Şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2016 Cuma

14 ŞEHİDE YANMADAN, ÜZÜLMEDEN ÖNCE...

Milenyum Enver Paşaları daha kaç 14 şehide mal olacak? Kaç evlat, eş ve küçücük çocukların babaları şehitlik denilen o "kutsal" mevkiye ulaşacak? Ne adına ve niye..? Yani orada ölenler gerçekten Türkiye için mi öldüler? Şimdi Barış'ın ne kadar önemli olduğunu yazmak gerekirdi. Ama elim varmıyor. Biraz daha fazlasını konuşmak lazım. Şu barış, sevgi, uzlaşma, hoşgörü gibi kavramların içi boş, temennilerden öteye gitmeyen söylemler olarak kullanılmasından bıktım. Sizler de bıkmadınız mı? Böylesi ağır bir ortamda, bu kavramların temenni olmaktan çıkıp maddi bir olgu haline getirmek için neler yapmak gerekir onu tartışmak gerekiyor. Çünkü bu kavramların hepsi emek, mücadele gerektiriyor. Akıl, mantık ve vicdan gerektiriyor. İsterseniz bu kavramların bazıları üzerinde biraz akıl yürütelim. Örneğin 'barış' kavramını ele alalım.
Sizce 'barış' insanların unuttuğu ya da değerini bilmediği için yok ettiği bir şey mi? Yani bir takım güçler, örneğin devletler ve çeşitli terör odakları barışın değerini bilse, birileri onlara barışın ne kadar önemli ve gerekli olduğunu anlatsa barış hemen geliverecek diyebilir miyiz? Terör ve şiddetten nemalanan güçlere yaptıklarının yanlış, ayıp ve günah olduğunu anlatsak barışı sağlayabilir miyiz? Bir düşünün yıllardan beri Suriye ve Ortadoğu'da güç ve kazanç peşinde koşan, Şehitliğe övgüler düzen, kendisi için ölenlerden övgüyle bahseden Erdoğan'a Barış'ın önemini anlatmanın ne yararı var? Hiçbir yol arkadaşını kendi tek adam rejimini pekiştirmek adına harcamaktan çekinmeyen bir fenomenle "sevgi" üzerine mi görüşeceğiz? Bir projesi olduğu Küresel Kapitalizmin kendisine verdiği misyonu daha rahat yerine getirebilmesi için CumhurSultanlık sevdasıyla mı uzlaşacağız? Mezhepçi yaklaşımlarına, beğenmediği rejimleri değiştirme arzusuna hoş görü mü göstereceğiz? Peki, tek dürtüsü varlık krizini ötelemek olan, ve bu uğurda feda etmeyeceği insan ve yaşam da bir sınır tanımayan Küresel Kapitalizme barış öğretmeye çalışmak komik olmanın ötesinde ne olabilir? Varlığını sürdürmekten başka hiç bir insani güdüsü ve duygusu olmayan, her şeyi ama her şeyi paraya tahvil edip, yaşamın filizlerini, doğayı, çevreyi, her varlığı metaya çevirmek zorundaki bir mekanizmayla sevgi üzerine tartışmak nasıl mümkün olur? Ve hangi yaptığına hoş görü gösterebiliriz? Sırf kendi ulusal kaygıları için uzlaşmayı kendileri için meşru gören kesimler hatırına ülkemizin formatlanması konusunda Küresel Kapitalizmle uzlaşabilir miyiz? İnancı, düşüncesiyle, doğduğu andan beri aldığı terbiye ile iliğinden kemiğine bağnazlık ve şiddetle yoğurulmuş sapık cihatçılarla barış üzerine tartışabilir miyiz? Ya da güya kendi özgürlüğü için, karnında çocuğunu taşıyan bir genç kadını, suçu oradan geçmekten başka bir şey olmayan tıp fakültesi öğrencisini bombayla parçalamakta bir beis görmeyen terör örgütleriyle barış üzerinden neyi, ne kadar tartışabiliriz? Şiddetin, Allah'a ulaşmanın ya da kendini ifade etmenin makul bir yöntem olarak kabul edilebilirliği üzerinde uzlaşacak mıyız. Barış, sevgi, hoşgörü buna ihtiyaç duyanlarla tartışılır.
Ve uzlaşma da bu kavramlara gerçek anlamda sahip çıkanlarla olacaktır. Bütün bu kavramları kendi gizli açık amaçları ve çıkarları için kullananlarla ne tartışabiliriz ne de uzlaşabiliriz.. Bugün barışa, sevgiye, hoşgörü ve uzlaşmaya kimlerin ihtiyacı var? Emekçilerin, mazlum, yoksul insanların... Emekçi Anadolu Ulusunun ihtiyacı var. Bütün bu kavramları nasıl yaşama geçiririz? İşte onu Emekçi Anadolu Ulusunun birer parçası olan bizler kendi aramızda tartışıp, kendi aramızda uzlaşmalıyız. Peki Küresel çapta kimlerin ihtiyacı var? Dünyanın tüm emekçi uluslarının..! Tüm ülkelerdeki, sermayedarların kendi aralarında uzlaşıp küreselleşerek ulusun bir parçası olmaktan çıktığı, artık sadece emekçilerden oluşan ulusların barışa, sevgiye, uzlaşma ve hoşgörüye ihtiyacı var. İşte bu mümkün. Önce kendi ülkemizde ulusal, demokratik bir emek cephesini dillendirmek, nasılı üzerinde konuşmak ve tartışmak zamanı. Başka görevlerin, beklentilerin arkasına ötelemeden hemen şimdi...

16 Haziran 2014 Pazartesi

BARIŞ, SEVGİ ve SAMİMİYET

BARIŞI KORUYALIM
Ama önce samimi olalım.
Çünkü barış gerçekten değerli.
Barış riyayı kaldırmaz.
Barış yalanı kaldırmaz.
İkiyüzlülüğü, arka planları, gizli hesapları, samimiyetsizliği kaldırmaz.
Kirli savaşlar olur. Ama kirli barış olmaz. Çünkü barış ‘ama’sız ve katıksızdır. Çünkü barış kir tutmaz. Eğer kirlenmişse o barış değildir. Dayatılan, kerhen kabul edilmiş, dolanlarla kotarılmış oldubittileri bize barış diye yutturmaya kalkarlar ki asla barış değildir.
Barışı korumanın birincil şartı barışı doğru tanımlamaktır.
BARIŞ, SEVGİ ve SAMİMİYET
Barış sözleşmelerden, görüşmelerden, tepelerde bir yerlerde yapılan anlaşmalardan öte bir şeydir. Halkın bağrında, yaşamın kendi dinamiği içinde gelişen, çok güçlü yaşam tutkusu olan ama narin bir çiçek;
yaşamsal nüvesini asla yok edemeyeceğin ama gelişip serpilmesini engelleyebileceğin bir bitki gibidir.
Barış;  ‘demokrasi’, ‘adalet’,’eşitlik’ ve ‘özgürlük’le simbiyosis oluşturur ve birbirlerinin yaşamsal koşullarıdır, birbirlerine yaşamsal havza oluştururlar.
Adı üzerinde “yaşamsal”… Yani asla sonsuz dinginlik değil. Çünkü yaşam bir dinamizmdir. Yaşam gelişme, yaşam bir mücadeledir. Barış da bir mücadele gerektirir.
Barış ve mücadele..? Evet. Çünkü barış ancak barışa ihtiyacı olanlar arasında sağlanabilir. Yaşamla çelişkisi olmayanların, birlikte yaşayabileceklerin, birlikte gelişebileceklerin arasında olur. Örneğin insanlarla doğa arasında... Örneğin sömürülenler, ezilenler, halklar arasında…
Asla sömürülenlerle sömürenler, ezenle ezilenler arasında olmaz…
Barış; bir anlamda sömürüye ve zulme karşı birlikte mücadelenin kendisidir.
Yani yaşamın ta kendisi… Barış baskılanabilir ama asla yok edilemez. Barış her zaman vardır, yaratılamaz. Var olanı korumak ve geliştirmek gerekir. Asla suni olarak yaratamayacağın, laboratuar ortamlarında, hibrit tohumlamalar, hormon desteği, basınç uygulamaları ve ortam modifikasyonlarıyla oluşturamayacağın organik, yaşamsal bir olgudur.
O yüzden sunilik ve samimiyetsizlikle uyumsuzdur. Böylesi tutumları bünyesi kaldırmaz barışın.
De ki; elmaya saplanmış çivi gibi, çorbanın içine konmuş at nalı gibi…
Sırıtırlar, kendilerini saklayamazlar.
Tıpkı son günlerde yaşadıklarımız gibi…
Barışı savunup bir takım provokasyonları “iki halk arasındaki savaşta kazanılan mevzi” gibi sunarsan samimi değilsindir.
Barışı savunur görüp mezhep kavgalarının yarattığı o kan ve vahşet ortamından,  taraftarlarına “örgütsel konumunun güçleneceği” muştularını sunuyorsan barışı savunduğuna insanları inandıramazsın.
Bulunduğun coğrafyada Küresel Sermayenin kendi gereksinim ve çıkarlarına göre formatlama çalışmalarından, "gerektiğinde ittifak da yapılır" kabilinden "tarihi fırsatlar" beklentisindeysen, barışı sadece bir propaganda malzemesi olarak görüyorsundur.

SEVGİYİ KORUYALIM.
Ama önce samimi olalım.
Çünkü sevgi gerçekten değerli.
Barış gibi sevgi de yaşamın içinde gelişen, emek üzerinde yükselen ama asla suni ortamlarda oluşturulamayan, algı zorlamalarından bağımsız dinamik bir olgudur.
Kirli sevgi olamaz. Eğer kirlenmişse sevgi değildir. Çünkü tıpkı barış gibi, sevgi de saf ve katıksızdır.
Tıpkı barış gibi sevgi de sunilik ve samimiyetsizlikle uyumsuzdur.
Sevginin de bünyesi kaldırmaz böylesi tutumları.
De ki; içtiğin suya atılmış çamur, aşureye serpilmiş demir tozu gibi…
Sırıtırlar, kendilerini saklayamazlar.
Tıpkı son günlerde yaşadıklarımız gibi…
Vatan ve bayrak sevgisinin de diğer tüm sevgiler gibi samimiyetten kopuk olduğunda sahteliği sırıtıyor. İçindeki vahşetin, şoven duyguların, kinin ve bencilliğin mayalanmasına neden olan şeyin sevgi olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun.
Bayrak ve vatan sevgini, içindeki linç duygularınla harmanlayıp pazarlamaya kalkıyorsan, siyasi ikbal ve kendini gösterme fırsatı olarak görüyorsan; adını ne koyarsan koy, asla sevgi olarak tanımlayamazsın.
Karadeniz’de binlerce yıldır akan derelerin borulanmasına ses çıkarmayıp, ağaçların üzerine termik santralardan fırlayan küllerin yağmasına rıza gösterip, içme suyuna siyanür karışmasına aldırmayıp vatan sevgisinden söz ediyorsan samimiyetsizliğin sırıtır.
Yaşamın Azraili kapitalizmdir. Kapitalizme karşı mücadele etmiyorsan, ertelemişsen yaşam sevgisinden söz edemezsin.

Barış da sevgi de su gibidir.
Yaşamsal bir ihtiyaç, olmazsa olmazdır.
Barış da sevgi de su gibidir. Vardır, yok edemezsin. Ama yaratamazsın. Ancak var olanı geliştirebilirsin, Sonsuza kadar büyütebilirsin.
Yok edemezsin ama küstürebilir, geriletebilirsin. Uygun bir ortam gelinceye kadar saklanırlar.
Barış da sevgi de kendilerine ihtiyacı olanlar arasında gelişir. Yeter ki bir araya gelsinler. Barış mezhepler, aşiretler arasında olmaz. Barış insanlar arasında, birlikte yaşayan ve yaşamaya zorunlu olan halklar arasında olur.
Birlikte yaşamak, birlikte mücadele etmektir.
Ama önce birlikte mücadelenin önemini anlamak, anlatmak, birbirlerinin acılarına dokunmak, o acıları duyumsamaya çalışmak gerekmekte.
Birbirimize kendimizi anlatmak yerine, kendimizi dayatırsak barışı koruyamayız.
Tıpkı son günlerde yaşadıklarımız gibi…
Barışı koruyamıyoruz. Barış inatla kendisini korumaya çalışıyor. Biz ona destek olamıyor, olmuyoruz.
Barışın ve sevginin aslında var olduğunu, gelişip serpilmeye can attığını görmüyor, önce yok edip sonra tekrar inşa edebileceğimizi sanıyoruz.
Barışın yok olduğu ortamdan nemalanmaya çalışıp barış adına konuşmak önce kendimizi aldatmaktır.
Savaş tacirleri, barış düşmanları çevremizde, tepemizde. Barış isteğimizi, barış bilincimizi test etmenin tam zamanı.
Şimdi doğru davranmanın tam zamanı, samimi olmaya her zamandan fazla ihtiyaç var.
Yaratılan toz duman ortamı içerisinde doğru olanı kavramak imkansız değil.
Küresel tezgahları açığa çıkartmak, bu kan tuzağına basmadan yürüyebilme imkanı var.
Yeter ki algılarımızın dümenini kimseye bırakmayalım.

Nadi Öztüfekçi
16 Haziran 2014

10 Haziran 2014 Salı

"BEN TEZGAHIM" DİYE BAĞIRAN BİR TEZGAH!..

Burada bir şike var.
Tıpkı Dağlıca olayında olduğu gibi...
Orada direğe çıkan kişi vurulmayacağını biliyordu.
Dağlıca olayında; bölgeye günlerce katırlarla ağır silahlar taşıyıp, istihkam çalışması yapanların rahatlığı direğe tırmanan o 'İbiş Cambazı'nda da görülüyor.
Tam bir "cambaza bak" tezgahı…

Yine iğrenç bir oyun tezgahlandığı apaçık.
Peki amaçlanan ne? İşte orası o kadar açık değil.
İlk akla gelen; "Çözüm sürecine engel olmak istiyorlar" tespiti, doğrusu bana biraz kolaycı bir tespitmiş gibi geliyor.
Evet, ortada bir şike var. Ama bilindiği gibi şike tek taraflı bir olay değildir.
Bu konu soruşturulmalı. Hem de tüm taraflarca.
O bayrak indirildikten sonra nereye gitti? Ya da o bayrağı indiren kişi?..
Eğer bu denetimsiz ve kendiliğinden gelişen bir olay olsaydı orada bitmez, büyük bir olasılıkla bayrağın yakılmasıyla son bulurdu. Belli ki planlı bir girişimdi.

Bir daha soralım. Peki amaçlanan ne? Yanıtı çok zor… En azından eldeki verilerle...
Yine de ilk izlenimlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.
Adı üzerinde bir izlenim, bir tespit değil.
Sanki tezgahın kendisi bir tezgah. Yani eylem öyle bir tezgahlanmış ki; bir tezgah olduğu özellikle anlaşılsın istenmiş.
Bu işi tezgahlayanlar, asıl hasatlarını bunun bir tezgah olduğu ortaya çıkınca toplayacaklar gibi geliyor bana...
Biraz fazla komplocu gibi gelebilir.
Ama Balyoz planlarını hatırlayın.
Sanki uygulamaktan daha çok, ortaya çıksın diye yapılan planlardı.
Ve o planların da hasadını planı yapanlar değil, o planı sipariş edenler topladı.
Yani ortada baş tezgahçılar var.
Baş tezgahçılara ulaşılamıyor.
Büyük bir olasılıkla yine ulaşılamayacak.
Asıl amaçlananın da ne olduğu belki bu amaçları gerçekleştiğinde, ne yazık ki iş işten geçtiğinde anlaşılacak.

Ben önüne geçilmesi imkansız bazı süreçlerin yaşandığı kanısındayım.
Kendi adıma onaylamayacağım süreçlerin katılımcısı olmak istemiyorum.
Hiç olmazsa o süreçleri karşılamak gerekir diye düşünüyorum.
İki şey önemli;
Sınıfsal kayıpların en aza indirgenmesi, aksine sınıfsal (elbette işçi sınıfı) kazanımların yükseltilmesi için sınıf kavgasından asla vaz geçilmemesi.
Ve BARIŞ... Ve halkların kardeşliği...

Bu tezgahın amaçladıkları üzerine bir çok tahminde bulunulabilir.
Ama bu tezgahın hedefe koyduklarının bir tanesi var ki o üzerine tartışılmayacak kadar kesin.
O hedef; hepimizin üzerine titremesi gereken şey olan 'BARIŞ'tır.

Nadi Öztüfekçi

9 Haziran 2014