değil. Üzerinde düşünülmüş, işe yararlılığı test edilmiş (bkz: bundan önceki seçim sonuçları) sofistike bir taktik... Beka sorunu CHP-HDP-PKK işbirliği algısıyla ilintilendirilerek öne sürülüyor. Niye bu argüman Erdoğan'ın elinden alınmaz. Üstelik o kadar da maddi zemini varken..? Mümkünken..?
Bu argümanın çaresizlik ve telaştan üretildiği algısı fazlasıyla yanlış ve tehlikeli.
Erdoğan ustalıkla bu havayı yaratıyor.
Anketlerle ilgili söyledikleri ile, "MHP tabanını konsolide edemedik" gibi söylemleriyle muhalefeti rahatlatıyor.
Böylece, "aynen böyle davranmaya devam edin" mesajı veriyor.
Benzer taktiği 24 haziran Seçimlerinde de kullanmıştı.
HDP'nin barajı geçmesinden çok endişelendiğine inandırarak, muhalefetin HDP'nin barajı geçmesine odaklanmasını sağlamış, istediği CHP,HDP,PKK işbirliği algısı yaratmıştı.
Aslında HDP'nin baraj sorunu öteden beri, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana Türkiye Solunu meşgul etmişti.
O dönemlerde de HDP'nin baraj eksiği için CHP'nin kısıtlı, bir türlü artmayan oy stoklarına başvurmak gerekiyordu. O zamanlar bu operasyon için seçilen yöntem CHP'ye kafadan saldırmaktı.
CHP devletin kurucu partisi olduğu için, zaten statükoyu temsil ediyordu. Sosyal Demokrat olmadığı halde Sosyal Demokrat iddiasındaki bir parti olarak demokrasinin önünde engeldi ve kapatılması gerekirdi.
İlginçtir, Erdoğan da hemen her seçim döneminde -değişik bir jargonla da olsa- aynı argümanları dillendirerek propaganda yapıyordu.
Zamanla bu argümanların CHP'den HDP'ye oy aktarmak için yeterli olmadığı ortaya çıktı.
Erdoğan da bu argümanların kendilerine oy kaybettirdiğini görmüştü. 7 Haziran Seçimleri bunun somut bir göstergesi olmuştu.
7 haziran Seçimlerinin sonuçları yok varsayılıp 1 Kasım'da tekrarlanmasına karar verilen seçimler öncesinde Erdoğan'ın argümanları tam tersi yönde değişti.
O zamana kadar PKK ile sürdürülen Dolmabahçe Mutabakatına varan görüşmeleri unutturmak için PKK ile özdeşleştirdiği HDP'ye abartılı bir şekilde saldırmaya, CHP'yi de HDP nezdinde PKK ile işbirliği ile suçlamaya başladı.
HDP çevresindeki Türkiye Solu ve AKP tarafından, devletin kurucu unsuru olarak değişimin ve demokrasinin önündeki bir engel olarak suçlanan CHP, o günden sonra farklı bir suçlamayla karşı karşıya kaldı. Erdoğan tarafından büyük bir değişimin, bölünmenin bir aktörü olarak PKK ile işbirliği yapmakla suçlanmaya başladı.
HDP çevresindeki Türkiye Solu tutumunu değiştirmedi.
Ancak HDP daha önce temkinli bir sessizlikle onayladıkları bu tutumun tam tersi yönde CHP ile ittifak yapıyor görüntüsü vermeye başladı. Artık CHP'yi yıpratma argümanları Erdoğan'la aynı olmasa da onaylayıcı, tamamlayıcı bir nitelik kazandı.
Erdoğan'ın, "CHP- HDP-PKK işbirliği" argümanını güçlendirmiş oluyor.
Şimdiye kadar Erdoğan'ın güçlenmesini muhalefet ya da muhalif gibi görünenler sağladı.
CHP yönetimi dahil.
Bilerek ya da bilmeyerek.
Yani sadece bir tezgah yok ortada bir aymazlık olduğu kesin
.
Ve ben şimdilik aymazlığın bir kısmına, bilmeyerek düşülen kısmına(malum oto sansür gereği) değindim.
Seçimlerden sonra "bile isteye sürdürülen aymazlıklardan" söz edeceğim.
Nadi Öztüfekçi
28 Şubat 2019
(*) ERDOĞAN KENDİSİNE GÖRE MUHALEFET CEPHESİ OLUŞTURUYOR!
ERDOĞAN KENDİSİNE GÖRE MUHALEFET CEPHESİ OLUŞTURUYOR! (2)
ERDOĞAN KENDİSİNE GÖRE MUHALEFET CEPHESİ OLUŞTURUYOR! (3)
10 Şubat 2019 Pazar
DEVLETİN Mİ YOKSA DEVLET'İN BEKA SORUNU MU?
Devlet Bahçeli yerel seçimler için sürekli "beka sorunu" diyor ya..?
Yerel seçimlerin Türkiye için bir "beka sorunu" olduğu doğrudur.
Ancak bu Devlet Bahçeli'nin doğru söylediği anlamına gelmiyor.
Devlet Bahçelinin zikri doğru da; fikri yanlış...
Evet bu yerel seçimler -'beka'dan ne anladığınıza bağlı olarak, ülkemiz için bir beka sorunu.
Neden öyle olduğunu aşağıda anlatmaya çalışacağım.
Ama önce 'beka'nın ne anlama geldiğini irdeleyelim.
Beka, "baki" kelimesiyle aynı kökten, Arapça "bky" kökünden geliyor.
"Kalıcı olma" anlamında kullanılıyor.
Eğer "Devletin Bekası" anlamında kullanılırsa, sonsuzluk anlamında hamasi abartı içeren bir anlam taşır.
Ben böylesi bir hamasi abartı yapmadan da olsa bekanın önemli olduğunu düşünüyorum.
Ne var ki Devlet Bahçeli'nin fikrindeki beka, "Devletin Bekası" değil, "Devlet'in Bekası", yani şahsının, Devlet Bahçeli'nin bekası..! Büyük bir ihtimalle bu benzetmeyi, bu paylaşımımı okuyan hem tüm arkadaşlarım yapmışlar ve Bahçeli'nin bu fikrini de biliyorlardır. Ama asıl yanlış olan Bahçeli'nin fikri... Devlet Bahçeli zannediyor ki; eğer Cumhur İttifakı yerel seçimlerde başarılı olursa sık sık zikrettiği "beka sorunu" kendisi açısından ortadan kalkacak. Aksine..! Eğer Cumhur İttifakı yerel Seçimlerde başarılı olursa, -ki bu, Erdoğan ve AKP için başarı olacaktır- Devlet Bahçeli'nin MHP liderliği ilgili bekası tehlikeye girecektir. Erdoğan yerel seçimlerde -özellikle başarılı da olursa- büyük bir olasılıkla Devlet Bahçeli ve MHP ile olan köprü arkadaşlığını bitirecektir. Neden mi? Her zamanki gibi açık haber kaynaklarında yayınlanmış haberlere dayanarak üzerine akıl yürütelim. Yerel Seçimlerden sonra Türkiye'nin gündemine bambaşka konuların -ya da sorunların- gelmesi söz konusu. Örneğin, iktidara yakın medyanın ısrarla görmezden geldiği, -şimdilik- hiç olmamış gibi davrandığı bazı olaylar... Neler mi? Yakın geçmişte AKP'nin üç eski bakanının (Efkan Ala, Taner Yıldız ve Abdullah Aksu) DPI ile görüşmesinin sonuçları politik gündemdeki yerini alabilir. Rezzan Kavakçı'nın Fedaral Almanya'da "Federal Sistem" ile ilgili inceleme yaptığını Twitter hesabından 'özellikle' duyurmasının ne anlama geldiği üzerine tartışılmadı bile. Bence, 'özellikle' duyurulduğuna göre uygun zamanda tartışmaya açılacaktır. İlginçtir bu iki olay Cumhurbaşkanın o ülkelere ziyareti ile eş zamanlı gerçekleşti. Bitmedi; OSLO'da yakın zamanda Akil Adamların,da toplanmasının sonuçları da gündeme gelebilir. Hatırlarsınız. Akil Adamlar olgusu MİT'in yine OSLO'da PKK yetkilileriyle yaptığı görüşmeler sonucunda başlatılan Çözüm sürecinin önemli bir unsuruydu. Yerel Seçimlerden sonra, bütün bu gelişmelerin sonucu, "demokratik(!?) bir oldubitti" ile Türkiye'nin gündemine getirilip, üstelik iktidara yakın medyanın ön ayak olmasıyla tartışılmaya başladığında..?
Bu tartışmanın yarattığı sıcaklık dondurucuya kaldırılmış Dolmabahçe Mutabakatının buzlarını çözdüğünde ve beraberinde ertelenmiş Çözüm Süreci, Akil Adamlar ve benzeri parodiler güncellenmiş senaryolarıyla sahneye konduğunda..?
Hali hazırdaki milliyetçilik temalı parodilerde yardımcı oyuncu olarak rol alan Devlet Bahçeli'ye bu parodilerde uygun bir rol düşer mi sizce?
Sanmıyorum.
Bu yeni senaryoda yardımcı oyuncu belli. Hatırlıyorsunuz ilk versiyonu sahnelenmişti zaten.
Peki Bahçeli, sanat aşkına yardımcı oyunculuktan daha mütevazi rollere razı olur mu?
Açıkçası son bir iki yılını gördüğümüz Bahçeli'nin tavrı yine de pek belli olmaz da, bu rol öyle; "oklava-baklava", "millet-zillet" tekerlemeleriyle oynanmaz.
Üst üste yığılan dezenformasyonlardan oluşan ülkü kuleleri yavaştan da olsa sarsılmış olur.
Belki de bu ufak sarsıntılar iskambil kağıdından yapılmış kuleler gibi bu kulelerin de yıkılmasına neden olur.
Bu yıkıntının altında da önce Devlet Bahçeli kalır.
Kısacası bana kalırsa her halükarda Devlet'in MHP ile bekası tehlikede.
Açıkçası benim de umurumda değil.
Ama yukarıda sözünü ettiğim parodiler Tek Adam Rejiminin geçerli olduğu günümüzde, işletilmeye başladığında..?
İşte o zaman gerçek anlamda devletin bekası söz konusu olur ki Devlet Bahçeli'nin durumunun önemi bile kalmaz. Çünkü Tek Adam Rejiminde o 'tek adamın' kim olduğunun önemi yoktur.
O tek adamın namuslu, cesur, akıllı, iyi niyetli ya da tam tersi olmasının, despotik ya da demokrat, milli ya da gayri milli olmasının da önemi yoktur. Tek adam yanılabilir, kandırılabilir, yönlendirilebilir. Her yöneticinin milletin sağ duyusuna, denetimine ihtiyacı vardır.
O yüzden özellikle böylesi senaryolar ulusal iradenin tam ve eksiksiz olarak işlemediği ortamlarda yürütülmeye kalkışılırsa felaket olur.
2011'de parodi aşamasında kalan senaryo bu defa sahneden hayata inecektir.
Yabanı yapımcılar devreye girer, senaryo oyun oynarken bile değiştirilebilir. Parodi drama, hatta trajediye dönüşebilir.
Muhalefetin en büyük yanılgısı da bence tam burada;
Yerel seçimlere bir beka sorunu olarak bakmaması bu çok önemli sorunu Devlet Bahçeli gibi konu mankenlerine bırakması; Tek Adam Rejiminin başlı başına bir beka sorunu olduğunu görmemesi; dolayısıyla muhalefeti Tek Adam Rejimine karşı değil de "tek adama" karşı yapması muhalefetin 31 Mart Yerel Seçimlerinde en büyük handikabı olacağa benziyor.
Aynı handikabı 24 Haziran seçimlerinde de yaşamıştı.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Muharrem İnce Erdoğan'ın tek adamlığına karşı kendi tek adamlığını yarıştırmaya kalkışmıştı.
Adeta, "ben daha iyi tek adamlık yaparım" demeye getirmişti. Erdoğan'ın tek adamlığı karşısında kaybedince de Erdoğan'la birlikte Tek Adam Rejimi de adeta bir ulusal mutabakatla onaylanmış oldu.
Bu mantık hemen tüm partilerce ve diğer siyasi yapılanmalar üzerinde de hakim olmuştu.
Aslında meclis, 24 Haziran'da bilerek ya da bilmeyerek muhalefet tarafından da dışlanmıştı.
Ulusal iradenin hızla yok hükmüne doğru gidişine karşı elimizde tek müdahale şansı olduğunu düşünürsek, bu yerel seçimler gerçekten beka sorunu. Muhalefet yerel seçimlerde beka sorununu -gerçek anlamıyla- bizzat kendisi gündeme getirmelidir.
Elbette yerel seçimlerin sonuçları iktidarları yıkmaz.
Kaldı ki böyle bir beklenti ya da -iktidar yanlıları açısından- korku yaymanın anlamı ve yararı yok. Ancak yerel seçimlerin sonuçları güçlü bir ulusal mesaj verebilir. Eğer Millet İttifakı, beka sorununu yerel sorunlarla birlikte gündeme getirerek, ülke çapında başarılı olursa, bütün yetkilerin tek adamda toplandığı, Millet Meclisinin, dolayısıyla milletin giderek dışlandığı bu gidişe dair Milletin endişesi olduğu açığa çıkar. Bu güçlü bir mesajdır. Bu mesaj elbette AKP, hatta MHP milletvekillerinin tavırlarında aman aman bir değişiklik yaratmayacaktır. Ama en azından bir baskı yaratacaktır. Kaldı ki böyle bir baskı muhalefetin sınırlı seçeneklerinden biridir. Muhalefet meşru sınırlar içinde kalarak mücadele yürütmek istiyorsa bu seçeneği zorlamak durumundadır. Muhalefet, mecliste bu "ulusal endişenin" yani ulusal iradenin temsilciliğini üstlenerek hareket ederse bütün anti demokratik uygulamalara karşın etkili olacaktır.
Yazımı ileride tartışmayı umut ettiğim bir toksik şablona gönderme yaparak bitirmek istiyorum. Kesinlikle, "Diktatörler seçimle gelirler ama seçimle gitmezler" gibisinden toksik şablonların etkisinden bir an önce kurtulup demokratik ve meşru araçları sonuna kadar zorlamalıdır.
Nadi Öztüfekçi
10 Şubat 2019
Ne var ki Devlet Bahçeli'nin fikrindeki beka, "Devletin Bekası" değil, "Devlet'in Bekası", yani şahsının, Devlet Bahçeli'nin bekası..! Büyük bir ihtimalle bu benzetmeyi, bu paylaşımımı okuyan hem tüm arkadaşlarım yapmışlar ve Bahçeli'nin bu fikrini de biliyorlardır. Ama asıl yanlış olan Bahçeli'nin fikri... Devlet Bahçeli zannediyor ki; eğer Cumhur İttifakı yerel seçimlerde başarılı olursa sık sık zikrettiği "beka sorunu" kendisi açısından ortadan kalkacak. Aksine..! Eğer Cumhur İttifakı yerel Seçimlerde başarılı olursa, -ki bu, Erdoğan ve AKP için başarı olacaktır- Devlet Bahçeli'nin MHP liderliği ilgili bekası tehlikeye girecektir. Erdoğan yerel seçimlerde -özellikle başarılı da olursa- büyük bir olasılıkla Devlet Bahçeli ve MHP ile olan köprü arkadaşlığını bitirecektir. Neden mi? Her zamanki gibi açık haber kaynaklarında yayınlanmış haberlere dayanarak üzerine akıl yürütelim. Yerel Seçimlerden sonra Türkiye'nin gündemine bambaşka konuların -ya da sorunların- gelmesi söz konusu. Örneğin, iktidara yakın medyanın ısrarla görmezden geldiği, -şimdilik- hiç olmamış gibi davrandığı bazı olaylar... Neler mi? Yakın geçmişte AKP'nin üç eski bakanının (Efkan Ala, Taner Yıldız ve Abdullah Aksu) DPI ile görüşmesinin sonuçları politik gündemdeki yerini alabilir. Rezzan Kavakçı'nın Fedaral Almanya'da "Federal Sistem" ile ilgili inceleme yaptığını Twitter hesabından 'özellikle' duyurmasının ne anlama geldiği üzerine tartışılmadı bile. Bence, 'özellikle' duyurulduğuna göre uygun zamanda tartışmaya açılacaktır. İlginçtir bu iki olay Cumhurbaşkanın o ülkelere ziyareti ile eş zamanlı gerçekleşti. Bitmedi; OSLO'da yakın zamanda Akil Adamların,da toplanmasının sonuçları da gündeme gelebilir. Hatırlarsınız. Akil Adamlar olgusu MİT'in yine OSLO'da PKK yetkilileriyle yaptığı görüşmeler sonucunda başlatılan Çözüm sürecinin önemli bir unsuruydu. Yerel Seçimlerden sonra, bütün bu gelişmelerin sonucu, "demokratik(!?) bir oldubitti" ile Türkiye'nin gündemine getirilip, üstelik iktidara yakın medyanın ön ayak olmasıyla tartışılmaya başladığında..?
Bu tartışmanın yarattığı sıcaklık dondurucuya kaldırılmış Dolmabahçe Mutabakatının buzlarını çözdüğünde ve beraberinde ertelenmiş Çözüm Süreci, Akil Adamlar ve benzeri parodiler güncellenmiş senaryolarıyla sahneye konduğunda..?
Hali hazırdaki milliyetçilik temalı parodilerde yardımcı oyuncu olarak rol alan Devlet Bahçeli'ye bu parodilerde uygun bir rol düşer mi sizce?
Sanmıyorum.
Bu yeni senaryoda yardımcı oyuncu belli. Hatırlıyorsunuz ilk versiyonu sahnelenmişti zaten.
Peki Bahçeli, sanat aşkına yardımcı oyunculuktan daha mütevazi rollere razı olur mu?
Açıkçası son bir iki yılını gördüğümüz Bahçeli'nin tavrı yine de pek belli olmaz da, bu rol öyle; "oklava-baklava", "millet-zillet" tekerlemeleriyle oynanmaz.
Üst üste yığılan dezenformasyonlardan oluşan ülkü kuleleri yavaştan da olsa sarsılmış olur.
Belki de bu ufak sarsıntılar iskambil kağıdından yapılmış kuleler gibi bu kulelerin de yıkılmasına neden olur.
Bu yıkıntının altında da önce Devlet Bahçeli kalır.
Kısacası bana kalırsa her halükarda Devlet'in MHP ile bekası tehlikede.
Açıkçası benim de umurumda değil.
Ama yukarıda sözünü ettiğim parodiler Tek Adam Rejiminin geçerli olduğu günümüzde, işletilmeye başladığında..?
İşte o zaman gerçek anlamda devletin bekası söz konusu olur ki Devlet Bahçeli'nin durumunun önemi bile kalmaz. Çünkü Tek Adam Rejiminde o 'tek adamın' kim olduğunun önemi yoktur.
O tek adamın namuslu, cesur, akıllı, iyi niyetli ya da tam tersi olmasının, despotik ya da demokrat, milli ya da gayri milli olmasının da önemi yoktur. Tek adam yanılabilir, kandırılabilir, yönlendirilebilir. Her yöneticinin milletin sağ duyusuna, denetimine ihtiyacı vardır.
O yüzden özellikle böylesi senaryolar ulusal iradenin tam ve eksiksiz olarak işlemediği ortamlarda yürütülmeye kalkışılırsa felaket olur.
2011'de parodi aşamasında kalan senaryo bu defa sahneden hayata inecektir.
Yabanı yapımcılar devreye girer, senaryo oyun oynarken bile değiştirilebilir. Parodi drama, hatta trajediye dönüşebilir.
Muhalefetin en büyük yanılgısı da bence tam burada;
Yerel seçimlere bir beka sorunu olarak bakmaması bu çok önemli sorunu Devlet Bahçeli gibi konu mankenlerine bırakması; Tek Adam Rejiminin başlı başına bir beka sorunu olduğunu görmemesi; dolayısıyla muhalefeti Tek Adam Rejimine karşı değil de "tek adama" karşı yapması muhalefetin 31 Mart Yerel Seçimlerinde en büyük handikabı olacağa benziyor.
Aynı handikabı 24 Haziran seçimlerinde de yaşamıştı.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Muharrem İnce Erdoğan'ın tek adamlığına karşı kendi tek adamlığını yarıştırmaya kalkışmıştı.
Adeta, "ben daha iyi tek adamlık yaparım" demeye getirmişti. Erdoğan'ın tek adamlığı karşısında kaybedince de Erdoğan'la birlikte Tek Adam Rejimi de adeta bir ulusal mutabakatla onaylanmış oldu.
Bu mantık hemen tüm partilerce ve diğer siyasi yapılanmalar üzerinde de hakim olmuştu.
Aslında meclis, 24 Haziran'da bilerek ya da bilmeyerek muhalefet tarafından da dışlanmıştı.
Ulusal iradenin hızla yok hükmüne doğru gidişine karşı elimizde tek müdahale şansı olduğunu düşünürsek, bu yerel seçimler gerçekten beka sorunu. Muhalefet yerel seçimlerde beka sorununu -gerçek anlamıyla- bizzat kendisi gündeme getirmelidir.
Elbette yerel seçimlerin sonuçları iktidarları yıkmaz.
Kaldı ki böyle bir beklenti ya da -iktidar yanlıları açısından- korku yaymanın anlamı ve yararı yok. Ancak yerel seçimlerin sonuçları güçlü bir ulusal mesaj verebilir. Eğer Millet İttifakı, beka sorununu yerel sorunlarla birlikte gündeme getirerek, ülke çapında başarılı olursa, bütün yetkilerin tek adamda toplandığı, Millet Meclisinin, dolayısıyla milletin giderek dışlandığı bu gidişe dair Milletin endişesi olduğu açığa çıkar. Bu güçlü bir mesajdır. Bu mesaj elbette AKP, hatta MHP milletvekillerinin tavırlarında aman aman bir değişiklik yaratmayacaktır. Ama en azından bir baskı yaratacaktır. Kaldı ki böyle bir baskı muhalefetin sınırlı seçeneklerinden biridir. Muhalefet meşru sınırlar içinde kalarak mücadele yürütmek istiyorsa bu seçeneği zorlamak durumundadır. Muhalefet, mecliste bu "ulusal endişenin" yani ulusal iradenin temsilciliğini üstlenerek hareket ederse bütün anti demokratik uygulamalara karşın etkili olacaktır.
Yazımı ileride tartışmayı umut ettiğim bir toksik şablona gönderme yaparak bitirmek istiyorum. Kesinlikle, "Diktatörler seçimle gelirler ama seçimle gitmezler" gibisinden toksik şablonların etkisinden bir an önce kurtulup demokratik ve meşru araçları sonuna kadar zorlamalıdır.
Nadi Öztüfekçi
10 Şubat 2019
11 Aralık 2018 Salı
Ulusal mı Ulusalcılık mı?
Benim soyum 1800'lü yıllarda gelmiş İzmir'e. Büyük ninem küçük bir kız çocuğuymuş.
Portakal vermişler kendisine.
İlk defa o an görmüş bu meyveyi. Kabuğunu soymadan ısırmaya kalkmış, "dıjı (acı)" deyip atmış portakalı.
Ama ben İzmir, Menemen'de doğdum.
Sokağımızın ismi bir Çerkez büyüğünün adını taşısa da ağırlıklı olarak 'Giritli' dediğimiz Girit göçmeleri ve daha birçok kimlikten aileler vardı.
Ben onların çocuklarıyla büyüdüm. Sokağımızda daha çok Gritlice konuşulurdu.
Benim yaşımdakiler Giritlice(*) konuşamazlardı ama annelerinin söylediklerini anlarlardı.
Onlar Türkçe cevap verirlerdi.
Giritli arkadaşlarım anneleriyle konuşurken ne istediklerini en azından sezebilecek kadar da Gritliceye aşinaydım.
Giritli ninelerin sokakta karşılaştıklarında birinin diğerine, "İda kanis kala?" diye seslendiğini diğerinin de, "Kala yarabbi şükür" diye yanıtlayarak birbirlerinin hatırını sorduğunu anımsıyorum.
O zamanlar tek tük de olsa Güneydoğudan göç etmiş Kürt aileler vardı.
Onlar da aralarında kendi dillerinde anlaşırlardı. Türkçeyi de -tıpkı Giritli arkadaşlarımız gibi- kendine özgü şiveleriyle konuşurlar ve ne bizler ne de ailelerimiz bunu yadırgardı.
Mahallemize sonradan gelmiş bir Kürt Aile vardı. En büyük çocukları bizim yaşımızdaydı.
Oyun oynarken annesi çağırdığında saklanır, bizden Türkçe bilmeyen annesine Kürtçe "burada yok" anlamında bir şeyler dememizi isterdi.
Biz de dilimiz döndüğünce arkadaşımızın öğrettiği kelimeleri annesine seslenirdik. Bazı Kürtçe kelimeler ortak oyunlarımızda bizim konuşmalarımıza da yerleşmişti.
Ben Çerkezce bir kaç kelime bilirdim sadece.
Annem fincan böreği yapardı. Biz "Haluj" derdik. Aslında 'Haluj'un Çerkezce anlamı 'ekmek'ti.
Sokakta birlikte oynadığımız arkadaşlarıma da verilirdi. Onlar da Yörük, Giritli, Kürt olmaları farketmeksizin "Haluj" derlerdi fincan böreğine.
Paylaşmak, ortak bir söylem, ortak bir dil yaratabiliyordu.
Sadece diller değil, farklı gelenekler, -zaman içinde bir birine yaklaşan- farklı yaşam biçimleri vardı.
Hiç yadırgamazdık
Onca çeşitlilik içinde kimse kendini ya da diğerini 'öteki' görmezdi.
Annelerimiz birbirlerinden yemek tarifleri alırlardı.
Sinkosta, Şevketi Bostanı biz Giritli komşularımızdan öğrenmiştik ama Çerkez kültüründen esinlenerek yaptığı kendisine özgü mantıyı da annemden öğrenmişlerdi.
O günlerde bir kardeşleşme süreci işliyordu.
Sonraki zamanlarda, delikanlılığa geçiş ve sol dünya görüşünü benimsemeye başladığım sıralar, bu süreci tersine doğru işletme çabaları da başlamıştı.
O günlerden bugüne tüm yaşanmışlığın ışığında baktığımda, bu lanetli çabanın hızla başarıya doğru yaklaştığını üzüntü, korku ve öfkeyle görüyorum.
Bu sürecin derinlemesine irdelenmesi gerektiğini düşünsem de, bunu bu yazıda yapmayacağım.
Geldiğimiz noktayı anlatan yine bir yaşanmışlıkla devam etmek istiyorum.
Beş-altı yıl önce, Kozbeyli'de 'Selluka' adlı yemek evimizi işletirken bir tanıdığımız, arkadaşlarıyla bizi ziyarete gelmişti.
İçlerinden bir tanesiyle, İzmir'de görevli olan arkadaşıyla kısa bir süre sonra sohbetimiz ilerlemişti.
Sohbet esnasında bana kendisinin Laz olduğunu söylemişti.
Zaten konuşmasından, fiziksel özelliklerine kadar her şeyiyle belliydi.
Ben de ona Çerkez olduğumu söyledim.
Birden yüz ifadesi değişti. Bana acıyan gözlerle bakarak, "Sana üzüleceğin bir şey söyleyeceğim, Çerkezler Türk değil." demişti.
Ben de ona, "Ben bunu çocukluğumdan beri biliyordum. Benim için bu üzücü bir bilgi değil. Ama Lazlar da Türk değil." demiştim.
Bana çok kızmıştı ve Lazların genetik özellikleriyle Türk olduğunu kanıtlamaya çalışmıştı.
Bu kısa yaşanmışlığı, 'Budunculuk'la ilgili bir gönderimimin altında -neyi kast ettiğimi anlatmak için- yorumlarda anlatmıştım.
Anlatmadığım devamında ise tartışma büyümüş, başlarda güzel güzel giden sohbetimiz, araya 'ırkçılık' girince sertleşmiş, bir 'Laz'ın, "Türkçü" hakaretleriyle karşılaşmıştım.
Elbette gerekli yanıtı verdim ama, eğer kimlik bilincimi kimlikçilikle karıştırsaydım, ırkçı bir çatışmanın içinde olacaktım.
Ve belki de bu tartışma, çok önem verdiğim Türkiyeli olma iddiamla çelişecek bir aşamaya gelecekti.
Onun kafasındaki ulus -onun söyleminde millet- kavramıyla, benimki arasında dağlar kadar fark vardı.
Onunki buduncu bakış açısının bir yansımasıydı. Lazlığının inkarının kendisinde yarattığı travmayı ancak herkesten fazla Türkleşerek atlatabiliyordu.
Yıllar önce, MHP'nin DSP ile iktidar ortağı olduğu sıralar, televizyonda bir Kürt aşiret reisinin MHP'ye katılma törenini izlemiştim.
Aşiret reisi eliyle bozkurt işaretini yapamamış, oradakiler bizzat parmaklarını tutup, elleriyle yönlendirerek yardım etmişlerdi.
Büyük bir olasılıkla bu Kürt Aşiret reisi, tehdit ve çıkar içerikli bir pazarlık sonucu Oğuz boylarına dayanan ırkçılık düzeyinde bir Türk tanımına razı olmuştu.
Çok değil 8-10 yıl sonra, Kürt Aşiretlerinin mensuplarıyla birlikte HDP'ne katılma töreni haberlerini gazetelerde okumaya başladık.
Aşiret reislerinin zafer işareti yaparken çekilmiş fotoğrafları gazete sayfalarında yer alıyordu.
O zamanlar MHP'ne katılan hangi aşiretti şimdi hatırlayamıyorum ama, belki de o haberlerin bir tanesinde aynı aşiret reisinin zafer işareti yapan bir resmi vardı.
Sözünü ettiğim Laz Türkçünün de her an koyu bir Laz milliyetçisi, hatta Türk düşmanı olması ihtimali de aynı oranda bir olasılık.
Ulus olma özelliklerinin en geçerlileri olan, ortak yurt ve ortak tarih (ortak yaşanmışlıklar) ögelerine yeteri önem verilmezse, hatta ötelenir ve baskılanırsa dinsel ve ırksal ortaklıklar ve karşıtlıkların öne çıkmasına fırsat sağlanmış olur.
Küresel Kapitalizmin bu fırsatı kendi kronik krizini ötelemek için kullanması da beklenir ve elverişli bir durumdur.
Zamanında doğru bir ulus tanımı üzerinden bir anayasa oluşturamamış olmamızın da neden olduğu, giderek hızlanan tehlikeli, irdelenmesi, incelenmesi gereken bir süreç bu...
Belki o zaman için böylesi bir sorun yaratılacağı düşünülmedi.
Bugün doğru bir ulus tanımının yapılmasına şiddetle ihtiyaç var.
Zaman ilerledikçe eşyaya ('şey'lere) verdiğimiz adlar o 'şey'i tanımlamakta eksik kalıyor.
Çünkü zaman ilerledikçe yaşam gelişiyor, ayrıntılar çoğalıyor. Bazı kavramlara zamanla yeni tanımlamalar gerekiyor.
Bu konuda daha önce bir çok defa yazdım.
En son "ULUSAL İRADEDEN EMEKÇİ İRADEYE..." (1) başlıklı yazımda söz etmiştim.
Öncelikle bu ulus tanımının, günümüzün küresel ve ülke çapında olgularını hesaba katan bir kapsayıcılığı olması gerekiyor.
Bir etnik kimlik adı üzerinden yapılan ulus tanımlaması bu ülkenin birliğini sağlamaya yetmiyor. Yetmedi...
Böylesi bir tanımlama ister istemez buduncu bir tanımlama oluyor.
Keza dinsel, mezhepsel kimlikler üzerinden de yapılan tanımlamalar da yetersiz kalıyor.
Bitmedi, tek bir tür üzerinden yapılan tanımlama bile yetersiz.
Sadece ülkede yaşayan Türk, Kürt, Laz, Çerkez vs. gibi etnisiteler ya da Müslüman, Hristiyan, Sünni, Alevi gibi inanç kimlikleri değil, kurdu, kuşu, börtü, böceği, ırmağı, deresi, ağacı, yeşili, havası suyu da ulusun bir parçası...
Daha açık bir ifadeyle yurdun(**) bizzat kendisi de ulusun bir parçası.
Burjuvazinin (sermayenin) ulusal olmaktan çıktığı, hızla küreselleştiği günümüzde ulus ve yurt bütünleşmesi kapitalizmin içselleşmesi, derinleşmesi ve yaygınlaşmasının bir sonucudur.
Çünkü bugün artık bizzat içinden çıkardığı, küreselleşmiş sermaye tarafından pazarlanmaya çalışılan yurt, sıradan bir toprak parçası, bir emtia, bir mülk değil, ulusun habitatıdır.
İnsanlık için Dünya neyse, ulus için 'yurt' odur.
Örneğin bizim yurdumuz, Anadolu Yurdu..!
On bin yıllık Anadolu tarihine herhangi yılda katılıp, kaderini bu topraklara bağlamış her bir insan topluluğunun, ulusun vazgeçilmez bir unsuru sayıldığı, budunculuktan uzak bir anlayışı yeni baştan yeşertmemiz lazım.
Yeni baştan diyorum, zira bu anlayış bu topraklarda bir çok defa yeşermiş, hatta kök salmıştı.
Yani ben etik ya da yalnızca "olması gereken" bir önermede bulunmuyorum.
Kökleri zaten bu topraklarda olan, ancak, özellikle yaratılan atmosfer koşulları yüzünden ya da sık sık köklere varan kasıtlı budamalarla yeşermesine izin verilmediği için fark edilemeyen bir olgudan söz ediyorum.
Hangi etnisiteden, hangi inanç kimliğinden geldiği ya da hangi canlı türünden olduğu fark etmeksizin bu ülkenin bütün yaşayanlarının her birinin eşit birer unsuru olduğu bir ulus...
Bu ülkenin tarihi ve yaşanmışlığı üzerinden, gerçek anlamda ezilen ve inkar edilen bir ulusu, Anadolu Ulusunu tarifi ediyorum.
Evet Anadolu Ulusu... Tanımını olduğu gibi ismini de bu ülke tarihinden almalı.
Eğer Türk adının -bugün yaygın olan tanımıyla- bütün bu kapsayıcılığı sağladığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.
En azından 10000 yıllık tarihi kapsamadığı bir gerçek.
O zaman şu soruya yanıt vermemiz gerekiyor; 10000 yıllık tarihi ret mi etmemiz gerekiyor?
Arkasından gelen diğer soru; Tarih, sizin ret etmeniz ya da yok varsaymanızla yok olur mu?
Belki şöyle denilebilir, "Biz Türk derken Türkiye'de yaşayan herkesi kast ediyoruz."
Keşke öyle olabilseydi. Türkiye'de yaşayan, "Türkiyeli" anlamında 'Türk' denilseydi.
Benim hiç bir itirazım olmazdı.
O zaman Türkiye'de yaşayan herkesin tarihini de kast ediyor ya da sahipleniyor olacaktık.
Peki sahipleniyor muyuz?
Eğer "Evet" diyorsanız, Cumhurbaşkanlığı Forsundaki 16 Türk Devletini nasıl açıklayacağız?
Birçoğunun yolu bu topraklara uğramamış ve kendilerine Türk bile dememiş olan bir çok budun devletlerini Cumhurbaşkanlığı Forsuna koyuyoruz da örneğin Etileri, Asurları, Lidyalıları neden koymuyoruz?
Örneğin Troyalılar..? Onlar bizim tarihimizin bir parçası değil mi?
Çanakkale zaferinin aslında Troya savaşının yıllar sonraki bir rövanşı olarak düşünmek sizi rahatsız mı ediyor yoksa heyecanlandırıyor mu?
Beni heyecanlandırıyor.
Ben ülke bölünmezliği ve ulusal bütünlükten yanayım.
Çerkez kökenli bir Türkiyeliyim. Türkiyeli olmama önem veriyorum.
Etnik kimliğimin bana bir ayrıcalık getirmesini istemiyorum.
Ama onu inkar etmemi de istemeyin benden. Ya da bir başka etnik kimliğe biat etmeye zorlamayın beni.
Anadolu'nun o 10000 yıllık tarihine sonradan katılsam da sahip çıkıyorum.
Ancak, ulusu sadece tarihe dayanarak tanımlayamazsanız.
Benim kafamdaki ulus tanımı da işte bu denli derin kökleri olan bir tarihe, ama bir o kadar da güncel gerçeklere dayanıyor.
Kapsayıcılığının bir yönüyle genişlediği, ama bir yönüyle de daraldığı, aslında güncel gerçeklere dayanan farklı bir kapsayıcılığı olan bir ulus tanımına ulaşmak gerekiyor.
Eğer ulusun kapsama alanını doğru belirleyemezsek ulusu da doğru tarif etmiş olamayız.
Bu kapsama alanının sınırlarını Sermayenin Küreselleşmesinin ortaya çıkardığı koşullar belirliyor.
Ne yurdun, ne de ulusal pazarların Sermaye için öneminin kalmadığı günümüz koşullarında sermaye artık ulusun bir parçası olamaz.
Ulus da, yurt da, ülke de, devlet de artık sadece emekçiler için değerli, önemli ve gerekli...
Bu süreç Küresel ölçekte yürüse de ülkemiz açısından yani Anadolu Ulusu açısından daha somut ve görünürdür.
Kolaylıkla Anadolu'nun tüm yaşayanlarını kapsayan, ama sermayedarı, küresel işbirlikçileri, betonlayanları, pazarlayanları kapsamayan, emekçilerin oluşturduğu bir ulusu tarif edebiliriz.
İsimler konusunda hiç bir zaman ısrarcı olmadım ve bu konuda da ısrarcı değilim ama Emekçi Anadolu Ulusu en uygun tanım olur.
Siz başka bir isim verin çok fark etmez ama ben bu tanımladığım ulusun bağımsızlığı, özgürlüğü ve bütünlüğünden yanayım.
Tanımladığım bu emekçi ulusun, Emekçi Anadolu Ulusunun iradesini ve iktidarını savunuyorum.
Tıpkı tüm ülkelerin emekçi uluslarının iradesini ve iktidarını savunduğum gibi.
Ulusun doğru tanımlanması ya da ulusun emekçileşmesi milliyetçiliği haklı çıkarmaz.
Emekçi ulus bilincini ulusçulukla karıştırmamak gerekir.
Ulusçuluk ya da milliyetçilik sonuç olarak kendi ulusunun çıkarlarını diğer uluslardan önde tutmaktır.(***)
Bu yaklaşım emekçi ulus bilincine uymaz.
Ulusların emekçileşme süreci tüm dünyanın emekçilerinin kardeşliğine ters bir süreç değildir.
Bu süreç emekçilerin birbiriyle ulusçu rekabetine doğru değil, ulusların emekçi kardeşliğine doğru işleme potansiyeli taşır.
Evet ne yazık ki "ulusların emekçi kardeşliğine doğru işler" diyemiyorum.
Çünkü potansiyeller değerlendirildiğinde eyleme ya da algıya dönüşür.
Küresel hegemonyanın, bu potansiyeli değerlendirme görevini üstelenmesi gereken emek örgütleri, sol ve sosyalist partiler üzerindeki "post truth algısal etkisini" hesaba katarsak bunu çok rahat söyleme imkanımız yok.
Küresel Hegemonyanın 'ulusal' kavramı üzerinden ustaca yarattığı 'sol tabu', -bu kavramın yine Küresel Hegemonyanın bir unsuru olan- ırkçı, faşist kesimlerin kullanımına terk edilmesini getiriyor.
Irkçı faşist kesimler bu kavramın için boşaltarak ırkçılıkla özdeşleştirerek, bu tabunun daha da pekişmesini sağlayarak, bu küresel operasyonun yerel bazda etkisini arttırıyorlar.
Küresel Kapitalizme, emperyalizme karşı mücadelenin önemli bir argümanı olan, ulusal bağımsızlık, ulusal kaynaklar, ulusal ekonomi, ulusal eğitim, ulusal istihdam, ulusal irade gibi kavramlar üzerindeki bu 'sol tabu' sayesinde, neoliberal politikaların o ülkelerde direnç görmeden işlemesi sağlanabiliyor.
Ulusların emekçileşme süreci Küreselleş(tir)menin, sermayenin küreselleşip ulusun bir unsuru olmaktan çıkmasının ama aynı zamanda sermayenin küreselleşmesi de kapitalizmin içsel krizinin -öteleyebilmesinin bir çaresi olarak- sonucudur.
Aynı şekilde -içsel krizi öteleme çaresi olarak- izlenen neoliberal politikalar da küresel çapta ülkelerde tüm sınıfsal kesimlerin yoksullaşma ve emekçileşmesinin de temel nedenlerinden biridir.
Kısacası emekçileşme ve yoksullaşma, küreselleştirme(sermayenin) ve emekçi ulusların ortaya çıkması, milliyetçiliğin kışkırtılması, anti emperyalist mücadelenin için boşaltılıp değersizleştirilmesi gibi olgu ve girişimlerin her biri, birbirinin tetikleyicisi ve sonucudur.
Bütün bu karmaşık neden ve sonuç ilişkileri içinde Emek örgütlerine sol ve sosyalist kesimlere düşen, "ulusal" olanla "ulusalcılık" kavramlarını birbirinden ayrı tutarak günceldeki süreci, "EMEKÇİ ULUSLARIN KARDEŞLİĞİNE" giden süreci desteklemektir.
Fırsatlarla tuzakları birbirinden ayırabilme yeteneği Küresel Hegemonyaya karşı doğru mücadelenin ilk şartıdır.
Nadi Öztüfekçi
11 Aralık 2018
(*) Aslında doğru kullanımı "Giritçe" olması gerekir. "Giritlice" bizim o zaman kullandığımız terimdi.
(**) Sözlüklerde "Vatan" ile "Yurt" eş anlamda geçse de 'Vatan' kelimesinin, kanla, fetihle ilişkilendirilen, daha mülkiyetçi bir kavram olarak kullanıldığın görüyoruz.
O yüzden Yurt kelimesi tercih edilmiştir.
(***) Kendini "Ulusalcı Sol" olarak tanımlayan Ümit kocasakal'ın böyle bir tanımı vardır.
(1)"ULUSAL İRADEDEN EMEKÇİ İRADEYE...": https://nadioztufekciyazilari.blogspot.com/2018/10/ulusal-iradeden-emekci-iradeye.html
Portakal vermişler kendisine.
İlk defa o an görmüş bu meyveyi. Kabuğunu soymadan ısırmaya kalkmış, "dıjı (acı)" deyip atmış portakalı.
Ama ben İzmir, Menemen'de doğdum.
Sokağımızın ismi bir Çerkez büyüğünün adını taşısa da ağırlıklı olarak 'Giritli' dediğimiz Girit göçmeleri ve daha birçok kimlikten aileler vardı.
Ben onların çocuklarıyla büyüdüm. Sokağımızda daha çok Gritlice konuşulurdu.
Benim yaşımdakiler Giritlice(*) konuşamazlardı ama annelerinin söylediklerini anlarlardı.
Onlar Türkçe cevap verirlerdi.
Giritli arkadaşlarım anneleriyle konuşurken ne istediklerini en azından sezebilecek kadar da Gritliceye aşinaydım.
Giritli ninelerin sokakta karşılaştıklarında birinin diğerine, "İda kanis kala?" diye seslendiğini diğerinin de, "Kala yarabbi şükür" diye yanıtlayarak birbirlerinin hatırını sorduğunu anımsıyorum.
O zamanlar tek tük de olsa Güneydoğudan göç etmiş Kürt aileler vardı.
Onlar da aralarında kendi dillerinde anlaşırlardı. Türkçeyi de -tıpkı Giritli arkadaşlarımız gibi- kendine özgü şiveleriyle konuşurlar ve ne bizler ne de ailelerimiz bunu yadırgardı.
Mahallemize sonradan gelmiş bir Kürt Aile vardı. En büyük çocukları bizim yaşımızdaydı.
Oyun oynarken annesi çağırdığında saklanır, bizden Türkçe bilmeyen annesine Kürtçe "burada yok" anlamında bir şeyler dememizi isterdi.
Biz de dilimiz döndüğünce arkadaşımızın öğrettiği kelimeleri annesine seslenirdik. Bazı Kürtçe kelimeler ortak oyunlarımızda bizim konuşmalarımıza da yerleşmişti.
Ben Çerkezce bir kaç kelime bilirdim sadece.
Annem fincan böreği yapardı. Biz "Haluj" derdik. Aslında 'Haluj'un Çerkezce anlamı 'ekmek'ti.
Sokakta birlikte oynadığımız arkadaşlarıma da verilirdi. Onlar da Yörük, Giritli, Kürt olmaları farketmeksizin "Haluj" derlerdi fincan böreğine.
Paylaşmak, ortak bir söylem, ortak bir dil yaratabiliyordu.
Sadece diller değil, farklı gelenekler, -zaman içinde bir birine yaklaşan- farklı yaşam biçimleri vardı.
Hiç yadırgamazdık
Onca çeşitlilik içinde kimse kendini ya da diğerini 'öteki' görmezdi.
Annelerimiz birbirlerinden yemek tarifleri alırlardı.
Sinkosta, Şevketi Bostanı biz Giritli komşularımızdan öğrenmiştik ama Çerkez kültüründen esinlenerek yaptığı kendisine özgü mantıyı da annemden öğrenmişlerdi.
O günlerde bir kardeşleşme süreci işliyordu.
Sonraki zamanlarda, delikanlılığa geçiş ve sol dünya görüşünü benimsemeye başladığım sıralar, bu süreci tersine doğru işletme çabaları da başlamıştı.
O günlerden bugüne tüm yaşanmışlığın ışığında baktığımda, bu lanetli çabanın hızla başarıya doğru yaklaştığını üzüntü, korku ve öfkeyle görüyorum.
Bu sürecin derinlemesine irdelenmesi gerektiğini düşünsem de, bunu bu yazıda yapmayacağım.
Geldiğimiz noktayı anlatan yine bir yaşanmışlıkla devam etmek istiyorum.
Beş-altı yıl önce, Kozbeyli'de 'Selluka' adlı yemek evimizi işletirken bir tanıdığımız, arkadaşlarıyla bizi ziyarete gelmişti.
İçlerinden bir tanesiyle, İzmir'de görevli olan arkadaşıyla kısa bir süre sonra sohbetimiz ilerlemişti.
Sohbet esnasında bana kendisinin Laz olduğunu söylemişti.
Zaten konuşmasından, fiziksel özelliklerine kadar her şeyiyle belliydi.
Ben de ona Çerkez olduğumu söyledim.
Birden yüz ifadesi değişti. Bana acıyan gözlerle bakarak, "Sana üzüleceğin bir şey söyleyeceğim, Çerkezler Türk değil." demişti.
Ben de ona, "Ben bunu çocukluğumdan beri biliyordum. Benim için bu üzücü bir bilgi değil. Ama Lazlar da Türk değil." demiştim.
Bana çok kızmıştı ve Lazların genetik özellikleriyle Türk olduğunu kanıtlamaya çalışmıştı.
Bu kısa yaşanmışlığı, 'Budunculuk'la ilgili bir gönderimimin altında -neyi kast ettiğimi anlatmak için- yorumlarda anlatmıştım.
Anlatmadığım devamında ise tartışma büyümüş, başlarda güzel güzel giden sohbetimiz, araya 'ırkçılık' girince sertleşmiş, bir 'Laz'ın, "Türkçü" hakaretleriyle karşılaşmıştım.
Elbette gerekli yanıtı verdim ama, eğer kimlik bilincimi kimlikçilikle karıştırsaydım, ırkçı bir çatışmanın içinde olacaktım.
Ve belki de bu tartışma, çok önem verdiğim Türkiyeli olma iddiamla çelişecek bir aşamaya gelecekti.
Onun kafasındaki ulus -onun söyleminde millet- kavramıyla, benimki arasında dağlar kadar fark vardı.
Onunki buduncu bakış açısının bir yansımasıydı. Lazlığının inkarının kendisinde yarattığı travmayı ancak herkesten fazla Türkleşerek atlatabiliyordu.
Yıllar önce, MHP'nin DSP ile iktidar ortağı olduğu sıralar, televizyonda bir Kürt aşiret reisinin MHP'ye katılma törenini izlemiştim.
Aşiret reisi eliyle bozkurt işaretini yapamamış, oradakiler bizzat parmaklarını tutup, elleriyle yönlendirerek yardım etmişlerdi.
Büyük bir olasılıkla bu Kürt Aşiret reisi, tehdit ve çıkar içerikli bir pazarlık sonucu Oğuz boylarına dayanan ırkçılık düzeyinde bir Türk tanımına razı olmuştu.
Çok değil 8-10 yıl sonra, Kürt Aşiretlerinin mensuplarıyla birlikte HDP'ne katılma töreni haberlerini gazetelerde okumaya başladık.
Aşiret reislerinin zafer işareti yaparken çekilmiş fotoğrafları gazete sayfalarında yer alıyordu.
O zamanlar MHP'ne katılan hangi aşiretti şimdi hatırlayamıyorum ama, belki de o haberlerin bir tanesinde aynı aşiret reisinin zafer işareti yapan bir resmi vardı.
Sözünü ettiğim Laz Türkçünün de her an koyu bir Laz milliyetçisi, hatta Türk düşmanı olması ihtimali de aynı oranda bir olasılık.
Ulus olma özelliklerinin en geçerlileri olan, ortak yurt ve ortak tarih (ortak yaşanmışlıklar) ögelerine yeteri önem verilmezse, hatta ötelenir ve baskılanırsa dinsel ve ırksal ortaklıklar ve karşıtlıkların öne çıkmasına fırsat sağlanmış olur.
Küresel Kapitalizmin bu fırsatı kendi kronik krizini ötelemek için kullanması da beklenir ve elverişli bir durumdur.
Zamanında doğru bir ulus tanımı üzerinden bir anayasa oluşturamamış olmamızın da neden olduğu, giderek hızlanan tehlikeli, irdelenmesi, incelenmesi gereken bir süreç bu...
Belki o zaman için böylesi bir sorun yaratılacağı düşünülmedi.
Bugün doğru bir ulus tanımının yapılmasına şiddetle ihtiyaç var.
Zaman ilerledikçe eşyaya ('şey'lere) verdiğimiz adlar o 'şey'i tanımlamakta eksik kalıyor.
Çünkü zaman ilerledikçe yaşam gelişiyor, ayrıntılar çoğalıyor. Bazı kavramlara zamanla yeni tanımlamalar gerekiyor.
Bu konuda daha önce bir çok defa yazdım.
En son "ULUSAL İRADEDEN EMEKÇİ İRADEYE..." (1) başlıklı yazımda söz etmiştim.
Öncelikle bu ulus tanımının, günümüzün küresel ve ülke çapında olgularını hesaba katan bir kapsayıcılığı olması gerekiyor.
Bir etnik kimlik adı üzerinden yapılan ulus tanımlaması bu ülkenin birliğini sağlamaya yetmiyor. Yetmedi...
Böylesi bir tanımlama ister istemez buduncu bir tanımlama oluyor.
Keza dinsel, mezhepsel kimlikler üzerinden de yapılan tanımlamalar da yetersiz kalıyor.
Sadece ülkede yaşayan Türk, Kürt, Laz, Çerkez vs. gibi etnisiteler ya da Müslüman, Hristiyan, Sünni, Alevi gibi inanç kimlikleri değil, kurdu, kuşu, börtü, böceği, ırmağı, deresi, ağacı, yeşili, havası suyu da ulusun bir parçası...
Daha açık bir ifadeyle yurdun(**) bizzat kendisi de ulusun bir parçası.
Burjuvazinin (sermayenin) ulusal olmaktan çıktığı, hızla küreselleştiği günümüzde ulus ve yurt bütünleşmesi kapitalizmin içselleşmesi, derinleşmesi ve yaygınlaşmasının bir sonucudur.
İnsanlık için Dünya neyse, ulus için 'yurt' odur.
Örneğin bizim yurdumuz, Anadolu Yurdu..!
On bin yıllık Anadolu tarihine herhangi yılda katılıp, kaderini bu topraklara bağlamış her bir insan topluluğunun, ulusun vazgeçilmez bir unsuru sayıldığı, budunculuktan uzak bir anlayışı yeni baştan yeşertmemiz lazım.
Yeni baştan diyorum, zira bu anlayış bu topraklarda bir çok defa yeşermiş, hatta kök salmıştı.
Yani ben etik ya da yalnızca "olması gereken" bir önermede bulunmuyorum.
Kökleri zaten bu topraklarda olan, ancak, özellikle yaratılan atmosfer koşulları yüzünden ya da sık sık köklere varan kasıtlı budamalarla yeşermesine izin verilmediği için fark edilemeyen bir olgudan söz ediyorum.
Hangi etnisiteden, hangi inanç kimliğinden geldiği ya da hangi canlı türünden olduğu fark etmeksizin bu ülkenin bütün yaşayanlarının her birinin eşit birer unsuru olduğu bir ulus...
Bu ülkenin tarihi ve yaşanmışlığı üzerinden, gerçek anlamda ezilen ve inkar edilen bir ulusu, Anadolu Ulusunu tarifi ediyorum.
Evet Anadolu Ulusu... Tanımını olduğu gibi ismini de bu ülke tarihinden almalı.
Eğer Türk adının -bugün yaygın olan tanımıyla- bütün bu kapsayıcılığı sağladığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.
En azından 10000 yıllık tarihi kapsamadığı bir gerçek.
O zaman şu soruya yanıt vermemiz gerekiyor; 10000 yıllık tarihi ret mi etmemiz gerekiyor?
Arkasından gelen diğer soru; Tarih, sizin ret etmeniz ya da yok varsaymanızla yok olur mu?
Belki şöyle denilebilir, "Biz Türk derken Türkiye'de yaşayan herkesi kast ediyoruz."
Keşke öyle olabilseydi. Türkiye'de yaşayan, "Türkiyeli" anlamında 'Türk' denilseydi.
Benim hiç bir itirazım olmazdı.
O zaman Türkiye'de yaşayan herkesin tarihini de kast ediyor ya da sahipleniyor olacaktık.
Peki sahipleniyor muyuz?
Eğer "Evet" diyorsanız, Cumhurbaşkanlığı Forsundaki 16 Türk Devletini nasıl açıklayacağız?
Birçoğunun yolu bu topraklara uğramamış ve kendilerine Türk bile dememiş olan bir çok budun devletlerini Cumhurbaşkanlığı Forsuna koyuyoruz da örneğin Etileri, Asurları, Lidyalıları neden koymuyoruz?
Örneğin Troyalılar..? Onlar bizim tarihimizin bir parçası değil mi?
Çanakkale zaferinin aslında Troya savaşının yıllar sonraki bir rövanşı olarak düşünmek sizi rahatsız mı ediyor yoksa heyecanlandırıyor mu?
Beni heyecanlandırıyor.
Ben ülke bölünmezliği ve ulusal bütünlükten yanayım.
Çerkez kökenli bir Türkiyeliyim. Türkiyeli olmama önem veriyorum.
Etnik kimliğimin bana bir ayrıcalık getirmesini istemiyorum.
Ama onu inkar etmemi de istemeyin benden. Ya da bir başka etnik kimliğe biat etmeye zorlamayın beni.
Anadolu'nun o 10000 yıllık tarihine sonradan katılsam da sahip çıkıyorum.
Ancak, ulusu sadece tarihe dayanarak tanımlayamazsanız.
Benim kafamdaki ulus tanımı da işte bu denli derin kökleri olan bir tarihe, ama bir o kadar da güncel gerçeklere dayanıyor.
Kapsayıcılığının bir yönüyle genişlediği, ama bir yönüyle de daraldığı, aslında güncel gerçeklere dayanan farklı bir kapsayıcılığı olan bir ulus tanımına ulaşmak gerekiyor.
Eğer ulusun kapsama alanını doğru belirleyemezsek ulusu da doğru tarif etmiş olamayız.
Bu kapsama alanının sınırlarını Sermayenin Küreselleşmesinin ortaya çıkardığı koşullar belirliyor.
Ne yurdun, ne de ulusal pazarların Sermaye için öneminin kalmadığı günümüz koşullarında sermaye artık ulusun bir parçası olamaz.
Ulus da, yurt da, ülke de, devlet de artık sadece emekçiler için değerli, önemli ve gerekli...
Bu süreç Küresel ölçekte yürüse de ülkemiz açısından yani Anadolu Ulusu açısından daha somut ve görünürdür.
Kolaylıkla Anadolu'nun tüm yaşayanlarını kapsayan, ama sermayedarı, küresel işbirlikçileri, betonlayanları, pazarlayanları kapsamayan, emekçilerin oluşturduğu bir ulusu tarif edebiliriz.
İsimler konusunda hiç bir zaman ısrarcı olmadım ve bu konuda da ısrarcı değilim ama Emekçi Anadolu Ulusu en uygun tanım olur.
Siz başka bir isim verin çok fark etmez ama ben bu tanımladığım ulusun bağımsızlığı, özgürlüğü ve bütünlüğünden yanayım.
Tanımladığım bu emekçi ulusun, Emekçi Anadolu Ulusunun iradesini ve iktidarını savunuyorum.
Tıpkı tüm ülkelerin emekçi uluslarının iradesini ve iktidarını savunduğum gibi.
Ulusun doğru tanımlanması ya da ulusun emekçileşmesi milliyetçiliği haklı çıkarmaz.
Emekçi ulus bilincini ulusçulukla karıştırmamak gerekir.
Ulusçuluk ya da milliyetçilik sonuç olarak kendi ulusunun çıkarlarını diğer uluslardan önde tutmaktır.(***)
Bu yaklaşım emekçi ulus bilincine uymaz.
Ulusların emekçileşme süreci tüm dünyanın emekçilerinin kardeşliğine ters bir süreç değildir.
Bu süreç emekçilerin birbiriyle ulusçu rekabetine doğru değil, ulusların emekçi kardeşliğine doğru işleme potansiyeli taşır.
Evet ne yazık ki "ulusların emekçi kardeşliğine doğru işler" diyemiyorum.
Çünkü potansiyeller değerlendirildiğinde eyleme ya da algıya dönüşür.
Küresel hegemonyanın, bu potansiyeli değerlendirme görevini üstelenmesi gereken emek örgütleri, sol ve sosyalist partiler üzerindeki "post truth algısal etkisini" hesaba katarsak bunu çok rahat söyleme imkanımız yok.
Küresel Hegemonyanın 'ulusal' kavramı üzerinden ustaca yarattığı 'sol tabu', -bu kavramın yine Küresel Hegemonyanın bir unsuru olan- ırkçı, faşist kesimlerin kullanımına terk edilmesini getiriyor.
Irkçı faşist kesimler bu kavramın için boşaltarak ırkçılıkla özdeşleştirerek, bu tabunun daha da pekişmesini sağlayarak, bu küresel operasyonun yerel bazda etkisini arttırıyorlar.
Küresel Kapitalizme, emperyalizme karşı mücadelenin önemli bir argümanı olan, ulusal bağımsızlık, ulusal kaynaklar, ulusal ekonomi, ulusal eğitim, ulusal istihdam, ulusal irade gibi kavramlar üzerindeki bu 'sol tabu' sayesinde, neoliberal politikaların o ülkelerde direnç görmeden işlemesi sağlanabiliyor.
Ulusların emekçileşme süreci Küreselleş(tir)menin, sermayenin küreselleşip ulusun bir unsuru olmaktan çıkmasının ama aynı zamanda sermayenin küreselleşmesi de kapitalizmin içsel krizinin -öteleyebilmesinin bir çaresi olarak- sonucudur.
Aynı şekilde -içsel krizi öteleme çaresi olarak- izlenen neoliberal politikalar da küresel çapta ülkelerde tüm sınıfsal kesimlerin yoksullaşma ve emekçileşmesinin de temel nedenlerinden biridir.
Kısacası emekçileşme ve yoksullaşma, küreselleştirme(sermayenin) ve emekçi ulusların ortaya çıkması, milliyetçiliğin kışkırtılması, anti emperyalist mücadelenin için boşaltılıp değersizleştirilmesi gibi olgu ve girişimlerin her biri, birbirinin tetikleyicisi ve sonucudur.
Bütün bu karmaşık neden ve sonuç ilişkileri içinde Emek örgütlerine sol ve sosyalist kesimlere düşen, "ulusal" olanla "ulusalcılık" kavramlarını birbirinden ayrı tutarak günceldeki süreci, "EMEKÇİ ULUSLARIN KARDEŞLİĞİNE" giden süreci desteklemektir.
Fırsatlarla tuzakları birbirinden ayırabilme yeteneği Küresel Hegemonyaya karşı doğru mücadelenin ilk şartıdır.
Nadi Öztüfekçi
11 Aralık 2018
(*) Aslında doğru kullanımı "Giritçe" olması gerekir. "Giritlice" bizim o zaman kullandığımız terimdi.
(**) Sözlüklerde "Vatan" ile "Yurt" eş anlamda geçse de 'Vatan' kelimesinin, kanla, fetihle ilişkilendirilen, daha mülkiyetçi bir kavram olarak kullanıldığın görüyoruz.
O yüzden Yurt kelimesi tercih edilmiştir.
(***) Kendini "Ulusalcı Sol" olarak tanımlayan Ümit kocasakal'ın böyle bir tanımı vardır.
(1)"ULUSAL İRADEDEN EMEKÇİ İRADEYE...": https://nadioztufekciyazilari.blogspot.com/2018/10/ulusal-iradeden-emekci-iradeye.html
6 Aralık 2018 Perşembe
KUMPAS VİDEOLARINDAN MAN ADASI BELGELERİNE...
CHP, Man Adası belgelerinde yine baltayı taşa vurdu.
Kolay kolay hiç bir ana muhalefet partisinin eline geçmeyecek fırsatı kendi aleyhine sönümlendirmiş oldu.
Amacım Yerel Seçim üzeri son zamanların modası, "Vur CHP'ye..!" yapmak değil.
Yani, "Zaten CHP'den başka ne beklenir?!" gibisinden ucuz karalamalarla, sol içi muhalefete katkı yapmak istediğim yok. Türkiye Solu ve en genelde sol muhalefetin durumu da farklı değil.
Bana kalırsa Türkiye'de muhalefet, muhalefet yapmayı bilmiyor ya da hegemonya o kadar güçlü, deneyimli ve usta ki muhalefetin basireti bağlanıyor.
İsterseniz şu Man Adası belgelerinin aslında ne olduğunu tartışalım.
Öncelikle açıklanan bu belgeler bir yolsuzluğu ortaya çıkarmıyor.
Bir ayıbı, hem de önemli bir ayıbı ortaya çıkarıyor olsa da ortada yasa dışı bir durum yok.
Olan biten ticari bir faaliyet, başka bir şey değil.
Ama CHP, daha doğrusu Kılıçdaroğlu, bir ayıbı ortaya çıkarır gibi değil de bir yolsuzluğu ortaya döküyormuşçasına abartılı bir sunumla bu belgeleri açıklamaya kalkışınca, ayıbın ortaya çıkmasının getireceği siyasi avantaj, dezavantaja dönüştü.
Bir gazetecilik konusu olan bir olayı, bir haberi, bir soruşturmaya dönüştürmeye çalıştılar.
Açık söylemek gerekirse, biraz da Kılılçdaroğlu konuyu kişisel siyasi şovuna dönüştürmek istedi.
Belki de -aslında kolaylıkla erişilebilecek- bu belgeleri ulaştıranlar, hem CHP'ye hem de Kılıçdaroğlu'na getireceği dezavantajı önceden hesapladılar ya da amaçladılar.
Bir kere, daha ilk sunumda bir fiyasko yaşandı. Belgeler iyi okunamamış, yeteri kadar incelenmemişti. Yurt dışından gelen para, yurt dışına gönderilmiş gibi açıklandı.
Belge ne kadar doğru ve önemli de olsa sonuçta yanlış açıklanmış oldu.
Erdoğan iktidarı bu yanlışı çok iyi kullandı. Savunma pozisyonunda olması beklenirken saldırı pozisyonuna geçmiş oldu.
Bütün bunların altında ne kadar kasıt var ya da yok bilemeyiz ama sonuçta hem CHP, hem de Kılıçdaroğlu "Dimyat'a pirince gidelim" derken evdeki, eldeki bulgurdan oldu.
CHP kendince, mahkemenin bu belgelerin sahte olup olmadığını sorgulayacağını, belgeler doğru olduğu için Erdoğan'ın aile çevresinin ticari ilişkileri, nedenli zengin oldukları gibi bir takım gerçeklerin ortaya çıkacağını hesaplamıştı.
Oysa belgelerin gerçek olduğunu kanıtlamak için mahkemeye gerek yoktu ki...
Belgelerin gerçek olduğunu saptamak teknik bir konuydu.
Gerçek oldukları da gün gibi ortadaydı.
Nitekim mahkeme belgelerin sahte ya da gerçek olmasıyla ilgilenmedi bile.
Kılıçdaroğlu bir ticari sırrı açıklamış oluyordu.
Ben Erdoğan Tek Adam Rejiminin yargıçlar üzerindeki etkisinin bu mahkemenin aldığı karar üzerindeki etkisini küçümsemiyorum.
Ama CHP ve Kılıçdaroğlu'nun bu konuda uyguladığı yanlış politika, yargıçların bu yıldırıcı kararı almakta ellerini güçlendirmiş oldu.
Yapılması gereken; bu belgelerin ne ifade ettiğini kitlelere doğru, etkili ve yaygın bir şekilde aktarmaktı.
Siyasi mücadelede belirleyici, en azından etkili olan, yığınlar üzerinde yaratılan algıdır.
Siyasi taraflar kitleler üzerinde ne kadar fazla kendilerinden yana ve rakiplerine karşı algı yaratabilirse iktidar mücadelesinde o kadar avantaj sağlarlar.
Normal koşullarda, olguların(gerçeklerin) algıya dönüşme şansının daha fazla olması gerekir.
Bir benzetme yapacak olursak, bir tavla oyununda şanslı zar atmak gibi bir şeydir.
Ama oyunun sonucunu belirleyen, zarların şanslı ya da şansız olmasından daha çok, gelen zarın iyi değerlendirilmesi, doğru oynanmasıdır.
Bu olayda muhalefet, gelen olağanüstü elverişli zarın nasıl kötü oynanacağına örnek oluşturmuştur.
Peki nasıl doğru oynanırdı?
Aslında AKP iktidarının ilk zamanlarında bunun örneğini görmüştük.
Hatırlarsınız, Deniz Baykal ve birkaç MHP milletvekilinin özel yaşantılarıyla ilgili bir takım gizli çekimler İnternette piyasaya sürülmüştü.
Benzer yanı şuydu; gizlice çekilen videolarda olan bitenler tıpkı Man Adası Belgelerinin ortaya çıkardığı durum gibi ahlaki değil ama yasa dışı da değildi.
Farklı yanlarına gelince; çekimlerin ortaya çıkması pek tesadüf değildi.
Büyük ihtimal o çekimlerin yapıldığı ortam özellikle yaratılmıştı. Kurbanlar özellikle hedeflenmiş, tuzak kurulmuştu
Yani tavla üzerinden benzetme yaparsak, zarlar tesadüfe bırakılmamış, düşmesi gereken şekilde düşmesi sağlanmıştı.
Yani zar tutulmuştu.
Ama asıl fark o zarların oynanış şeklindeydi.
Erdoğan zarları iyi oynamıştı.
O zamanki Erdoğan-AKP iktidarı ve Gülen Cemaati koalisyonu bu video çekimlerini sahiplenmemişti.
Görüntüler bilinmeyen(!?) kesimler tarafından İnternet'e servis edilmişti.
Yani kimse o videolarda olan bitenleri ortaya çıkarmakla övünmemiş, buradan kendine siyasi rant edinmeye kalkmamış, siyasi rakiplerinin kaybedeceği siyasi itibara odaklanmışlardı.
Erdoğan düzenlediği mitinglerde videonun içeriğinin alabildiğine eleştirmiş ama videonun üretilmesini, piyasa sürülmesini üstlenmemişti.
Zarlar her ne kadar Erdoğan için ustalıkla atılmış olsa da eğer Erdoğan tarafından doğru oynanmasaydı, yine de istenilen etki yaratılamazdı.
Erdoğan bunu yapabilmişti.
İşte CHP bunu yapamadı. Belgenin ortaya çıkarılmasından nemalanmak istedi.
Genel başkanlık düzeyinde, -aslında suç olmayan- bir ayıbı, ortaya çıkarıyor olmanın siyasi rantının peşine düşüldü.
Erdoğan-AKP iktidarı, kendisi için üretilmiş, tam da ihtiyacına göre düzenlenmiş bir zarı bile, dikkatle ve titizlikle oynamaya çalışırken, CHP kendiliğinden tablaya düşen aynı elverişlilikteki zarı gelişi güzel oynayarak zararlı çıkmış oldu.
Eğer CHP de bu zarı doğru oynasaydı;
Örneğin belgelerin ortaya çıkarılışından dolayı nemalanmaya kalkmayıp, onun yerine belgelerde ortaya çıkan ayıbı anlatmaya zaman ve efor sarf etseydi akıllı bir muhalefet yapmış olacaktı.
İnsanları ellerindeki bin, iki bin doları bozdurmaya teşvik ederken Erdoğan'ın yakın çevresinin milyon dolarlarla oynadığı gerçeği geniş kesimlere etkili bir şekilde anlatılamadı.
Böylece önemli bir muhalefet argümanı ışıldamadan sönümlenmiş oldu.
Belgeler gazeteciler tarafından ortaya çıkarılmış olsaydı ya da gösteriye dönüştürülmeden İnternet'e verilmiş olsaydı belgelerin içeriği öne çıkacaktı.
Erdoğan-Gülen koalisyonu böyle yapmıştı.
Videoların çekimini asla üstlenmeyip içerikleri üzerine gitmişlerdi.
Böylece videonun içerikleri Deniz Baykal'ı koltuğundan etmekle kalmamış CHP'nin örgüt ve kadro yapılanmasını baştan sona değiştirecek kadar etkili olmuştu.
Deniz Baykal'ın özel yaşantısı, ne ekonominin gidişini ne de yoksul insanların cebini etkilemedi.
Ama Erdoğan'ın öğretmen emeklisi eniştesine yurt dışından 1 Milyon dolar gelmesi ve ortaya çıkan durumdan anlaşıldığı üzere 15 milyon dolara varan bir paranın vergisiz bir şekilde işlem görmesi yoksulların ve hepimizin cebini etkiliyordu.
Peki sonuçta ne oldu?
CHP'nin yapılanması baştan sonra değişirken, milyonlarca kişinin asgari ücrete talim ettiği bu ülkede yakınlarının milyon dolarla oynadığı açığa çıkan Erdoğan mağdur ilan edilmiş oldu.
Yukarıda sözünü etmiştim. Olguları (gerçekleri) algıya dönüştürmek normalde daha kolaydır.
Ama bunun için bile gerçeklere sahip çıkanların varlığı gerekir.
Demokrasi mücadelesi veren ülkelerde muhalefetin, özellikle solun görevi de tam da budur.
"CHP zaten sol muhalefet değil ki" derseniz bir olguyu dile getirirsiniz.
Ancak onun ilerisinde bir sol muhalefeti hayata geçiremezseniz bu olguyu algıya dönüştüremezsiniz.
Nadi Öztüfekçi
6 Aralık 2018
Kolay kolay hiç bir ana muhalefet partisinin eline geçmeyecek fırsatı kendi aleyhine sönümlendirmiş oldu.
Amacım Yerel Seçim üzeri son zamanların modası, "Vur CHP'ye..!" yapmak değil.
Yani, "Zaten CHP'den başka ne beklenir?!" gibisinden ucuz karalamalarla, sol içi muhalefete katkı yapmak istediğim yok. Türkiye Solu ve en genelde sol muhalefetin durumu da farklı değil.
Bana kalırsa Türkiye'de muhalefet, muhalefet yapmayı bilmiyor ya da hegemonya o kadar güçlü, deneyimli ve usta ki muhalefetin basireti bağlanıyor.
İsterseniz şu Man Adası belgelerinin aslında ne olduğunu tartışalım.
Öncelikle açıklanan bu belgeler bir yolsuzluğu ortaya çıkarmıyor.
Bir ayıbı, hem de önemli bir ayıbı ortaya çıkarıyor olsa da ortada yasa dışı bir durum yok.
Olan biten ticari bir faaliyet, başka bir şey değil.
Ama CHP, daha doğrusu Kılıçdaroğlu, bir ayıbı ortaya çıkarır gibi değil de bir yolsuzluğu ortaya döküyormuşçasına abartılı bir sunumla bu belgeleri açıklamaya kalkışınca, ayıbın ortaya çıkmasının getireceği siyasi avantaj, dezavantaja dönüştü.
Bir gazetecilik konusu olan bir olayı, bir haberi, bir soruşturmaya dönüştürmeye çalıştılar.
Açık söylemek gerekirse, biraz da Kılılçdaroğlu konuyu kişisel siyasi şovuna dönüştürmek istedi.
Belki de -aslında kolaylıkla erişilebilecek- bu belgeleri ulaştıranlar, hem CHP'ye hem de Kılıçdaroğlu'na getireceği dezavantajı önceden hesapladılar ya da amaçladılar.
Bir kere, daha ilk sunumda bir fiyasko yaşandı. Belgeler iyi okunamamış, yeteri kadar incelenmemişti. Yurt dışından gelen para, yurt dışına gönderilmiş gibi açıklandı.
Belge ne kadar doğru ve önemli de olsa sonuçta yanlış açıklanmış oldu.
Erdoğan iktidarı bu yanlışı çok iyi kullandı. Savunma pozisyonunda olması beklenirken saldırı pozisyonuna geçmiş oldu.
Bütün bunların altında ne kadar kasıt var ya da yok bilemeyiz ama sonuçta hem CHP, hem de Kılıçdaroğlu "Dimyat'a pirince gidelim" derken evdeki, eldeki bulgurdan oldu.
CHP kendince, mahkemenin bu belgelerin sahte olup olmadığını sorgulayacağını, belgeler doğru olduğu için Erdoğan'ın aile çevresinin ticari ilişkileri, nedenli zengin oldukları gibi bir takım gerçeklerin ortaya çıkacağını hesaplamıştı.
Oysa belgelerin gerçek olduğunu kanıtlamak için mahkemeye gerek yoktu ki...
Belgelerin gerçek olduğunu saptamak teknik bir konuydu.
Gerçek oldukları da gün gibi ortadaydı.
Nitekim mahkeme belgelerin sahte ya da gerçek olmasıyla ilgilenmedi bile.
Kılıçdaroğlu bir ticari sırrı açıklamış oluyordu.
Ben Erdoğan Tek Adam Rejiminin yargıçlar üzerindeki etkisinin bu mahkemenin aldığı karar üzerindeki etkisini küçümsemiyorum.
Ama CHP ve Kılıçdaroğlu'nun bu konuda uyguladığı yanlış politika, yargıçların bu yıldırıcı kararı almakta ellerini güçlendirmiş oldu.
Yapılması gereken; bu belgelerin ne ifade ettiğini kitlelere doğru, etkili ve yaygın bir şekilde aktarmaktı.
Siyasi mücadelede belirleyici, en azından etkili olan, yığınlar üzerinde yaratılan algıdır.
Siyasi taraflar kitleler üzerinde ne kadar fazla kendilerinden yana ve rakiplerine karşı algı yaratabilirse iktidar mücadelesinde o kadar avantaj sağlarlar.
Normal koşullarda, olguların(gerçeklerin) algıya dönüşme şansının daha fazla olması gerekir.
Bir benzetme yapacak olursak, bir tavla oyununda şanslı zar atmak gibi bir şeydir.
Ama oyunun sonucunu belirleyen, zarların şanslı ya da şansız olmasından daha çok, gelen zarın iyi değerlendirilmesi, doğru oynanmasıdır.
Bu olayda muhalefet, gelen olağanüstü elverişli zarın nasıl kötü oynanacağına örnek oluşturmuştur.
Peki nasıl doğru oynanırdı?
Aslında AKP iktidarının ilk zamanlarında bunun örneğini görmüştük.
Hatırlarsınız, Deniz Baykal ve birkaç MHP milletvekilinin özel yaşantılarıyla ilgili bir takım gizli çekimler İnternette piyasaya sürülmüştü.
Benzer yanı şuydu; gizlice çekilen videolarda olan bitenler tıpkı Man Adası Belgelerinin ortaya çıkardığı durum gibi ahlaki değil ama yasa dışı da değildi.
Farklı yanlarına gelince; çekimlerin ortaya çıkması pek tesadüf değildi.
Büyük ihtimal o çekimlerin yapıldığı ortam özellikle yaratılmıştı. Kurbanlar özellikle hedeflenmiş, tuzak kurulmuştu
Yani tavla üzerinden benzetme yaparsak, zarlar tesadüfe bırakılmamış, düşmesi gereken şekilde düşmesi sağlanmıştı.
Yani zar tutulmuştu.
Ama asıl fark o zarların oynanış şeklindeydi.
Erdoğan zarları iyi oynamıştı.
O zamanki Erdoğan-AKP iktidarı ve Gülen Cemaati koalisyonu bu video çekimlerini sahiplenmemişti.
Görüntüler bilinmeyen(!?) kesimler tarafından İnternet'e servis edilmişti.
Yani kimse o videolarda olan bitenleri ortaya çıkarmakla övünmemiş, buradan kendine siyasi rant edinmeye kalkmamış, siyasi rakiplerinin kaybedeceği siyasi itibara odaklanmışlardı.
Erdoğan düzenlediği mitinglerde videonun içeriğinin alabildiğine eleştirmiş ama videonun üretilmesini, piyasa sürülmesini üstlenmemişti.
Zarlar her ne kadar Erdoğan için ustalıkla atılmış olsa da eğer Erdoğan tarafından doğru oynanmasaydı, yine de istenilen etki yaratılamazdı.
Erdoğan bunu yapabilmişti.
İşte CHP bunu yapamadı. Belgenin ortaya çıkarılmasından nemalanmak istedi.
Genel başkanlık düzeyinde, -aslında suç olmayan- bir ayıbı, ortaya çıkarıyor olmanın siyasi rantının peşine düşüldü.
Erdoğan-AKP iktidarı, kendisi için üretilmiş, tam da ihtiyacına göre düzenlenmiş bir zarı bile, dikkatle ve titizlikle oynamaya çalışırken, CHP kendiliğinden tablaya düşen aynı elverişlilikteki zarı gelişi güzel oynayarak zararlı çıkmış oldu.
Eğer CHP de bu zarı doğru oynasaydı;
Örneğin belgelerin ortaya çıkarılışından dolayı nemalanmaya kalkmayıp, onun yerine belgelerde ortaya çıkan ayıbı anlatmaya zaman ve efor sarf etseydi akıllı bir muhalefet yapmış olacaktı.
İnsanları ellerindeki bin, iki bin doları bozdurmaya teşvik ederken Erdoğan'ın yakın çevresinin milyon dolarlarla oynadığı gerçeği geniş kesimlere etkili bir şekilde anlatılamadı.
Böylece önemli bir muhalefet argümanı ışıldamadan sönümlenmiş oldu.
Belgeler gazeteciler tarafından ortaya çıkarılmış olsaydı ya da gösteriye dönüştürülmeden İnternet'e verilmiş olsaydı belgelerin içeriği öne çıkacaktı.
Erdoğan-Gülen koalisyonu böyle yapmıştı.
Videoların çekimini asla üstlenmeyip içerikleri üzerine gitmişlerdi.
Böylece videonun içerikleri Deniz Baykal'ı koltuğundan etmekle kalmamış CHP'nin örgüt ve kadro yapılanmasını baştan sona değiştirecek kadar etkili olmuştu.
Deniz Baykal'ın özel yaşantısı, ne ekonominin gidişini ne de yoksul insanların cebini etkilemedi.
Ama Erdoğan'ın öğretmen emeklisi eniştesine yurt dışından 1 Milyon dolar gelmesi ve ortaya çıkan durumdan anlaşıldığı üzere 15 milyon dolara varan bir paranın vergisiz bir şekilde işlem görmesi yoksulların ve hepimizin cebini etkiliyordu.
Peki sonuçta ne oldu?
CHP'nin yapılanması baştan sonra değişirken, milyonlarca kişinin asgari ücrete talim ettiği bu ülkede yakınlarının milyon dolarla oynadığı açığa çıkan Erdoğan mağdur ilan edilmiş oldu.
Yukarıda sözünü etmiştim. Olguları (gerçekleri) algıya dönüştürmek normalde daha kolaydır.
Ama bunun için bile gerçeklere sahip çıkanların varlığı gerekir.
Demokrasi mücadelesi veren ülkelerde muhalefetin, özellikle solun görevi de tam da budur.
"CHP zaten sol muhalefet değil ki" derseniz bir olguyu dile getirirsiniz.
Ancak onun ilerisinde bir sol muhalefeti hayata geçiremezseniz bu olguyu algıya dönüştüremezsiniz.
Nadi Öztüfekçi
6 Aralık 2018
30 Kasım 2018 Cuma
AKİL (AKILLI) ADAMLAR ÜZERİNE AKIL YÜRÜTMELER...
Akil Adamların Oslo'da bir araya gelmesi üzerine hiç düşündünüz mü?
Bu toplantı sizce hangi umut ya da beklenti ile düzenlenmiştir?
Demokratik Gelişim Enstitüsü ya da İngilizce Democratic Progress Institute (DPI) adlı, İngiltere derin devletinin bir kuruluşu, nasıl bir enformasyon, ne gibi bir öngörü sonucu, yerel seçimlerin arifesinde böyle bir toplantıyı organize ediyor?
DPI; HDP'ye sürekli çatan, PKK ile çelişkisini her vesile ile dile getiren, ABD ve AB ülkelerinin PKK'ya yönelik yardım ve desteklerini sürekli seçmenine şikayet eden Erdoğan Cephesinin iktidardan düşeceğini mi bekliyor ya da öngörüyor?
Öyle ya tarafların söylemlerine bakarsak, "böyle bir sürecin Erdoğan'ın iktidar döneminde tekrardan başlamasına imkan yok" diye düşünmemiz gerekmez mi?
Bugün Kürt Siyasetinin görünürdeki temsilcisi HDP tarafından bakarsak da aynı sonuca varmamız gerekiyor.
HDP'nin de söylemleri, şu anda Erdoğan iktidarının yıkılması üzerine bir siyaset yürütüyor görünümü veriyor.
Hatırlarsanız, 24 Haziran seçimlerinde HDP'liler seçim propagandalarını, "meclise girmelerinin Erdoğan İktidarının yıkılmasının olmazsa olmaz koşulu olduğu" argümanı üzerine kurmuştu.
Bunun anlamı; HDP'liler dile getirdikleri sorunlarının çözüm umudunu Erdoğan İktidarının yıkılması üzerine kurmuşlar demekti.
Ayrıca bugünkü Erdoğan İktidarının zeminini hazırlayacak olan, Anayasa değişikliği oylamasında Hayır demişler, Erdoğan İktidarına karşı en önemli yığınsal çıkış olarak değerlendirilebilecek Adalet Yürüyüşünü de desteklemişlerdi.
Ama buna rağmen bu toplantı düzenleniyor.
Bir de aksi yönde akıl yürütelim.
Eğer DPI'nın Yerel Seçimler sonuçları veya başka bir etmenle Erdoğan İktidarının yıkılacağına dair bir umudu, öngörüsü ya da enformasyonu varsa bile bunu yeterli görmemesi, yerine gelecek iktidarın süreci yürüteceğine dair de aynı öngörü ve enformasyon sahibi olması gerekir.
Öncelikle Erdoğan İktidarının yerel seçimler sonuçları sonucunda yıkılması bana göre çok uzak bir ihtimal ve DPI de böyle bir ihtimal üzerinden hareket etmemiştir.
Kaldı ki yerine gelebilecek iktidarın yani muhalefetin, ortalama siyasal duruşunun böylesi bir sürece pek cevaz vereceğini sanmıyorum ve DPI bunu da çok iyi biliyordur.
Bir dış müdahale derseniz, -Erdoğan İktidarının bizzat kendisinin bir dış müdahale olduğunu düşünen biri olarak- bana göre bu da mümkün değil ve yine DPI böyle bir enformasyon üzerinden Akil Adamları motive etmeye kalkmaz.
Kısacası, DPI tarafından organize edilen Akil Adamlar toplantısının arkasındaki beklentinin Erdoğan İktidarının yıkılacağı öngörüsü ya da enformasyonu olması mümkün görünmüyor.
Benim bu kısa ve basit akıl yürütmeden vardığım sonuç şöyle;
DPI, bu toplantıyı, Erdoğan iktidarının önümüzdeki uzunca bir süreç boyunca varlığına dayalı umut ya da öngörüye ve büyük bir olasılıkla bir mutabakat enformasyonuna dayanarak düzenledi.
Açıkçası kuruluş amacı ve misyonu Kürt Sorununun çözüm(!) taşeronluğunu yapmak olan DPI, eğer yetkili ve etkili mercilerden teminat ve talimat almamış olsaydı böyle bir toplantı düzenlemezdi.
Bizi bu düşünceye sevk eden, önemli başka gelişmeler de var.
Bir kaçını sayalım.
--) HDP milletvekili Altan Tan; tek başına konuk olduğu bir televizyon programında, "devletin içinde bir kesimin Çözüm Sürecini tekrar başlatmak istediğini biliyorum" demişti.
"Devletin içindeki bir kesim diye kimi kast ediyor" derseniz, biraz daha geriye gitmek gerekiyor.
Taraf Gazetesi yazarı Mehmet Baransu'ya yanıt olarak yazdığı bir yazı, bu konuda fikir veriyor.
Tan, bu yazısında; Bir zamanlar, Diyarbakır Dedeman Otelinde 13-14 kişilik bir heyetin Mehmet Ağar'la yaptığı görüşmeye katıldığını, bunun da Derin Devleti Çözüm Sürecine ikna etme girişimi olduğunu övünçle anlatıyor. Bu girişimin sonuç verdiğini de, "Mehmet Ağar, sahura kadar devam eden gecenin sabahında o meşhur ‘Dağda silahla gezeceklerine, ovada siyaset yapsınlar’ sözünü Diyarbakır’dan Mardin’e giderken söyledi." diyerek kendince kanıtlıyor.
Aynı zamanda Mehmet Ağar gibi bir Derin Devlet'in has adamının, Habur Kapısı vakasının müjdesini nasıl verebildiğine de açıklık getirmiş oluyor.
--) 24 Haziran seçimlerine yakın bir zamanda, Erdoğan'ın İngiltere ziyaretin hemen öncesinde, Çözüm Sürecinde etkin görev almış eski bakanların (Efkan Ala, Taner Yıldız, Abdülkadir Aksu) DPI ile görüştüğü haberleri, inkar edilmemek üzere basında yer almıştı.
--) Aynı dönemlerde DPI direktörü Kerim Yıldız, "Süreç başlamak zorunda birileri istediği için değil, Türkiye ve bölgenin içinde bulunduğu durumdan dolayı, bir süreç başlamak zorunda." diyerek bu habere daha bir anlam katmıştı.
Kerim Yıldız şöyle devam etmişti; "Kim başlatır? Tabi ki çatışmada yer alanlar, özellikle hükümet kesimi. Mevcut durumda ise hala umudumu koruyorum çünkü bir temel var ve üzerinde gelişebilir. Yeter ki isteyelim"
--)Yine yakın zamanda ama bu defa, inkar edilmediği gibi, ikrar da edilen bir başka; "AKP İstanbul Milletvekili Ravza Kaçakçı başkanlığındaki AKP heyeti, Almanya temaslarında "federal yapı"yı inceledi." şeklinde bir haber ortaya çıkıyor.
Ailecek Amerikancı Gladyo'ya çalışan Kavakçı bu teması, "Federal sistem hakkında bilgi alışverişinde bulunduk" diye sosyal medya hesabından paylaşarak, ikrardan öte özellikle reklam da ediyor.
Yani görülüyor ki Erdoğan ve PKK ne kadar çatışıyor gibi gözükse de, ABD PYD işbirliğini seçmenine sürekli şikayet etse de, HDP Erdoğan karşı siyasi mücadele görünümümde olsa da Dolmabahçe mutabakatı sürüyor.
Hem de açıkça...
Bazılarımız görmek istemese de bu mutabakatın gerekleri sürdürülüyor.
Peki bütün bu çatışmalar, "etkisiz hale getirmeler" ya da "şehitler", tutuklamalar neden sürüyor o zaman?
Neden olabilir? Böyle bir mutabakatın gerekli olduğu algısını yaratmak için.
Açıkça söylüyorum ki bu bir mizansen!
Ölümlerin, dökülen kanların, tutuklamaların ve despotik uygulamaların -inandırıcılık etkisini arttırmak için- gerçek olduğu, geri kalan her şeyin, amacından gerekliliğine kadar her şeyin sahte olduğu iğrenç, kanlı bir mizansen.
"HDP bu mizansenin neresinde?" diye sorarsanız, işte orası biraz karışık.
HDP Kürt Hareketin en sofistike algı yaratma seksiyonu.
İçinde yer alan, hatta zaman zaman inisiyatif geliştirmelerine izin verilen unsurlarının bile farkında olmadan bu mizansende kullanıldığı bir yapılanma.
Ustaca bir yapılandırmayla Türkiye Solunun, Kürt Sosyalistlerin iyi niyetinden, samimiyetlerinden besleniyor ve açık söylemek gerekirse bu iyi niyet ve samimiyet birçok defa HDP'nin politikasına yansıyor. HDP bir çok kez samimi hatta etkili muhalefet de yapıyor.
Ancak bu -şimdilik kaydıyla- yol verilen iyi niyetli unsurların yürüttüğü muhalefet ne kadar kalıcı ve ne kadar 'tam' olabilir?
Bunu Yerel Seçimler sonrasında göreceğiz.
Oysa bazı şeyleri bugünden görebilmeliyiz.
Küresel Kapitalizm ve Emperyalist Devletler Kürt Sorununun kendi çıkar ve gereksinimleri doğrultusunda çözümü için kurdukları denklemin değişmeyen en büyük parametresi Erdoğan İktidarıdır.
Bu sorunun kendilerince çözümünde bunca zamandır sabretmelerinin, zaman zaman geri adım atmalarının, sofistike mizansenlerin gönüllü aktörü olmalarının tek bir nedeni var.
Sürdürülebilir bir Erdoğan iktidarını bu zamana kadar kuramamış olmaları..!
Bunu Erdoğan cephesinden ifade edersek; Küresel Kapitalizmin Ortadoğu'daki planlarının önde gelen bir aktörü olmakla övünen Erdoğan'ın, yüklendiği misyonu yerine getirecek kadar kendini güvencede hissetmemesi, Kürt Sorunun çözümü konusunda açıkça adım atamamasının asıl nedenidir.
Diğer yandan her şeye karşın, Küresel Kapitalizm için de Küresel ya da Ulusal Kürt Hareketi için de Kürt Sorununun çözümünün yegane gereksinimi Sürdürülebilir bir Erdoğan iktidarıdır.
Bu karşılıklı bir gereksinimdir.
Yerel Seçimler, Sürdürülebilir Bir Erdoğan İktidarının test aşaması olacaktır.
Yanlış anlaşılmasın. Yerel seçimlerde bugünkü Erdoğan İktidarının sürdürülebilirliği test edilmeyecek, Çözüm Sürecini yeniden başlatacak bir Erdoğan İktidarının sürdürülebilirliği test edilecek.
İlk bakışta bakışta iktidarın küçük ortağının bu konuda sorun çıkaracağı düşünülebilir. Ama yine de garanti değil.
Kaldı ki eğer böyle bir konuda meclise baş vurmak gerekirse (pek de gerekmeyebilir) MHP'nin karşı oy sorunu HDP ile kolaylıkla aşılabilir. Kimse HDP'ni, Çözüm Sürecine 'Evet' dediği için eleştirmez nasılsa.
Burada ana faktör meclis aritmetiği değil.
Asıl faktör yerel seçimlerde muhalefetin alacağı oy ve yerel yönetimlerin (özellikle büyük şehir belediyeleri) sayısı...
Bu, aynı zamanda Kürt Sorunun çözümüne yönelik adımlar atılmaya başlandığında, özellikle bu 'çözüm' denilen şeyin gerçekte ne olduğu anlaşıldığında ortaya çıkacak muhalefetin gücü hakkında fikir verir.
Erdoğan çıkan duruma göre, kendisini projelendiren küresel güçlerin yüklediği misyonu açık yerine getirip getirmemek konusunda karar verecektir.
Ancak bu misyonun yerine getirilmesinin küresel güçler açısından ivediliği var.
İşte bu da Erdoğan'ın handikabı, muhalefetin de kozu.
Elbette Erdoğan'ın da kozu var.
Erdoğan'ın yerel seçimlerde muhalefete karşı en büyük kozu -her zaman olduğu gibi- muhalefetin kendisi olacaktır.
Muhalefetin Kürt Sorununu nasıl tarif ettiği, dolayısıyla 'çözüm' denilen şeyin de ne olduğu konusunda dilsiz olması Erdoğan'ın elini çok rahatlatıyor.
Bu 'dilsizlik' hali Türkiye Solu için de geçerli.
Türkiye Solu, Kürt Hareketinin, Kürt Sorununu nasıl tarif ettiği ve nasıl bir çözüm önerdiği konusunda bir suskunluk anlaşmasına varmış durumda. CHP çevresindeki -ya da içindeki- bir takım yazar çizer de benzer bir suskunluk içerisinde.
Sanki bunca ölüm, şiddet, "eşit vatandaşlık hakları", "yerel yönetimlerin inisiyatiflerinin genişletilmesi", "ana dilde eğitim" gibi sorunlar yüzünden sürüp gidiyormuş gibi bir hava içerisindeler.
Hani meclis aritmetiğinin değişmesi ile halledilebilecek bir sorundan söz ediliyormuş gibi bir söylem sürdürülüyor.
Böylece Erdoğan'ın "Kürt düşmanlığı" yüzünden çözülemiyor bir algı yaratılmış oluyor.
Aslında bu algı sadece Sol mahallede geçerli. Kürtler üzerinde böyle bir algı yok
Erdoğan'a bir zarar vermediği gibi Muhalefete de yaramıyor.
Adı üzerinde sadece bir algı, olgu değil.
Erdoğan'ın Kürt Düşmanı olup olmadığını bilemem ama, Erdoğan kesinlikle Kürt Hareketinin düşmanı değil. Aksine Küresel Kapitalizmle birlikte Türkiye'de ve bölgedeki en büyük dostu ve tek umudu.
İşte bu bir olgu. Sol muhalefetin bir türlü değerlendiremediği, bir muhalefet argümanı haline getirmediği, getirmekten çekindiği bir olgu...
Ayrıca Kürt Hareketinin, Kürt Sorununa önerdiği, düşündüğü çözümler de öyle mecliste hallediliverecek cinsten şeyler değil. Küresel Kapitalizm ve emperyalizmin bölgedeki çıkar ve amaçlarıyla fazlasıyla ilintili bir konu.
Emperyalizmin çıkar ve amaçları doğrultusunda kullandığı yöntemleri düşününce, bu konu sadece bir muhalefet argümanı olarak değerlendirmekten öte, bölgede yaşayan binlerce yoksul insanın can güvenliği açısından da ele alınması gerekir.
Keza Ülkemiz açısından da aynı çerçevede düşünmek gerekiyor.
Türkiye Solu Kürt Sorununun tarifinde gerekse çözümünde Kürt Hareketine biat etmek zorunda değildir. Ancak açık olmalı sorunu karnından konuşarak tarif etmemeli, çözümünü de ülke gerçeklerinden kopmadan, olabilirlik dahilinde ve çekinmeden tartışmalıdır.
Ne demokrasi, ne sınıfsal, ne de anti emperyalist mücadele Kürt Sorununun çözüm sonrasına ertelenemez. Ertelenmemeli.
Mücadelenin amacı, Erdoğan iktidarını, tek adam rejimi ile birlikte kalıcı olarak sonlandırmak olmalıdır.
Erdoğan İktidarının Kürt Sorununa çözüm adına yapacağı uygulamalar Emperyalizmin dayatmaları doğrultusunda olacaktır.
"İçinde Kürt Sorunun Çözümü de var" mantığıyla bu dayatmalara rıza göstermek zorunda değiliz.
Antiemperyalist mücadele Türkiye Solunun sadece hakkı değil, görevidir de...
Bu hak ve görev hatıra tahvil edilemez.
Nadi Öztüfekçi
30 Kasım 2018
Bu toplantı sizce hangi umut ya da beklenti ile düzenlenmiştir?
Demokratik Gelişim Enstitüsü ya da İngilizce Democratic Progress Institute (DPI) adlı, İngiltere derin devletinin bir kuruluşu, nasıl bir enformasyon, ne gibi bir öngörü sonucu, yerel seçimlerin arifesinde böyle bir toplantıyı organize ediyor?
DPI; HDP'ye sürekli çatan, PKK ile çelişkisini her vesile ile dile getiren, ABD ve AB ülkelerinin PKK'ya yönelik yardım ve desteklerini sürekli seçmenine şikayet eden Erdoğan Cephesinin iktidardan düşeceğini mi bekliyor ya da öngörüyor?
Öyle ya tarafların söylemlerine bakarsak, "böyle bir sürecin Erdoğan'ın iktidar döneminde tekrardan başlamasına imkan yok" diye düşünmemiz gerekmez mi?
Bugün Kürt Siyasetinin görünürdeki temsilcisi HDP tarafından bakarsak da aynı sonuca varmamız gerekiyor.
HDP'nin de söylemleri, şu anda Erdoğan iktidarının yıkılması üzerine bir siyaset yürütüyor görünümü veriyor.
Hatırlarsanız, 24 Haziran seçimlerinde HDP'liler seçim propagandalarını, "meclise girmelerinin Erdoğan İktidarının yıkılmasının olmazsa olmaz koşulu olduğu" argümanı üzerine kurmuştu.
Bunun anlamı; HDP'liler dile getirdikleri sorunlarının çözüm umudunu Erdoğan İktidarının yıkılması üzerine kurmuşlar demekti.
Ayrıca bugünkü Erdoğan İktidarının zeminini hazırlayacak olan, Anayasa değişikliği oylamasında Hayır demişler, Erdoğan İktidarına karşı en önemli yığınsal çıkış olarak değerlendirilebilecek Adalet Yürüyüşünü de desteklemişlerdi.
Ama buna rağmen bu toplantı düzenleniyor.
Bir de aksi yönde akıl yürütelim.
Eğer DPI'nın Yerel Seçimler sonuçları veya başka bir etmenle Erdoğan İktidarının yıkılacağına dair bir umudu, öngörüsü ya da enformasyonu varsa bile bunu yeterli görmemesi, yerine gelecek iktidarın süreci yürüteceğine dair de aynı öngörü ve enformasyon sahibi olması gerekir.
Öncelikle Erdoğan İktidarının yerel seçimler sonuçları sonucunda yıkılması bana göre çok uzak bir ihtimal ve DPI de böyle bir ihtimal üzerinden hareket etmemiştir.
Kaldı ki yerine gelebilecek iktidarın yani muhalefetin, ortalama siyasal duruşunun böylesi bir sürece pek cevaz vereceğini sanmıyorum ve DPI bunu da çok iyi biliyordur.
Bir dış müdahale derseniz, -Erdoğan İktidarının bizzat kendisinin bir dış müdahale olduğunu düşünen biri olarak- bana göre bu da mümkün değil ve yine DPI böyle bir enformasyon üzerinden Akil Adamları motive etmeye kalkmaz.
Kısacası, DPI tarafından organize edilen Akil Adamlar toplantısının arkasındaki beklentinin Erdoğan İktidarının yıkılacağı öngörüsü ya da enformasyonu olması mümkün görünmüyor.
Benim bu kısa ve basit akıl yürütmeden vardığım sonuç şöyle;
DPI, bu toplantıyı, Erdoğan iktidarının önümüzdeki uzunca bir süreç boyunca varlığına dayalı umut ya da öngörüye ve büyük bir olasılıkla bir mutabakat enformasyonuna dayanarak düzenledi.
Açıkçası kuruluş amacı ve misyonu Kürt Sorununun çözüm(!) taşeronluğunu yapmak olan DPI, eğer yetkili ve etkili mercilerden teminat ve talimat almamış olsaydı böyle bir toplantı düzenlemezdi.
Bizi bu düşünceye sevk eden, önemli başka gelişmeler de var.
Bir kaçını sayalım.
--) HDP milletvekili Altan Tan; tek başına konuk olduğu bir televizyon programında, "devletin içinde bir kesimin Çözüm Sürecini tekrar başlatmak istediğini biliyorum" demişti.
"Devletin içindeki bir kesim diye kimi kast ediyor" derseniz, biraz daha geriye gitmek gerekiyor.
Taraf Gazetesi yazarı Mehmet Baransu'ya yanıt olarak yazdığı bir yazı, bu konuda fikir veriyor.
Tan, bu yazısında; Bir zamanlar, Diyarbakır Dedeman Otelinde 13-14 kişilik bir heyetin Mehmet Ağar'la yaptığı görüşmeye katıldığını, bunun da Derin Devleti Çözüm Sürecine ikna etme girişimi olduğunu övünçle anlatıyor. Bu girişimin sonuç verdiğini de, "Mehmet Ağar, sahura kadar devam eden gecenin sabahında o meşhur ‘Dağda silahla gezeceklerine, ovada siyaset yapsınlar’ sözünü Diyarbakır’dan Mardin’e giderken söyledi." diyerek kendince kanıtlıyor.
Aynı zamanda Mehmet Ağar gibi bir Derin Devlet'in has adamının, Habur Kapısı vakasının müjdesini nasıl verebildiğine de açıklık getirmiş oluyor.
Altan Tan bu övüncünde ne kadar haklı bilemem ama, Çözüm Sürecinin bir Derin Devlet girişimi ile başladığı da bir olgu.
Bu durumda Altan Tan'ın, "devletin içinde bir kesimin (siz ona Derin Devlet deyin) Çözüm Sürecini tekrar başlatmak istediğini biliyorum" sözünü de dikkate almamız gerekiyor.--) Aynı dönemlerde DPI direktörü Kerim Yıldız, "Süreç başlamak zorunda birileri istediği için değil, Türkiye ve bölgenin içinde bulunduğu durumdan dolayı, bir süreç başlamak zorunda." diyerek bu habere daha bir anlam katmıştı.
Kerim Yıldız şöyle devam etmişti; "Kim başlatır? Tabi ki çatışmada yer alanlar, özellikle hükümet kesimi. Mevcut durumda ise hala umudumu koruyorum çünkü bir temel var ve üzerinde gelişebilir. Yeter ki isteyelim"
--)Yine yakın zamanda ama bu defa, inkar edilmediği gibi, ikrar da edilen bir başka; "AKP İstanbul Milletvekili Ravza Kaçakçı başkanlığındaki AKP heyeti, Almanya temaslarında "federal yapı"yı inceledi." şeklinde bir haber ortaya çıkıyor.
Ailecek Amerikancı Gladyo'ya çalışan Kavakçı bu teması, "Federal sistem hakkında bilgi alışverişinde bulunduk" diye sosyal medya hesabından paylaşarak, ikrardan öte özellikle reklam da ediyor.
Yani görülüyor ki Erdoğan ve PKK ne kadar çatışıyor gibi gözükse de, ABD PYD işbirliğini seçmenine sürekli şikayet etse de, HDP Erdoğan karşı siyasi mücadele görünümümde olsa da Dolmabahçe mutabakatı sürüyor.
Hem de açıkça...
Bazılarımız görmek istemese de bu mutabakatın gerekleri sürdürülüyor.
Peki bütün bu çatışmalar, "etkisiz hale getirmeler" ya da "şehitler", tutuklamalar neden sürüyor o zaman?
Neden olabilir? Böyle bir mutabakatın gerekli olduğu algısını yaratmak için.
Açıkça söylüyorum ki bu bir mizansen!
Ölümlerin, dökülen kanların, tutuklamaların ve despotik uygulamaların -inandırıcılık etkisini arttırmak için- gerçek olduğu, geri kalan her şeyin, amacından gerekliliğine kadar her şeyin sahte olduğu iğrenç, kanlı bir mizansen.
"HDP bu mizansenin neresinde?" diye sorarsanız, işte orası biraz karışık.
HDP Kürt Hareketin en sofistike algı yaratma seksiyonu.
İçinde yer alan, hatta zaman zaman inisiyatif geliştirmelerine izin verilen unsurlarının bile farkında olmadan bu mizansende kullanıldığı bir yapılanma.
Ustaca bir yapılandırmayla Türkiye Solunun, Kürt Sosyalistlerin iyi niyetinden, samimiyetlerinden besleniyor ve açık söylemek gerekirse bu iyi niyet ve samimiyet birçok defa HDP'nin politikasına yansıyor. HDP bir çok kez samimi hatta etkili muhalefet de yapıyor.
Ancak bu -şimdilik kaydıyla- yol verilen iyi niyetli unsurların yürüttüğü muhalefet ne kadar kalıcı ve ne kadar 'tam' olabilir?
Bunu Yerel Seçimler sonrasında göreceğiz.
Oysa bazı şeyleri bugünden görebilmeliyiz.
Küresel Kapitalizm ve Emperyalist Devletler Kürt Sorununun kendi çıkar ve gereksinimleri doğrultusunda çözümü için kurdukları denklemin değişmeyen en büyük parametresi Erdoğan İktidarıdır.
Bu sorunun kendilerince çözümünde bunca zamandır sabretmelerinin, zaman zaman geri adım atmalarının, sofistike mizansenlerin gönüllü aktörü olmalarının tek bir nedeni var.
Sürdürülebilir bir Erdoğan iktidarını bu zamana kadar kuramamış olmaları..!
Bunu Erdoğan cephesinden ifade edersek; Küresel Kapitalizmin Ortadoğu'daki planlarının önde gelen bir aktörü olmakla övünen Erdoğan'ın, yüklendiği misyonu yerine getirecek kadar kendini güvencede hissetmemesi, Kürt Sorunun çözümü konusunda açıkça adım atamamasının asıl nedenidir.
Diğer yandan her şeye karşın, Küresel Kapitalizm için de Küresel ya da Ulusal Kürt Hareketi için de Kürt Sorununun çözümünün yegane gereksinimi Sürdürülebilir bir Erdoğan iktidarıdır.
Bu karşılıklı bir gereksinimdir.
Yerel Seçimler, Sürdürülebilir Bir Erdoğan İktidarının test aşaması olacaktır.
Yanlış anlaşılmasın. Yerel seçimlerde bugünkü Erdoğan İktidarının sürdürülebilirliği test edilmeyecek, Çözüm Sürecini yeniden başlatacak bir Erdoğan İktidarının sürdürülebilirliği test edilecek.
İlk bakışta bakışta iktidarın küçük ortağının bu konuda sorun çıkaracağı düşünülebilir. Ama yine de garanti değil.
Kaldı ki eğer böyle bir konuda meclise baş vurmak gerekirse (pek de gerekmeyebilir) MHP'nin karşı oy sorunu HDP ile kolaylıkla aşılabilir. Kimse HDP'ni, Çözüm Sürecine 'Evet' dediği için eleştirmez nasılsa.
Burada ana faktör meclis aritmetiği değil.
Asıl faktör yerel seçimlerde muhalefetin alacağı oy ve yerel yönetimlerin (özellikle büyük şehir belediyeleri) sayısı...
Bu, aynı zamanda Kürt Sorunun çözümüne yönelik adımlar atılmaya başlandığında, özellikle bu 'çözüm' denilen şeyin gerçekte ne olduğu anlaşıldığında ortaya çıkacak muhalefetin gücü hakkında fikir verir.
Erdoğan çıkan duruma göre, kendisini projelendiren küresel güçlerin yüklediği misyonu açık yerine getirip getirmemek konusunda karar verecektir.
Ancak bu misyonun yerine getirilmesinin küresel güçler açısından ivediliği var.
İşte bu da Erdoğan'ın handikabı, muhalefetin de kozu.
Elbette Erdoğan'ın da kozu var.
Erdoğan'ın yerel seçimlerde muhalefete karşı en büyük kozu -her zaman olduğu gibi- muhalefetin kendisi olacaktır.
Muhalefetin Kürt Sorununu nasıl tarif ettiği, dolayısıyla 'çözüm' denilen şeyin de ne olduğu konusunda dilsiz olması Erdoğan'ın elini çok rahatlatıyor.
Bu 'dilsizlik' hali Türkiye Solu için de geçerli.
Türkiye Solu, Kürt Hareketinin, Kürt Sorununu nasıl tarif ettiği ve nasıl bir çözüm önerdiği konusunda bir suskunluk anlaşmasına varmış durumda. CHP çevresindeki -ya da içindeki- bir takım yazar çizer de benzer bir suskunluk içerisinde.
Sanki bunca ölüm, şiddet, "eşit vatandaşlık hakları", "yerel yönetimlerin inisiyatiflerinin genişletilmesi", "ana dilde eğitim" gibi sorunlar yüzünden sürüp gidiyormuş gibi bir hava içerisindeler.
Hani meclis aritmetiğinin değişmesi ile halledilebilecek bir sorundan söz ediliyormuş gibi bir söylem sürdürülüyor.
Böylece Erdoğan'ın "Kürt düşmanlığı" yüzünden çözülemiyor bir algı yaratılmış oluyor.
Aslında bu algı sadece Sol mahallede geçerli. Kürtler üzerinde böyle bir algı yok
Erdoğan'a bir zarar vermediği gibi Muhalefete de yaramıyor.
Adı üzerinde sadece bir algı, olgu değil.
Erdoğan'ın Kürt Düşmanı olup olmadığını bilemem ama, Erdoğan kesinlikle Kürt Hareketinin düşmanı değil. Aksine Küresel Kapitalizmle birlikte Türkiye'de ve bölgedeki en büyük dostu ve tek umudu.
İşte bu bir olgu. Sol muhalefetin bir türlü değerlendiremediği, bir muhalefet argümanı haline getirmediği, getirmekten çekindiği bir olgu...
Ayrıca Kürt Hareketinin, Kürt Sorununa önerdiği, düşündüğü çözümler de öyle mecliste hallediliverecek cinsten şeyler değil. Küresel Kapitalizm ve emperyalizmin bölgedeki çıkar ve amaçlarıyla fazlasıyla ilintili bir konu.
Emperyalizmin çıkar ve amaçları doğrultusunda kullandığı yöntemleri düşününce, bu konu sadece bir muhalefet argümanı olarak değerlendirmekten öte, bölgede yaşayan binlerce yoksul insanın can güvenliği açısından da ele alınması gerekir.
Keza Ülkemiz açısından da aynı çerçevede düşünmek gerekiyor.
Türkiye Solu Kürt Sorununun tarifinde gerekse çözümünde Kürt Hareketine biat etmek zorunda değildir. Ancak açık olmalı sorunu karnından konuşarak tarif etmemeli, çözümünü de ülke gerçeklerinden kopmadan, olabilirlik dahilinde ve çekinmeden tartışmalıdır.
Ne demokrasi, ne sınıfsal, ne de anti emperyalist mücadele Kürt Sorununun çözüm sonrasına ertelenemez. Ertelenmemeli.
Mücadelenin amacı, Erdoğan iktidarını, tek adam rejimi ile birlikte kalıcı olarak sonlandırmak olmalıdır.
Erdoğan İktidarının Kürt Sorununa çözüm adına yapacağı uygulamalar Emperyalizmin dayatmaları doğrultusunda olacaktır.
"İçinde Kürt Sorunun Çözümü de var" mantığıyla bu dayatmalara rıza göstermek zorunda değiliz.
Antiemperyalist mücadele Türkiye Solunun sadece hakkı değil, görevidir de...
Bu hak ve görev hatıra tahvil edilemez.
Nadi Öztüfekçi
30 Kasım 2018
22 Kasım 2018 Perşembe
ERDOĞAN CEPHESİNİN ATATÜRK ve ATATÜRKÇÜLÜĞE SALDIRISININ ARKASINDA NE VAR?
Bir kişi isminin arkasına eklenen 'çü', 'çi', 'ci' gibi eklerle tanımlanan bir siyasi tanım bana uymaz.
O yüzden bana "Atatürkçü müsün? diye sorsanız, tereddütsüz, "hayır" derim.
Ama bugün ülkemizde Atatürk'le ilintilendirilen 'laiklik', 'ülke bütünlüğü', 'ulusal bağımsızlık', 'cumhuriyet' gibi kavramlar benim şu anki koşullarda olmazsa olmazlarım.
"Peki yarın..?" diye sorarsanız eğer, bu sorunun yanıtı; benim yarına dair, -hemen hiç terk etmeyeceğimi düşündüğüm- ideallerimle ilgili...
Kapitalizmin ve emperyalizmin silindiği, sermayenin küresel egemenliğinin yıkıldığı bir dünyada, laiklik baki kalmak kaydıyla, tüm emekçi ulusların kardeşliği temelindeki hemen her siyasi çözümü tartışmaya hazırım.
"Tartışmaya hazırım" diyorum, çünkü, bu konudaki "Bütün ülkelerin işçileri birleşin" gibi çok temel bir ilkeden gayrısı benim için, tartışılmadan kabul edilesi değildir.
Ve bu tartışmayı da bu yazıda yapmak niyetinde değilim.
Bu kısa girişi neden yaptım?
Çünkü aşağıda yazacaklarımın asıl özü haricinde, günümüzde çok yaygın bir yöntem olan yaftalama amaçlı eleştiri ve karalamalara yanıt vermeye vakit harcamak istemiyorum.
Konuya dönelim.
Sizce, Erdoğan ve kendisine dolaylı ya da dolaysız, açıktan veya sinsice destek veren küresel ve yerel güçler (buna kısaca 'Erdoğan Cephesi' diyelim) muhalefete karşı yürüttüğü propagandanın ana ekseni ne?
Soruma açıklık getirmek açısından vurgulamak istiyorum; mücadelenin ana ekseninden söz etmiyorum.
O sorunun yanıtı bende gün gibi açık.
Emek ve Sermaye çelişkisi mücadelenin ana eksenini oluşturuyor.
Kapitalizmin içselleşmesi, yaygınlaşması ve küreselleşmesi ne düzeyde olursa olsun, mücadelenin ana ekseni Emek ve Sermaye arasında geçiyor.
Ben ideolojik propagandanın ana ekseninden söz ediyorum. Yani öne çıkarılan ve en çok tartışmaya sokulan hatta en fazla saldırılan, en fazla yıpratılmaya çalışılan kavram ne..?
Bana kalırsa Atatürk ve Atatürkçülük..!
'Erdoğan Cephesi'nin hedefinde, saldırılarının odak noktasında Atatürk ve Atatürkçülük var.
Bu bir olgu.
Bunu ister kabul edin ister etmeyin. Görün ya da görmezden gelin ideolojik çatışma Atatürk ve Atatürkçülük üzerinden yürüyor.
Her ne kadar mücadelenin ana ekseni emek ve sermaye arasında olsa da bu mücadele uzun süreden beri ideolojik çatışmaya dönüşemiyor.
Küresel ve ülkemizdeki hegemonya bunun önünü ustalıkla kesti.
Bu belki de Küresel çapta da böyle ama, Türkiye'de emek ve sermaye ekseninde ideolojik çatışma olmadığı, olamadığı kesin.
Ama Atatürk ve Atatürkçülük ekseninde ideolojik bir çatışma olduğununu kimse inkar edemez.
Bu çatışmayı, daha doğrusu saldırıyı 'Erdoğan Cephesi' sürdürüyor..
Sanırım bu noktada "Erdoğan Cephesi" tanımını biraz daha açmak gerekebilir.
Erdoğan'ın kişisel nitelikleri ağır bassa da aslında köken itibarıyla klasik gerici cepheyi tarif etmeye çalışıyorum aslında.
Ekim Devrimin ateşinin kıvılcımlarıyla tutuşan, tarihin yürümesinin, toplumsal ilerlemenin bir aşaması olan Anadolu Devriminden ve Aydınlanmadan alabildiğine rahatsız olan kesimlerin dolgu malzemesini oluşturduğu bir cephe bu.
Elbette bu cephenin emperyalizm ile göbekten bağını da tanımın içinde vurgulamamız gerekiyor.
Çünkü ulusal kurtuluş savaşı, sadece aydınlama karşıtlarına değil, aynı zamanda emperyalizme karşı verilmiş, sonucunda bağımsız ve ulusal bir devlet kurulmuştu.
Emperyalizm de devingen bir olgu olduğuna göre, bu cepheyi günümüz parametreleri ile tarif etmek gerekiyor.
O durumda ABD ve Avrupa Emperyalizminin yeni aktörlerini, Küresel Kapitalizmi ve Küresel Kürt Hareketini de bu cephe içerisinde görmemiz lazım.
Keza, küresel hegemonyanın deneyim ve finans desteğindeki neoliberalinden tutun, Kürt hareketine biat etmiş, söylem keskini solculara kadar zengin bir çeşitlilik arzeden, desteğini bazen açık bazen sinsice yürüten, benim 'Mutant Solcular' diye tanımladığım kesim de bu cephenin önemli unsurlarını oluşturuyor.
Böylece yukarıda."Erdoğan ve kendisine dolaylı ya da dolaysız, açıktan veya sinsice destek veren küresel ve yerel güçler" olarak tanımladığımız Erdoğan Cephesinin açılımını yapmış oluyoruz.
İşte bu, "Erdoğan Cephesi" oldukça sofistike tekniklerle, ısrarla, sinsice ya da açık olarak Atatürk ve Atatürkçülüğe saldırıyor.
Bu saldırı kesinlikle bir gündem saptırması değil. Bunu, tartışmanın odağını bu konuya çekmek için yapmıyor.
Aslında konunun tartışılmasını değil, aksine ideolojik saldırıya yanıt verilmeden, itiraz edilmeden kabullenilmesini istiyor.
Belki Türkiye Solu görmüyor veya Kürt Hareketinin üzerindeki yüksek hatırı yüzünden görmezden geliyor ama, Erdoğan Cephesinin galip gelemediği tek ideolojik çatışma bu konuda...
Bir kere çatışmanın somut ve niceliksel yanları var. İkincil, üçüncül bir çatışma değil. Çatışmanın sonuçları geniş yığınları etkiliyor, yığınlar tepki veriyor.
Öyle yasaklayarak, korkutarak, demagoji yaparak, yerine başka değerler koyarak da baş edemiyor.
Bir demagoji fenomeni olan Erdoğan'ın da bizzat dahil olduğu bu çatışmada ne İslamcı, ne liberal, ne de milliyetçi, giydiği hiçbir kılık ona -bu konuda- avantaj sağlamıyor.
Bunca zamandır hangi kılığı giydiyse üzerine yakıştıran, profesyonel bir manken başarısıyla taşıyan Erdoğan'a yakışmayan tek kılık Atatürkçülük.
Bunu bir kaç defa denediyse de bir türlü yakışmadığını gördü.
Bu çok doğal, çünkü iktidarının ve edindiği misyonun en büyük handikabı, Atatürk ve Atatürkçülüğün düşünsel ve maddi varlığı.
Aslında Erdoğan'ın hedefinde Ulusal Devlet var. Tıpkı onu projelendiren Küresel Kapitalizmin de olduğu gibi...
ABD ve Avrupa emperyalizminin Ortadoğu politikası bu bölgedeki bütün ulusal ve birleşik devletleri yok etmek ya da parçalamak üzerine.
Bu planın içinde Türkiye de var. Türkiye bu plana 'Yeni Osmanlıcılık' tuzağı ile dahil edilmek isteniyor.
Yeni Osmanlıcılık hem konfederalizmi, hem de "Rabia'yı"(*) içermesi nedeniyle Kürt Hareketi ve İslamcılığın kesişme noktası... Hem parçalanma hem de ABD-Avrupa emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Ortadoğu'nun kanlı bataklığında boğulma tehlikelerini içeriyor.
Erdoğan Cephesinin Türkiye'yi bu maceraya sürükleyebilmesinin önündeki tek engel; ideolojisi, kitlesi ve -azalsa da- somut gücüyle var olmaya devam eden Atatürk ve Atatürkçülük.
Erdoğan Cephesi bu çatışmayı, gündemi meşgul etmek amacıyla öne çıkarmıyor, Atatürk'ün yığınlar üzerindeki saygınlığını azaltmak, beraberinde Atatürkçülükle ilintilendirilmiş, 'laiklik', 'ülke bütünlüğü', 'ulusal bağımsızlık', 'cumhuriyet' gibi değerleri ve bu değerlere sahip çıkan kitlesel ve maddi iradeyi yok etmek ve sönümlendirmek için yapıyor.
Bu ideolojik saldırı Erdoğan Cephesinin değişik unsurları tarafından temelde aynı olmasına karşın yine de seslendiği mahalleye göre farklı söylem biçimlerinde yürütülüyor.
Bu saldırıyı Erdoğan, genelde kapatılan camiler, Türkçe Ezan, okullarda giyilmesi zorunlu kıyafetler, andımız ve benzer konular üzerinden yürütürken aynı cephenin, -benim Mutant Solcular diye tanımladığım- kesimler de daha çok Atatürk'ün Kürtlere karşı tutumu üzerinden yürütüyor.
Ama bu cephenin bütün unsurlarının ortak noktası, Ulusal Kurtuluş Savaşı ile kurulan Ulusal Devletin varlığına duyulan hazımsızlık.
Bu açıdan bakıldığında Atatürk ve Atatürkçülüğü olan saldırının da Küresel Kürt hareketi ile Erdoğan Cephesinin -tıpkı Osmanlıcılık gibi- ortak bir kesişme alanı ve işlevi olduğunu söyleyebiliriz.
Benim, genelde Türkiye Solu -ağılıklı olarak sosyalist sol- üzerine, düşünce, eleştiri ve önermeler içerikli yazdığımı bilenler bilir.
Bu yazımı da Türkiye Solunun bu konudaki tutumunu ne olması gerektiği üzerine akıl yürüterek bağlamak istiyorum.
Türkiye Solu, -yazı boyunca analiz etmeye çalıştığım- Atatürk'e ve Atatürkçülüğe saldırı konusunda nasıl bir tutum izlemelidir?
-) Öncelikle dikkate almalı..! Bu saldırıların, günden yaratmak amaçlı olmadığının farkına varmalı.
Arkasındaki amaçlar üzerine, -benim bu yazıda yapmaya çalıştığım gibi- akıl yürütmeli, tartışmalı ve düşünce üretmelidir.
Yazdıklarımın mutlak doğru, yeterli olduğunu iddia etmiyorum.
Ama konunun önemli, irdelenmeye değer olduğu iddiamın sonu kadar arkasındayım.
Yine iddia ediyorum ki bu saldırıların bir ucu Emperyalizm ve Küresel Kapitalizmin çıkarlarına dayanmakta.
Türkiye solu, öncelikle -bunu bir olgu olarak kabul etmeyip bir olasılık olarak kabul etse bile- konuyu dikkate almalı.
-) Bu saldırıların bir ucu Emperyalizme dayandığı kadar, saldırılara olan tepki de anti emperyalist mücadeleye temas etmektedir.
Bu tepkinin Atatürk'ün kişisel olarak yüceltilmesine yönelmesi en az Atatürk'e ve Atatürkçülüğe saldırılar kadar tehlikelidir.
Saldırıya karşı doğan tepkilerin anti emperyalist mücadele ile temasının koparılıp, Atatürk'ün kişiliğinin mistik ve ticari amaçlarla kutsanmasına yol vermek ya da duyarsız kalmak, Erdoğan Cephesinin galip gelemediği tek ideolojik çatışmada ona destek olmak, bu çatışmanın da da üstesinden gelmesini sağlamak anlamındadır.
Bu çerçevede, başta Uğur Dündar ve Yılmaz Özdil olmak üzere, Halk Tv, Sözcü çevrelerinin Atatürk'ü metalaştırma çabalarını da Erdoğan Cephesinin yürüttüğü saldırlardan farklı görmüyor, şiddetle eleştirilmesi ve mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Sonuç olarak, bu konuda Türkiye Solu açısından izlenebilecek iki yol var.
Birincisi; Erdoğan Cephesinin Atatürk ve Atatürkçülüğe yönelttiği ya da Atatürk sevgisini ticari kazanç kapısı olarak gören Atatürk bezirganlarının yaptığı saldırılara karşı destek olur ya da ya da duyarsız kalabilirsiniz. (ki bu da destek olmakla aynı şeydir)
Diğeri de; Bu saldırılara olan tepkinin anti emperyalist mücadele ile temas noktasını pekiştirmeye ve böylece, gerçek bir anti emperyalist mücadelenin aynı zamanda anti kapitalist mücadeleden geçtiği gerçeğinden hareketle, bu tepkilerin kapitalizme karşı yönelmesi için çaba sarf edersiniz.
Ben ikincisinden yanayım.
Nadi Öztüfekçi
23 kasım 2018
(*) Rabia Osmanlıcı bir devlet özlemini temsil eder. 'Tek' başlığı altında ifade edilen bütün kavramların İslamcı bakış açısından ele alınır.
(*) Bakz.: MUTANT SOLCULAR BULVARINDAN ZEHİRLİ ZIRVALAR..!
O yüzden bana "Atatürkçü müsün? diye sorsanız, tereddütsüz, "hayır" derim.
Ama bugün ülkemizde Atatürk'le ilintilendirilen 'laiklik', 'ülke bütünlüğü', 'ulusal bağımsızlık', 'cumhuriyet' gibi kavramlar benim şu anki koşullarda olmazsa olmazlarım.
"Peki yarın..?" diye sorarsanız eğer, bu sorunun yanıtı; benim yarına dair, -hemen hiç terk etmeyeceğimi düşündüğüm- ideallerimle ilgili...
Kapitalizmin ve emperyalizmin silindiği, sermayenin küresel egemenliğinin yıkıldığı bir dünyada, laiklik baki kalmak kaydıyla, tüm emekçi ulusların kardeşliği temelindeki hemen her siyasi çözümü tartışmaya hazırım.
"Tartışmaya hazırım" diyorum, çünkü, bu konudaki "Bütün ülkelerin işçileri birleşin" gibi çok temel bir ilkeden gayrısı benim için, tartışılmadan kabul edilesi değildir.
Ve bu tartışmayı da bu yazıda yapmak niyetinde değilim.
Bu kısa girişi neden yaptım?
Çünkü aşağıda yazacaklarımın asıl özü haricinde, günümüzde çok yaygın bir yöntem olan yaftalama amaçlı eleştiri ve karalamalara yanıt vermeye vakit harcamak istemiyorum.
Konuya dönelim.
Sizce, Erdoğan ve kendisine dolaylı ya da dolaysız, açıktan veya sinsice destek veren küresel ve yerel güçler (buna kısaca 'Erdoğan Cephesi' diyelim) muhalefete karşı yürüttüğü propagandanın ana ekseni ne?
Soruma açıklık getirmek açısından vurgulamak istiyorum; mücadelenin ana ekseninden söz etmiyorum.
O sorunun yanıtı bende gün gibi açık.
Emek ve Sermaye çelişkisi mücadelenin ana eksenini oluşturuyor.
Kapitalizmin içselleşmesi, yaygınlaşması ve küreselleşmesi ne düzeyde olursa olsun, mücadelenin ana ekseni Emek ve Sermaye arasında geçiyor.
Ben ideolojik propagandanın ana ekseninden söz ediyorum. Yani öne çıkarılan ve en çok tartışmaya sokulan hatta en fazla saldırılan, en fazla yıpratılmaya çalışılan kavram ne..?
Bana kalırsa Atatürk ve Atatürkçülük..!
'Erdoğan Cephesi'nin hedefinde, saldırılarının odak noktasında Atatürk ve Atatürkçülük var.
Bu bir olgu.
Bunu ister kabul edin ister etmeyin. Görün ya da görmezden gelin ideolojik çatışma Atatürk ve Atatürkçülük üzerinden yürüyor.
Her ne kadar mücadelenin ana ekseni emek ve sermaye arasında olsa da bu mücadele uzun süreden beri ideolojik çatışmaya dönüşemiyor.
Küresel ve ülkemizdeki hegemonya bunun önünü ustalıkla kesti.
Bu belki de Küresel çapta da böyle ama, Türkiye'de emek ve sermaye ekseninde ideolojik çatışma olmadığı, olamadığı kesin.
Ama Atatürk ve Atatürkçülük ekseninde ideolojik bir çatışma olduğununu kimse inkar edemez.
Bu çatışmayı, daha doğrusu saldırıyı 'Erdoğan Cephesi' sürdürüyor..
Sanırım bu noktada "Erdoğan Cephesi" tanımını biraz daha açmak gerekebilir.
Erdoğan'ın kişisel nitelikleri ağır bassa da aslında köken itibarıyla klasik gerici cepheyi tarif etmeye çalışıyorum aslında.
Ekim Devrimin ateşinin kıvılcımlarıyla tutuşan, tarihin yürümesinin, toplumsal ilerlemenin bir aşaması olan Anadolu Devriminden ve Aydınlanmadan alabildiğine rahatsız olan kesimlerin dolgu malzemesini oluşturduğu bir cephe bu.
Elbette bu cephenin emperyalizm ile göbekten bağını da tanımın içinde vurgulamamız gerekiyor.
Çünkü ulusal kurtuluş savaşı, sadece aydınlama karşıtlarına değil, aynı zamanda emperyalizme karşı verilmiş, sonucunda bağımsız ve ulusal bir devlet kurulmuştu.
Emperyalizm de devingen bir olgu olduğuna göre, bu cepheyi günümüz parametreleri ile tarif etmek gerekiyor.
O durumda ABD ve Avrupa Emperyalizminin yeni aktörlerini, Küresel Kapitalizmi ve Küresel Kürt Hareketini de bu cephe içerisinde görmemiz lazım.
Keza, küresel hegemonyanın deneyim ve finans desteğindeki neoliberalinden tutun, Kürt hareketine biat etmiş, söylem keskini solculara kadar zengin bir çeşitlilik arzeden, desteğini bazen açık bazen sinsice yürüten, benim 'Mutant Solcular' diye tanımladığım kesim de bu cephenin önemli unsurlarını oluşturuyor.
Böylece yukarıda."Erdoğan ve kendisine dolaylı ya da dolaysız, açıktan veya sinsice destek veren küresel ve yerel güçler" olarak tanımladığımız Erdoğan Cephesinin açılımını yapmış oluyoruz.
İşte bu, "Erdoğan Cephesi" oldukça sofistike tekniklerle, ısrarla, sinsice ya da açık olarak Atatürk ve Atatürkçülüğe saldırıyor.
Bu saldırı kesinlikle bir gündem saptırması değil. Bunu, tartışmanın odağını bu konuya çekmek için yapmıyor.
Aslında konunun tartışılmasını değil, aksine ideolojik saldırıya yanıt verilmeden, itiraz edilmeden kabullenilmesini istiyor.
Belki Türkiye Solu görmüyor veya Kürt Hareketinin üzerindeki yüksek hatırı yüzünden görmezden geliyor ama, Erdoğan Cephesinin galip gelemediği tek ideolojik çatışma bu konuda...
Bir kere çatışmanın somut ve niceliksel yanları var. İkincil, üçüncül bir çatışma değil. Çatışmanın sonuçları geniş yığınları etkiliyor, yığınlar tepki veriyor.
Öyle yasaklayarak, korkutarak, demagoji yaparak, yerine başka değerler koyarak da baş edemiyor.
Bir demagoji fenomeni olan Erdoğan'ın da bizzat dahil olduğu bu çatışmada ne İslamcı, ne liberal, ne de milliyetçi, giydiği hiçbir kılık ona -bu konuda- avantaj sağlamıyor.
Bunca zamandır hangi kılığı giydiyse üzerine yakıştıran, profesyonel bir manken başarısıyla taşıyan Erdoğan'a yakışmayan tek kılık Atatürkçülük.
Bunu bir kaç defa denediyse de bir türlü yakışmadığını gördü.
Bu çok doğal, çünkü iktidarının ve edindiği misyonun en büyük handikabı, Atatürk ve Atatürkçülüğün düşünsel ve maddi varlığı.
Aslında Erdoğan'ın hedefinde Ulusal Devlet var. Tıpkı onu projelendiren Küresel Kapitalizmin de olduğu gibi...
ABD ve Avrupa emperyalizminin Ortadoğu politikası bu bölgedeki bütün ulusal ve birleşik devletleri yok etmek ya da parçalamak üzerine.
Bu planın içinde Türkiye de var. Türkiye bu plana 'Yeni Osmanlıcılık' tuzağı ile dahil edilmek isteniyor.
Yeni Osmanlıcılık hem konfederalizmi, hem de "Rabia'yı"(*) içermesi nedeniyle Kürt Hareketi ve İslamcılığın kesişme noktası... Hem parçalanma hem de ABD-Avrupa emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Ortadoğu'nun kanlı bataklığında boğulma tehlikelerini içeriyor.
Erdoğan Cephesinin Türkiye'yi bu maceraya sürükleyebilmesinin önündeki tek engel; ideolojisi, kitlesi ve -azalsa da- somut gücüyle var olmaya devam eden Atatürk ve Atatürkçülük.
Erdoğan Cephesi bu çatışmayı, gündemi meşgul etmek amacıyla öne çıkarmıyor, Atatürk'ün yığınlar üzerindeki saygınlığını azaltmak, beraberinde Atatürkçülükle ilintilendirilmiş, 'laiklik', 'ülke bütünlüğü', 'ulusal bağımsızlık', 'cumhuriyet' gibi değerleri ve bu değerlere sahip çıkan kitlesel ve maddi iradeyi yok etmek ve sönümlendirmek için yapıyor.
Bu ideolojik saldırı Erdoğan Cephesinin değişik unsurları tarafından temelde aynı olmasına karşın yine de seslendiği mahalleye göre farklı söylem biçimlerinde yürütülüyor.
Bu saldırıyı Erdoğan, genelde kapatılan camiler, Türkçe Ezan, okullarda giyilmesi zorunlu kıyafetler, andımız ve benzer konular üzerinden yürütürken aynı cephenin, -benim Mutant Solcular diye tanımladığım- kesimler de daha çok Atatürk'ün Kürtlere karşı tutumu üzerinden yürütüyor.
Ama bu cephenin bütün unsurlarının ortak noktası, Ulusal Kurtuluş Savaşı ile kurulan Ulusal Devletin varlığına duyulan hazımsızlık.
Bu açıdan bakıldığında Atatürk ve Atatürkçülüğü olan saldırının da Küresel Kürt hareketi ile Erdoğan Cephesinin -tıpkı Osmanlıcılık gibi- ortak bir kesişme alanı ve işlevi olduğunu söyleyebiliriz.
Benim, genelde Türkiye Solu -ağılıklı olarak sosyalist sol- üzerine, düşünce, eleştiri ve önermeler içerikli yazdığımı bilenler bilir.
Bu yazımı da Türkiye Solunun bu konudaki tutumunu ne olması gerektiği üzerine akıl yürüterek bağlamak istiyorum.
Türkiye Solu, -yazı boyunca analiz etmeye çalıştığım- Atatürk'e ve Atatürkçülüğe saldırı konusunda nasıl bir tutum izlemelidir?
-) Öncelikle dikkate almalı..! Bu saldırıların, günden yaratmak amaçlı olmadığının farkına varmalı.
Arkasındaki amaçlar üzerine, -benim bu yazıda yapmaya çalıştığım gibi- akıl yürütmeli, tartışmalı ve düşünce üretmelidir.
Yazdıklarımın mutlak doğru, yeterli olduğunu iddia etmiyorum.
Ama konunun önemli, irdelenmeye değer olduğu iddiamın sonu kadar arkasındayım.
Yine iddia ediyorum ki bu saldırıların bir ucu Emperyalizm ve Küresel Kapitalizmin çıkarlarına dayanmakta.
Türkiye solu, öncelikle -bunu bir olgu olarak kabul etmeyip bir olasılık olarak kabul etse bile- konuyu dikkate almalı.
-) Bu saldırıların bir ucu Emperyalizme dayandığı kadar, saldırılara olan tepki de anti emperyalist mücadeleye temas etmektedir.
Bu tepkinin Atatürk'ün kişisel olarak yüceltilmesine yönelmesi en az Atatürk'e ve Atatürkçülüğe saldırılar kadar tehlikelidir.
Saldırıya karşı doğan tepkilerin anti emperyalist mücadele ile temasının koparılıp, Atatürk'ün kişiliğinin mistik ve ticari amaçlarla kutsanmasına yol vermek ya da duyarsız kalmak, Erdoğan Cephesinin galip gelemediği tek ideolojik çatışmada ona destek olmak, bu çatışmanın da da üstesinden gelmesini sağlamak anlamındadır.
Bu çerçevede, başta Uğur Dündar ve Yılmaz Özdil olmak üzere, Halk Tv, Sözcü çevrelerinin Atatürk'ü metalaştırma çabalarını da Erdoğan Cephesinin yürüttüğü saldırlardan farklı görmüyor, şiddetle eleştirilmesi ve mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Sonuç olarak, bu konuda Türkiye Solu açısından izlenebilecek iki yol var.
Birincisi; Erdoğan Cephesinin Atatürk ve Atatürkçülüğe yönelttiği ya da Atatürk sevgisini ticari kazanç kapısı olarak gören Atatürk bezirganlarının yaptığı saldırılara karşı destek olur ya da ya da duyarsız kalabilirsiniz. (ki bu da destek olmakla aynı şeydir)
Diğeri de; Bu saldırılara olan tepkinin anti emperyalist mücadele ile temas noktasını pekiştirmeye ve böylece, gerçek bir anti emperyalist mücadelenin aynı zamanda anti kapitalist mücadeleden geçtiği gerçeğinden hareketle, bu tepkilerin kapitalizme karşı yönelmesi için çaba sarf edersiniz.
Ben ikincisinden yanayım.
Nadi Öztüfekçi
23 kasım 2018
(*) Rabia Osmanlıcı bir devlet özlemini temsil eder. 'Tek' başlığı altında ifade edilen bütün kavramların İslamcı bakış açısından ele alınır.
(*) Bakz.: MUTANT SOLCULAR BULVARINDAN ZEHİRLİ ZIRVALAR..!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

