Barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2019 Pazar

MAYIN, İNSANLIĞA KARŞI TUZAK KURMAKTIR.

Her zamanki gibi aklama heyeti iş başında...
Önce şöyle deniyor: "O patlayanlar mayın değil askeri mühimmat." Eğer mayın olsaymış, o çocukların yaralanma şekli farklı olurmuş. Ayrıca patlamanın olduğu yere yakın bir karakol varmış. Demek isteniyor ki arazide bir nedenden dolayı kaybolmuş bir el bombası benzeri askeri bir mühimmat çocukların eline geçmiş, çocuklar bu bombayı bir yere vurarak ya da kurcalayarak patlatmışlar.
Yani bir tuzaklanma falan yokmuş. Kolay kolay her iddiaya inanmam. Ama söylenen her şeyi dikkate alırım. Öyle yaptım. Kafamın bir yerine yazdım. Ancak ardından HDP Tunceli Milletvekili Alican Önlü'nün imzasıyla HDP'den bir açıklama yapıldı.. "Türkiye, Ottowa Sözleşmesi'ni 2003 yılında imzalamış ve 2004 yılında da taraf devlet olmuştur. Buna göre Türkiye, 2008 yılı 1 Mart'ına kadar stoklarındaki mayınları imha etme ve 2014 yılına kadar da toprağa döşeli mayınları temizleme, kurbanlara yardım konusunda da gerekli adımları atma yükümlülüğü üstlenmiştir." . Haklı olarak deniyor ki , "Hükumet suçlu..!" Doğrudur. Ve söylenenler de önemli. Evet bu bir ihmalden öte, bir suç..! Ancak bu durumda önceki iddia geçerliliğini yitiriyor. O zaman demek ki Nupella ve Ayaz'ı öldürenin mayın olduğu kabul ediliyor. Peki yanıtlanması gereken hepsinden önemli bir başka soru yok mu? O mayını oraya kim döşedi.!? Bu sorunun yanıtı önemli değil mi?

23 Aralık 2016 Cuma

14 ŞEHİDE YANMADAN, ÜZÜLMEDEN ÖNCE...

Milenyum Enver Paşaları daha kaç 14 şehide mal olacak? Kaç evlat, eş ve küçücük çocukların babaları şehitlik denilen o "kutsal" mevkiye ulaşacak? Ne adına ve niye..? Yani orada ölenler gerçekten Türkiye için mi öldüler? Şimdi Barış'ın ne kadar önemli olduğunu yazmak gerekirdi. Ama elim varmıyor. Biraz daha fazlasını konuşmak lazım. Şu barış, sevgi, uzlaşma, hoşgörü gibi kavramların içi boş, temennilerden öteye gitmeyen söylemler olarak kullanılmasından bıktım. Sizler de bıkmadınız mı? Böylesi ağır bir ortamda, bu kavramların temenni olmaktan çıkıp maddi bir olgu haline getirmek için neler yapmak gerekir onu tartışmak gerekiyor. Çünkü bu kavramların hepsi emek, mücadele gerektiriyor. Akıl, mantık ve vicdan gerektiriyor. İsterseniz bu kavramların bazıları üzerinde biraz akıl yürütelim. Örneğin 'barış' kavramını ele alalım.
Sizce 'barış' insanların unuttuğu ya da değerini bilmediği için yok ettiği bir şey mi? Yani bir takım güçler, örneğin devletler ve çeşitli terör odakları barışın değerini bilse, birileri onlara barışın ne kadar önemli ve gerekli olduğunu anlatsa barış hemen geliverecek diyebilir miyiz? Terör ve şiddetten nemalanan güçlere yaptıklarının yanlış, ayıp ve günah olduğunu anlatsak barışı sağlayabilir miyiz? Bir düşünün yıllardan beri Suriye ve Ortadoğu'da güç ve kazanç peşinde koşan, Şehitliğe övgüler düzen, kendisi için ölenlerden övgüyle bahseden Erdoğan'a Barış'ın önemini anlatmanın ne yararı var? Hiçbir yol arkadaşını kendi tek adam rejimini pekiştirmek adına harcamaktan çekinmeyen bir fenomenle "sevgi" üzerine mi görüşeceğiz? Bir projesi olduğu Küresel Kapitalizmin kendisine verdiği misyonu daha rahat yerine getirebilmesi için CumhurSultanlık sevdasıyla mı uzlaşacağız? Mezhepçi yaklaşımlarına, beğenmediği rejimleri değiştirme arzusuna hoş görü mü göstereceğiz? Peki, tek dürtüsü varlık krizini ötelemek olan, ve bu uğurda feda etmeyeceği insan ve yaşam da bir sınır tanımayan Küresel Kapitalizme barış öğretmeye çalışmak komik olmanın ötesinde ne olabilir? Varlığını sürdürmekten başka hiç bir insani güdüsü ve duygusu olmayan, her şeyi ama her şeyi paraya tahvil edip, yaşamın filizlerini, doğayı, çevreyi, her varlığı metaya çevirmek zorundaki bir mekanizmayla sevgi üzerine tartışmak nasıl mümkün olur? Ve hangi yaptığına hoş görü gösterebiliriz? Sırf kendi ulusal kaygıları için uzlaşmayı kendileri için meşru gören kesimler hatırına ülkemizin formatlanması konusunda Küresel Kapitalizmle uzlaşabilir miyiz? İnancı, düşüncesiyle, doğduğu andan beri aldığı terbiye ile iliğinden kemiğine bağnazlık ve şiddetle yoğurulmuş sapık cihatçılarla barış üzerine tartışabilir miyiz? Ya da güya kendi özgürlüğü için, karnında çocuğunu taşıyan bir genç kadını, suçu oradan geçmekten başka bir şey olmayan tıp fakültesi öğrencisini bombayla parçalamakta bir beis görmeyen terör örgütleriyle barış üzerinden neyi, ne kadar tartışabiliriz? Şiddetin, Allah'a ulaşmanın ya da kendini ifade etmenin makul bir yöntem olarak kabul edilebilirliği üzerinde uzlaşacak mıyız. Barış, sevgi, hoşgörü buna ihtiyaç duyanlarla tartışılır.
Ve uzlaşma da bu kavramlara gerçek anlamda sahip çıkanlarla olacaktır. Bütün bu kavramları kendi gizli açık amaçları ve çıkarları için kullananlarla ne tartışabiliriz ne de uzlaşabiliriz.. Bugün barışa, sevgiye, hoşgörü ve uzlaşmaya kimlerin ihtiyacı var? Emekçilerin, mazlum, yoksul insanların... Emekçi Anadolu Ulusunun ihtiyacı var. Bütün bu kavramları nasıl yaşama geçiririz? İşte onu Emekçi Anadolu Ulusunun birer parçası olan bizler kendi aramızda tartışıp, kendi aramızda uzlaşmalıyız. Peki Küresel çapta kimlerin ihtiyacı var? Dünyanın tüm emekçi uluslarının..! Tüm ülkelerdeki, sermayedarların kendi aralarında uzlaşıp küreselleşerek ulusun bir parçası olmaktan çıktığı, artık sadece emekçilerden oluşan ulusların barışa, sevgiye, uzlaşma ve hoşgörüye ihtiyacı var. İşte bu mümkün. Önce kendi ülkemizde ulusal, demokratik bir emek cephesini dillendirmek, nasılı üzerinde konuşmak ve tartışmak zamanı. Başka görevlerin, beklentilerin arkasına ötelemeden hemen şimdi...

18 Aralık 2016 Pazar

MENEMEN'DE BİR ROMAN ŞEHİT...

Yıllar önce Menemen'de caddede yürürken bir şehidin cenaze konvoyuna denk gelmiştim.
Bir Roman delikanlısı şehit olmuştu.
Henüz AKP falan yoktu.
Şehit Cenazelerinden nemalanma siyasi hampacılığı MHP'nin tekelindeydi.
Hani "Kamber'siz düğün olmaz." hesabı hiçbir şehit cenazesi de MHP'siz olmazdı.
O zamanlar şehitler bu kadar bereketli de değildi.
O yüzden bir şehit cenazesi olmaya görsün, en fazla MHP cenazeye sahiplenir, bildiğimiz o, "şehitler ölmez vatan bölünmez" sloganlarıyla kortejin önlerinde yerlerini alırlardı.
Zaten bu sayede, o tabutları sanki birer saltanat kayığı gibi kullanarak iktidar ortağı olmuşlardı.
O günü de sektirmemişler en önde yerlerini almışlardı.
Sadece Şehit Roman delikanlısının ablasına önde bir yer vermişlerdi.
İki koluna iki kişi girmiş halde, bağıra bağıra ağlayarak cenaze arabasının hemen arkasından yürüyordu.
Yoksulluğu her halinden belli oluyordu.

O sıralar artık Menemen'de yaşamıyordum. Ama sanırım annem hala Menemen'de oturuyordu ve ben de onu ziyaret gitmiştim.
Uzun süreden beri Menemen'de bulunmadığım halde, korteji izlerken, MHP'lilerden bir kısmı beni tanımış olsa gerek, sloganlarını bana bakarak ve elleriyle bozkurt işareti yaptıkları kollarını bana doğru sallayarak atmaya başladılar.
Şehidin zavallı Roman yakınları ve arkadaşları arka sıralarda yer bulmuşlardı.
Aralarında tanıdıklarım, dostlarım ve arkadaşlarım vardı.
Bana doğru böğürenlere şöyle bir bakarak aralarına katıldım.
Tanıdıklarıma baş sağlığı diledim.
Hemen hepsi elimi sıktı.
Bir süre kortejle birlikte yürüdük.
Bana doğru salya tükürük bağıranlar afallamış ve susmuşlardı.
Ama pis pis bakmaya devam ediyorlardı.
O zamanlar 12 Eylül öncesinin İGD Menemen Şubesinin gücü henüz belleklerden silinmemişti.
Pis pis bakmaktan ileriye gidebilmeleri zordu.
Ancak Roman arkadaşlarım tedirgin olmuşlardı.
Onlara kendi cenazelerinde, acılarının üzerine bir de tedirginlik yaşatmak istemedim.
Tekrar baş sağlığı dileyerek ayrıldım kortejden.

Kortejdeki Romanlardan bir tanesinin bir zamanlar polislik sınavını kazandığı halde Roman olduğu için göreve alınmadığını hatırladım.
Hatırladım çünkü Menemen İGD'nin Yeni Sinema'da yaptığımız ilk kongresinde söz alıp konuşmuştu. Normalde insan yerine koymadıkları, işe, devlet memurluğuna, örneğin -yukarıda sözünü ettiğim gibi-polisliğe layık görmedikleri Roman delikanlı şehit olduğunda, üzerinden siyasi rant kazanma telaşına düşmüşlerdi.
Sonradan arkadaşlardan öğrendim.
SHP'liler cenaze evine gittiklerinde de aynı tavrı göstermişler bir koridor oluşturarak, onları aralarına alıp sloganlarla taciz etmişler.

Bugün artık AKP var. Şehit cenazelerinin siyasi bereketinden aslan payını o alıyor.
Şehit cenazelerinin en büyük akbabası "Allah'ın bir lütfu" olarak gördüğü bu acı sofralarının baş köşesinde yer alıyor.
MHP'liler şehit tabutlarını birer saltanat kayığı gibi kullanarak iktidar ortağı olmuşlardı.
Şimdi Erdoğan-AKP iktidarı başkanlığa kayıklarla değil, gemilerle gidiyor.
MHP yedekteki filikadan başka bir şey değil.
Üstelik AKP izlediği politikalarla şehit piyasasını bayağı canlandırdı.
Ne derler Allah verdikçe veriyor.
Eh tabi insanın PKK gibi bir partneri olduktan sonra..!?

Peki bu arada biz ne yapacağız?
Çünkü bu cenaze Kamberlerinin dediği gibi olmuyor.
Ne yazık ki; şehitler ölmeye devam ederken, vatan da bölünmeye doğru gidiyor.
Öncelikle şehit cenazelerinin onlar için bu kadar verimli olmasına izin vermemek gerekir.
Erdoğan-AKP iktidarı bu şehit cenazelerinde kendi cepheleşmesini oluşturmak istiyor.
O yüzden bu şehit cenazelerine demokratların, solcuların, CHP'lilerin gelmesini istemiyor.
Çünkü sadece kendi cephesini değil karşı cepheyi de dizayn etmek istiyor.
Cenazeye katılmalarını engelleyerek akıllarınca CHP, HDP birlikteliği yaratarak, "şehitlerin gelmesine neden olanlar cephesi" oluşturmaya çalışıyorlar.
Şehit cenazelerinde solcuların, demokratların ya da CHP'lilerin olması onların bilinçlerimizde çizdiği resmi bozuyor.

O yüzden, o cenazelere gitmek gerekir.
Bir kere acıyı paylaşmak insani bir görevdir.
Ve acıların siyasi meta olmasına izin verilmemeli ki, acı üretimi karlı bir sektör haline gelmesin.

Ama bu aynı zamanda bir direniş stratejisidir.
Erdoğan-AKP iktidarının oluşturmak istediği bu cepheleşme Küresel Kapitalizmin lanetli planını uygulamasının ilk adımı.
Bu planını uygulanmasına engel olmanın bir yolu da; gerçekten ama gerçekten "ŞEHİTLER ÖLMESİN, VATAN BÖLÜNMESİN" diyebilmekten geçiyor.

11 Ağustos 2015 Salı

Şiddete karşı durmak...

Barışı savunmak gerek. Katıksız ve 'ama'sız.
Şiddete karşı durmak gerek. Katıksız ve 'ama'sız.
Kimden gelirse gelsin, tüm içtenliğimizle şiddete karşı durmak gerek.
Kışkırtana da, kışkırtılana da... Kim şiddete başvurursa sonuna kadar karşı çıkacaksın.
Açıkça, işin teviline kaçmadan... Öyle sitem ederek, selam ve rica göndererek olmaz bu iş.
Barış yüklü ve ağır bir sözcüktür. Sorumluluk ve samimiyet ister.
Her sözcüğü siyasi rant için, “laf olsun” diye kullanabilirsin ama barış laf olsun diye söylenmez.
Barışın "b"sini ağzına aldığında bütün bunları baştan göze almak, düşünmek gerek. Barış sözcüğünün tamamladıysan eğer, düşünmek de yetmez. Sorumluluklarını yerine getireceksin.

Olup bitenin tek bir adı var; şiddet.!!
Bunun adı “vatan bölünmesin mücadelesi” değil, şiddet…
Bunun adı “özgürlük ve demokrasi mücadelesi” değil, şiddet…
Mücadelenin haklı tarafı vardır ama şiddetin haklı tarafı olmaz.
Eğer barış sözcüğü dökülmüşse dudaklarından, her taraftan gelen şiddete karşı çıkmak artık senin görevindir. Şiddete karşı çıkmak barışı seslendirmekten öte bir şeydir.
Şiddetin tüm taraflarına karşı açıkça mücadeleyi gerektirir. Bu mücadelenin başlangıç noktası şiddetin tüm taraflarının yanlışlarını açıkça dile getirmek, yaratmak istedikleri algıya direnmektir.
Bu mücadele sadece görev değil aynı zamanda haktır. Çünkü hepimiz bu şiddetin mağduruyuz.

Ben kendime düşen görevi yerine getirip barışı savunma hakkımı kullanmak istiyorum.
Yaratılan şiddete kendi çapımda sesimi yükseltmek istiyorum.
Şiddetin taraflarından biri, aslında her alanda mücadele edilmesi gereken ülkemizin gedikli belası; AKP ve Erdoğan…
Sen, Erdoğan, sen AKP..!? Bugünkü durumun baş aktörü değil misin(iz)?
Küresel derin güçlerin orduyu “askeri vesayeti yıkıyoruz” naralarıyla 'AkSaray’ınızın kapı kulu haline getirmesinin bedeli neydi? Ve sen bu bedeli bilmiyor muydun? Üstelik bu bedeli herkesten daha iyi ödeyebileceğin için seçilmemiş miydin?
Çoktan ön görülmüş çok daha büyük bir planın bir parçası olan bu sürecin, sadece zemin ve tedarik çalışmasının bir gereği ve sonucu olduğun halde Çözüm Sürecinin mimarı olarak piyasa edildin.
Yani küresel bir planın sıradan bir ekipmanı olduğun halde hak etmediğin(iz) demokratlık prim alıp, siyasi kredi kullandınız.
Oslo görüşmelerini -yemin billah inkar ve tevilden sonra- küresel destek ve yönlendirme eşliğinde "analar ağlamasın" üzerinden siyasi ranta devşiren sen değil miydin?
Siyasi rakiplerini “kandan beslenen zihniyet” diye suçlarken, “milliyetçiliği ayaklar altına alırken” ne kadar da fiyakalıydın?
Bunca zaman çözüm süreci, Kürt, Alevi açılımlarının siyasi rantı değil mi sana bugün ‘Külliye’nde saltanat sürdüren?

Peki, şimdi ne değişti? Nedir bu “yedi düvele karşı milli mücadele” verir halleriniz?
Yoksa aniden barış güvercini kostümünüz sıktı mı? Hani fazla semirmiş olabilir misiniz uzatmalı, saadet dolu, muhalefetsiz iktidar yıllarınızda?
Ya da artık barış güvercini olmak eskisi kadar siyasi rant sağlamıyor olabilir mi?
Sıkıcı olduğunuzu falan mı hissettiniz kendinizi. Yeni bir kostüm, şöyle kendini daha iyi ifade eden bir kreasyon daha mı iyi olurdu? Güvercin kostümü yerine şahin kostümü örneğin..?
Bunca gürültü, bunca kan, bunca ölüm birkaç puanlık oy artışı için mi?

Belki de kendini kullanılmış hissediyorsunuzdur..? Son kullanım tarihin(iz) yaklaşıyor olabilir mi? Yani seni iktidara taşıyan güçlerin sana yükledikleri misyonun son ve en önemli aşamasını yerine getirdikten sonra fişini çekebileceğini sezmiş olabilir misiniz? Faturayı da senin(sizin) üzerine kestirtebilirler hani…
Bu da seni(sizi) deli gibi korkutup kızdırıyor olmasın? O yüzden bu son görevi yerine getirirken ayak diretiyor olabilir misiniz?
Özellikle de seni Erdoğan…
Hani senin “kof külhan” hallerin vardı. O “one minute”, “dünya beşten büyüktür” gibi babalanmaların falan… Oysa senin küresel patronların Türkiye’de siyaseten elinin güçlenmesi, verdikleri görevi daha iyi yerine getirebilmen için hoş görüyorlardı bu tuluat gösterilerini.
Yoksa sen bütün bunları gerçek mi sanıyordun? Kendini rolüne fazla kaptırmışsın anlaşılan?
Doğru, sen de haklısın… Sen büyük bir afi ve kof külhanlıkla “Dünya beşten büyüktür” diye naralanırken kimse sana hatırlatmadı; “Türkiye de birden büyük” diye…
Keşke sen de bitse her şey… Keşke bütün bu sorunların tek kaynağı sen olsaydın.
Ama değilsin ve bunu sen çok iyi biliyorsun.
Nazım’ın Peyami Safa için yazdıkları ne kadar güzel anlatıyor senin durumunu;
“….
Sen bu kavgada
bir nokta bile değil,
bir küçük, eğri virgül,
bir zavallı vesilesin!..”

Evet, keşke Erdoğan’la başlayıp bitseydi kabus. Keşke bu şiddetin tek tarafı o olsaydı.
O zaman benim de görevim buraya kadar yazdıklarımla biterdi.
Ancak ne yazık ki değil. Şiddetin tek tarafı yok.
Hatta keşke bu şiddetin tüm tarafları bize görünenlerle sınırlı kalsaydı…
Bu şiddet; görünen ve görünmeyenleriyle çok taraflı bir şiddet… Ne yazık ki dolaylı ve dolaysız, bile isteye ya da zorunlu olarak tüm tarafların artık ‘de facto’ bir işbirliğine dönüşen,  hata ve suçlarının kesişme alanından kaynaklanmakta…
Ülkemizin son 45 yılını biçimlendiren, demokrasi, özgürlük mücadelesini, ekonomik hak ve eşitlik mücadelesini rafa kaldıran, sınıf kavgasını unutturan bu kör şiddete karşı mücadelenin en büyük zorluğu da bu özelliği…
Karşılıklı sürdürülen, karşılıklı nemalanılan çok taraflı hata ve suçlarla sürekli beslenen, adeta kanıksamamızı, birlikte yaşamaya razı olmamızı istedikleri bir şiddetten, ülkemize özgü bir olgudan söz ediyoruz.
Bu olgu giderek “meşru” bir araca dönüşmekte… Sanki sıradan, basit bir “kendini ifade etme”, masum bir “derdini haykırma” aracı olarak kanıksanmamız isteniyor.
Öylesine kanıksatma operasyonu ki oluşturulmak istenen –önemli ölçüde oluşturan- algıya göre bu şiddetin en masumları şiddetin tarafları.
Ana akım görsel ve sosyal medyada sadece bu şiddetin tarafları ve destekçileri söz fırsatı buluyor; büyük bir pişkinlikle, hiç bitmeyen “kabahat kimde”, “ilk kim başlattı” kavgasıyla bizleri şaşkınlaştırıp, suçu(şiddeti) haklı ve meşru kılıyorlar.
Tıpkı köyün iki güçlü ailesinin arasında uzun süren, suçun kimde olduğunun, ilk kimin başlattığının belirsizleştiği kan davaları gibi köye kabus yaşatılıyor. Bu arada iki ailenin de ileri gelenlerinin öteden beri köyle ilgili kirli hesapları olan uzaklardaki çok güçlü bir aile ile ilişkilerini sürdürüyor olması bu kan davasını daha kirli ve iğrenç yapıyor.
İşin en acı yanı ise;
Köyün ileri gelenlerinin, sözü dinlenenlerinin meseleye samimiyetsiz, mahalle teamülleri ve hatır kaygıları güderek, ahbap çavuş ilişkileri üzerinden bakmaları;
İşi basit sitem ve ricalarla geçiştirip kendilerini ve çevresini kandırmaya kalkmaları;
Şiddetin taraflarıyla mücadeleyi asla göze alamamaları…

Konuyu köy örneklemesinden çıkarıp gerçek hayata ve Türkiye ölçeklerine taşıyıp somutlayalım.
Yaşanılan bu iğrenç ve haksız şiddeti yaratan tüm taraflara karşı açıkça mücadele edilmezse bu şiddet gerilemez.
Daha açıkça ifade edersek;
Şiddeti siyasi hesapları adına araçsallaştıran AKP – Erdoğan Hükümetine de;
Şiddeti kendini ifade etmek, güç ve prestij kazanmak adına araçsallaştıran PKK ve uzantılarına karşı mücadele etmeyi göze almayan hiçbir girişim sonuç alıcı değildir.
Sonuç alıcı olmadığı gibi samimi de değildir.
Bu mücadelenin meşru zeminde, demokratik mücadele yöntemleriyle, olabildiğince kitlesel ve geniş tabanlı, kararlı bir şekilde yapılması gerekiyor.
Kesinlikle “kim başlattı” tartışmalarına girmeden, şiddete haklılık zemini yaratılmasına izin vermeden, katıksız ve hilafsız bir mücadele gerçek çözüme doğru adım atmamızı sağlar.

Burada bir şey açıkça ortaya çıkıyor. Solun güçlü, kararlı ve samimi, birleşik, ama en önemlisi bağımsız bir duruş ve tavır göstermesi gerekiyor.
Evet, bağımsız bir duruş… Devletin bölünmezliği ve kutsallığı ya da seçimle gelmiş meşru hükümet kavramları ardına sığınan AKP ve Erdoğan’a endeksli olmadığı gibi; Kürt Hareketi ve HDP’ye de endeksli olmayan, asla karşısında değil ama kuyruğuna da yapışmayan bağımsız bir duruş.

Ancak böylesi duruş ve tavır şiddetin tüm taraflarıyla dediğimiz anlamda bir mücadeleyi göze alır.
Ancak böylesi bağımsız bir sol, gündemi bu kör şiddetin taraflarının sürüklemek istediği mecradan çıkarabilir.
Ancak böylesi bir bağımsız bir Barış Cephesi şiddete karşı inandırıcı bir söylem geliştirebilir.
Örneğin Suruç’ta öldürülen 32 kişinin protesto gösterilerinde “PKK intikam” sloganlarının atılmasına sitemden öte bir tavır gösterebilir.
Ancak böyle bir ‘Barış Cephesi’nde Demirtaş’ın Barış Mitinginde “ Başka da bize savaş dayatan yok. Toplum barış istiyor, PKK barış yapmaya hazır olduğunu ilan ediyor” söylemini çılgınca alkışlayarak, önceki günkü 6 ölümün haklılık zemini yaratılmaz.

Giderek silikleşen, Kürt Hareketinin gölgesi altında hatları belirsizleşen bir Türkiye solu var ortalıkta. Kürt Hareketi ile AKP gericiliği arasındaki şiddet ve kanla soslanmış müzakere, çekişme, kavga ve işbirliği karışımı garip ilişkiye ayak bağı olmamaya özen gösteren, işlevsiz bir refakatçi konumunda.
Çok doğal olarak Kürt Hareketinin ulusal refleksleri, küresel Sermayenin bölgemiz ve ülkemiz hakkındaki hesap ve çıkarları ile birçok noktada kesişmekte.
Bağımsız bir Türkiye solu bu kesişme noktalarında, Kürt Hareketini Küresel Sermayenin dümen suyuna girmesine direnç göstermelidir.
Çünkü Türkiye solunun antiemperyalist görevi sadece Türkiye’nin bölgeye yönelik emperyalist planların maşası olmasına karşı mücadele ile sınırlı değildir.
Emperyalizm ve Küresel Sermayenin Türkiye’ye yönelik planlarına karşı da direnmek gibi bir görevi vardır.
Evet, zorlu bir süreç Türkiye solunu beklemektedir.
Ancak Türkiye solunun tek yaptığı Kürt Hareketinin kendisi için özel inşa ettiği huzur evininin (HDP) sıcak-soğuk klimalı odalarında emekliliğini yaşamak…
Kürt Hareketi Ulusal bir hareket olmanın doğal refleksleriyle ‘solcusu’, liberali, İslamcısı, aşiretleri, toprak ağaları, sermayedarları ile Küresel Sermayenin desteği eşliğinde hedefine doğru giderken, Türkiye solu bunu “başarının sırrı burada” minvalinde kabaca taklit ediyor.
Bir zamanlar sosyal medyada çala klavye kavga ettiği, karşısındakine veya kendine yapıştırdığı liberal, kapiatlist, piyasacı, Bolşevik, Leninci, Stalinci, revizyonist, Marksist, Komünist, ulusalcı gibi rütbe ve yaftalarla didiştikleriyle şimdi özel oluşturulan sosyal medya mahallelerinde şirinlik yarışmaları yapmaktalar.
Hep birlikte; “PKK’nın Erdoğan yüzünden mecburen(!) öldürdükleri” üzerinden üzüntü gösterisi yapıp güya barış için mücadele, güya muhalefet görevlerini yerine getirmekteler.
Oysa o ölümlerin olduğu alanlara gerillayı da askeri de gönderenlere aynı netlik ve kararlılıkla karşı durmayan, samimiyetsiz ve çekingen bir Barış söyleminin yetersizliği açıkça görülmekte.
Aynı açıklık bu şiddet batağının kimin işine yaradığı konusunda da var.
Ama Türkiye solu samimiyetsiz bir barış söylemi dışında bu kör şiddetin oluşmasında bu kadar açıkça belirginleşmiş Küresel Kapitalizmin istek ve ihtiyaçları etmenini açığa çıkarmak dahil birçok görev ve kavgasını ertelemiş durumda.
Böylece asıl barışı mahalle teamüllerinde tereddüt yaratmamak adına, hatıra binaen Küresel Kapitalizmle, emperyalizmle yapıyorlar.
Türkiye solu kendi doğal tabanından, işçi sınıfından, yoksul köylülerden ve en önemlisi Anadolu insanından giderek ayrı düştüğünün, giderek marjinalleştiğinin farkında bile değil.

Son olarak yazının ilk paragrafını tekrarlayarak bitirmek istiyorum.
Barışı savunmak gerek. Katıksız ve 'ama'sız..
Şiddete karşı durmak gerek. Katıksız ve 'ama'sız..
Kimden gelirse gelsin, tüm içtenliğimizle şiddete karşı durmak gerek.
Kışkırtana da, kışkırtılana da... Kim şiddete başvurursa sonuna kadar karşı çıkacaksın.
Açıkça, işin teviline kaçmadan... Öyle sitem ederek, selam ve rica göndererek olmaz bu iş.
Barış yüklü ve ağır bir sözcüktür. Sorumluluk ve samimiyet ister.
Her sözcüğü siyasi rant için, “laf olsun” diye kullanabilirsin ama barış laf olsun diye söylenmez.
Barışın "b"sini ağzına aldığında bütün bunları baştan göze almak, düşünmek gerek. Barış sözcüğünün tamamladıysan eğer, düşünmek de yetmez.
Sorumluluklarını yerine getireceksin.

Nadi Öztüfekçi
11 Haziran 2015

27 Haziran 2015 Cumartesi

IŞİD'in derdi ne?

IŞİD denilen yapılanmanın amacının sadece insanları katletmek olduğunu sanan var mı?
IŞİD sırf "müslümanlık" olsun, "maksat gericilik olsun" diye kurulmadı.
Arkasında Küresel Sermayenin ve Emperyalizmin desteği var.
Çünkü onların taşeronu…
Peki Küresel Sermayenin, emperyalizmin derdi ne?
Bölgede sonradan başına bela olacak bir Radikal İslamcı bir yönetim mi oluşturmak istiyor?

IŞİD’in Pentogon tarafından kurulduğu ortaya çıktı.
Aynı Pentogon IŞİD'e karşı savaşanların da yanında yer aldı.
Peki, bunu nasıl açıklayabiliriz?
Ortada karışık ve bize yansıtılandan farklı bir durum olduğu apaçık.

IŞİD’in her geçtiği yerde sınırlar yeniden çiziliyor.
IŞİD'in her yaptığı, bütün kavramların içini boşaltıp yerine sanal ve türetilmiş kavramları koyuyor.
Öyle ki emperyalizme karşı emperyalizmin desteğinde kazanılan zaferlere sevinir olduk.
Yine emperyalizme karşı emperyalizmin desteğinde verilen mücadele destanları sayfalarımızı süslüyor.
Sosyalistler, devrimciler zor bir sınav veriyorlar.
Bir algı sınavı bu… Küresel algı imparatorlarını, dezenformasyon odaklarının yayıp trend yaptığı sahte, ama bir o kadar da sofistike argümanların arasından sıradan gerçeği ayıklayacak basireti göstermesi gerekiyor.
Bu sınavı atlatamazsak Küresel Sermayenin kazanımlarının şenliklerini yapar duruma geleceğiz.
Aslında kıyısından bucağından geldik bile...

Soruyu tekrar soralım.
Peki, Küresel Sermayenin, emperyalizmin derdi ne?
Çok kısa özetlersek; Küresel Sermaye perfore ve portatif sınırlarla çizilen bir bölge ve Türkiye tablosu istemektedir.
Yani geçirgen ve kolayca bozulup, yapılabilen sınırlar...
Sadece sermayenin değil orduların, savaş çetelerinin rahatça girip çıktığı, geçirgen, ihtiyaç ve isteğe göre kolayca değiştirilen sınırlar ve buna uygun bir yönetim sistemi öngörülüyor.
Devletin yerine şirketin, yurttaş yerine de müşterinin geçtiği bu yönetim sisteminde Anayasa ve yasalar hakim olmaz.
Ticari prosedür  ve kurallar geçerlidir artık.
Dünya Ticaret Örgütünün(DTÖ) kuralları.
AKP tarafından GATS ve TISA anlaşmaları çerçevesinde çoktan imzalanan ticari kurallar...
İşçi-patron ilişkilerinin hak ve yükümlülük temelinden koparılıp işgören-İşveren arasındaki ticari ilişkilere dönüştüğü, dolayısıyla demokrasinin artık anlamsızlaştığı, bir yönetim hesaplanıyor.
İşte o yüzden "Ulus" kavramı bir takım odaklarca etnik ve inanç temelli tanımlamalarla anlamsızca kutsanırken, aynı odaklar eş zamanlı olarak emekçi yığınları ulussuz, aidiyetsiz ve yurtsuz, başı boş kitleler haline dönüştürmenin algısal zeminlerini hazırlıyorlar.
Yoğun bir dezenformasyon eşliğinde yürüttükleri büyük algı bombardımanı sayesinde birbiriyle karşıt argümanları aynı amaç çerçevesinde kullanabiliyorlar.
Sınıfsal katmanlar arasındaki ezen ezilen olgusunu gözden ırak tutup etnik ve inanç temelli bir mücadeleyi(!) empoze ediyorlar.
Çünkü ulusal politikaların yerine küresel ticari kampanyaları yerleştirmenin en kolay yolu mikro milliyetçi temeldeki örgütlenmeler ve yapılanmalardan geçiyor.
Yerleştiği coğrafyanın kamusal hizmetlerini istediği küresel hizmet şirketine ihale edebilme serbestisini "halkların özgürlüğü" diye emekçi yığınlara yutturmaya çalışıyorlar.
İşte bu noktada Yurtseverlik kavramı da şimdiden hedefe konuyor.
Emekçi kitlelerin, İşçi Sınıfının öncülüğünde sosyalizmi üzerinde kuracakları yurdunu elinden ucuza kapatmanın yolunu bugünden yapıyorlar.

Küresel Kapitalizmin en büyük kabusu kendi ticari bütünselliğinin ve homojen yapısının bozulmasıdır.
DTÖ'ün temel görevi de bu bütünsellik ve homojenize yapıyı korumak...
Sosyalist ya da Küresel Kapitalizmin tam denetiminde olmayan yönetim ve rejimlerin neden olduğu uyumsuzluğu gidermek; ticari yaptırımlarla Küresel Kapitalizmin denetimine açıp bütünleşmesini dayatmaktır.
Ticari yaptırımların yetmediği durumda NATO, Pentagon, CIA, MOSSAD ve onların desteklediği çeteler, profesyonel Occupy uzmanları devreye girerek Küresel Kapitalizmin pürüzlerini giderirler.
İşte Küresel Sermayenin, emperyalizmin derdi!

IŞİD’in katliamlarını, süregelen savaşları, bölgenin gladyatör arenasına dönüştürülmesinin arkasında Küresel Kapitalizmin olmazsa olmaz ihtiyaçları, sonsuz güç ve kazanç iştahı yatıyor.
Binlerce masum insan bu uzun metrajlı savaş senaryosunda gerçek ölüm sahneleriyle figüran olarak kullanılıyor.

Başlarda söylediğimizi tekrarlayalım.
Sosyalistler, devrimciler zor bir sınav veriyorlar.
Zor bir algı sınavı…
İŞİD’in katliamlarının arkasındaki Küresel Kapitalizm ve emperyalizm gerçeğini göremezsek, olayları salt bize gösterildiği biçimde algılayıp, belletildiği şekilde yorumlamakla yetinirsek bu tezgahın bir parçası oluruz.
Gerçeklik duyularımızı zorlayıp, egemen algıyla uyumun dayanılmaz dinginliğinden kendimizi kurtarmamız gerekiyor.
Göz ardı ettiğimiz, biraz sıkıcı ‘sıradan gerçekler’e yüzümüzü döndürmeliyiz.
Nadi Öztüfekçi
27 Haziran 2015

16 Haziran 2014 Pazartesi

BARIŞ, SEVGİ ve SAMİMİYET

BARIŞI KORUYALIM
Ama önce samimi olalım.
Çünkü barış gerçekten değerli.
Barış riyayı kaldırmaz.
Barış yalanı kaldırmaz.
İkiyüzlülüğü, arka planları, gizli hesapları, samimiyetsizliği kaldırmaz.
Kirli savaşlar olur. Ama kirli barış olmaz. Çünkü barış ‘ama’sız ve katıksızdır. Çünkü barış kir tutmaz. Eğer kirlenmişse o barış değildir. Dayatılan, kerhen kabul edilmiş, dolanlarla kotarılmış oldubittileri bize barış diye yutturmaya kalkarlar ki asla barış değildir.
Barışı korumanın birincil şartı barışı doğru tanımlamaktır.
BARIŞ, SEVGİ ve SAMİMİYET
Barış sözleşmelerden, görüşmelerden, tepelerde bir yerlerde yapılan anlaşmalardan öte bir şeydir. Halkın bağrında, yaşamın kendi dinamiği içinde gelişen, çok güçlü yaşam tutkusu olan ama narin bir çiçek;
yaşamsal nüvesini asla yok edemeyeceğin ama gelişip serpilmesini engelleyebileceğin bir bitki gibidir.
Barış;  ‘demokrasi’, ‘adalet’,’eşitlik’ ve ‘özgürlük’le simbiyosis oluşturur ve birbirlerinin yaşamsal koşullarıdır, birbirlerine yaşamsal havza oluştururlar.
Adı üzerinde “yaşamsal”… Yani asla sonsuz dinginlik değil. Çünkü yaşam bir dinamizmdir. Yaşam gelişme, yaşam bir mücadeledir. Barış da bir mücadele gerektirir.
Barış ve mücadele..? Evet. Çünkü barış ancak barışa ihtiyacı olanlar arasında sağlanabilir. Yaşamla çelişkisi olmayanların, birlikte yaşayabileceklerin, birlikte gelişebileceklerin arasında olur. Örneğin insanlarla doğa arasında... Örneğin sömürülenler, ezilenler, halklar arasında…
Asla sömürülenlerle sömürenler, ezenle ezilenler arasında olmaz…
Barış; bir anlamda sömürüye ve zulme karşı birlikte mücadelenin kendisidir.
Yani yaşamın ta kendisi… Barış baskılanabilir ama asla yok edilemez. Barış her zaman vardır, yaratılamaz. Var olanı korumak ve geliştirmek gerekir. Asla suni olarak yaratamayacağın, laboratuar ortamlarında, hibrit tohumlamalar, hormon desteği, basınç uygulamaları ve ortam modifikasyonlarıyla oluşturamayacağın organik, yaşamsal bir olgudur.
O yüzden sunilik ve samimiyetsizlikle uyumsuzdur. Böylesi tutumları bünyesi kaldırmaz barışın.
De ki; elmaya saplanmış çivi gibi, çorbanın içine konmuş at nalı gibi…
Sırıtırlar, kendilerini saklayamazlar.
Tıpkı son günlerde yaşadıklarımız gibi…
Barışı savunup bir takım provokasyonları “iki halk arasındaki savaşta kazanılan mevzi” gibi sunarsan samimi değilsindir.
Barışı savunur görüp mezhep kavgalarının yarattığı o kan ve vahşet ortamından,  taraftarlarına “örgütsel konumunun güçleneceği” muştularını sunuyorsan barışı savunduğuna insanları inandıramazsın.
Bulunduğun coğrafyada Küresel Sermayenin kendi gereksinim ve çıkarlarına göre formatlama çalışmalarından, "gerektiğinde ittifak da yapılır" kabilinden "tarihi fırsatlar" beklentisindeysen, barışı sadece bir propaganda malzemesi olarak görüyorsundur.

SEVGİYİ KORUYALIM.
Ama önce samimi olalım.
Çünkü sevgi gerçekten değerli.
Barış gibi sevgi de yaşamın içinde gelişen, emek üzerinde yükselen ama asla suni ortamlarda oluşturulamayan, algı zorlamalarından bağımsız dinamik bir olgudur.
Kirli sevgi olamaz. Eğer kirlenmişse sevgi değildir. Çünkü tıpkı barış gibi, sevgi de saf ve katıksızdır.
Tıpkı barış gibi sevgi de sunilik ve samimiyetsizlikle uyumsuzdur.
Sevginin de bünyesi kaldırmaz böylesi tutumları.
De ki; içtiğin suya atılmış çamur, aşureye serpilmiş demir tozu gibi…
Sırıtırlar, kendilerini saklayamazlar.
Tıpkı son günlerde yaşadıklarımız gibi…
Vatan ve bayrak sevgisinin de diğer tüm sevgiler gibi samimiyetten kopuk olduğunda sahteliği sırıtıyor. İçindeki vahşetin, şoven duyguların, kinin ve bencilliğin mayalanmasına neden olan şeyin sevgi olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun.
Bayrak ve vatan sevgini, içindeki linç duygularınla harmanlayıp pazarlamaya kalkıyorsan, siyasi ikbal ve kendini gösterme fırsatı olarak görüyorsan; adını ne koyarsan koy, asla sevgi olarak tanımlayamazsın.
Karadeniz’de binlerce yıldır akan derelerin borulanmasına ses çıkarmayıp, ağaçların üzerine termik santralardan fırlayan küllerin yağmasına rıza gösterip, içme suyuna siyanür karışmasına aldırmayıp vatan sevgisinden söz ediyorsan samimiyetsizliğin sırıtır.
Yaşamın Azraili kapitalizmdir. Kapitalizme karşı mücadele etmiyorsan, ertelemişsen yaşam sevgisinden söz edemezsin.

Barış da sevgi de su gibidir.
Yaşamsal bir ihtiyaç, olmazsa olmazdır.
Barış da sevgi de su gibidir. Vardır, yok edemezsin. Ama yaratamazsın. Ancak var olanı geliştirebilirsin, Sonsuza kadar büyütebilirsin.
Yok edemezsin ama küstürebilir, geriletebilirsin. Uygun bir ortam gelinceye kadar saklanırlar.
Barış da sevgi de kendilerine ihtiyacı olanlar arasında gelişir. Yeter ki bir araya gelsinler. Barış mezhepler, aşiretler arasında olmaz. Barış insanlar arasında, birlikte yaşayan ve yaşamaya zorunlu olan halklar arasında olur.
Birlikte yaşamak, birlikte mücadele etmektir.
Ama önce birlikte mücadelenin önemini anlamak, anlatmak, birbirlerinin acılarına dokunmak, o acıları duyumsamaya çalışmak gerekmekte.
Birbirimize kendimizi anlatmak yerine, kendimizi dayatırsak barışı koruyamayız.
Tıpkı son günlerde yaşadıklarımız gibi…
Barışı koruyamıyoruz. Barış inatla kendisini korumaya çalışıyor. Biz ona destek olamıyor, olmuyoruz.
Barışın ve sevginin aslında var olduğunu, gelişip serpilmeye can attığını görmüyor, önce yok edip sonra tekrar inşa edebileceğimizi sanıyoruz.
Barışın yok olduğu ortamdan nemalanmaya çalışıp barış adına konuşmak önce kendimizi aldatmaktır.
Savaş tacirleri, barış düşmanları çevremizde, tepemizde. Barış isteğimizi, barış bilincimizi test etmenin tam zamanı.
Şimdi doğru davranmanın tam zamanı, samimi olmaya her zamandan fazla ihtiyaç var.
Yaratılan toz duman ortamı içerisinde doğru olanı kavramak imkansız değil.
Küresel tezgahları açığa çıkartmak, bu kan tuzağına basmadan yürüyebilme imkanı var.
Yeter ki algılarımızın dümenini kimseye bırakmayalım.

Nadi Öztüfekçi
16 Haziran 2014

10 Haziran 2014 Salı

"BEN TEZGAHIM" DİYE BAĞIRAN BİR TEZGAH!..

Burada bir şike var.
Tıpkı Dağlıca olayında olduğu gibi...
Orada direğe çıkan kişi vurulmayacağını biliyordu.
Dağlıca olayında; bölgeye günlerce katırlarla ağır silahlar taşıyıp, istihkam çalışması yapanların rahatlığı direğe tırmanan o 'İbiş Cambazı'nda da görülüyor.
Tam bir "cambaza bak" tezgahı…

Yine iğrenç bir oyun tezgahlandığı apaçık.
Peki amaçlanan ne? İşte orası o kadar açık değil.
İlk akla gelen; "Çözüm sürecine engel olmak istiyorlar" tespiti, doğrusu bana biraz kolaycı bir tespitmiş gibi geliyor.
Evet, ortada bir şike var. Ama bilindiği gibi şike tek taraflı bir olay değildir.
Bu konu soruşturulmalı. Hem de tüm taraflarca.
O bayrak indirildikten sonra nereye gitti? Ya da o bayrağı indiren kişi?..
Eğer bu denetimsiz ve kendiliğinden gelişen bir olay olsaydı orada bitmez, büyük bir olasılıkla bayrağın yakılmasıyla son bulurdu. Belli ki planlı bir girişimdi.

Bir daha soralım. Peki amaçlanan ne? Yanıtı çok zor… En azından eldeki verilerle...
Yine de ilk izlenimlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.
Adı üzerinde bir izlenim, bir tespit değil.
Sanki tezgahın kendisi bir tezgah. Yani eylem öyle bir tezgahlanmış ki; bir tezgah olduğu özellikle anlaşılsın istenmiş.
Bu işi tezgahlayanlar, asıl hasatlarını bunun bir tezgah olduğu ortaya çıkınca toplayacaklar gibi geliyor bana...
Biraz fazla komplocu gibi gelebilir.
Ama Balyoz planlarını hatırlayın.
Sanki uygulamaktan daha çok, ortaya çıksın diye yapılan planlardı.
Ve o planların da hasadını planı yapanlar değil, o planı sipariş edenler topladı.
Yani ortada baş tezgahçılar var.
Baş tezgahçılara ulaşılamıyor.
Büyük bir olasılıkla yine ulaşılamayacak.
Asıl amaçlananın da ne olduğu belki bu amaçları gerçekleştiğinde, ne yazık ki iş işten geçtiğinde anlaşılacak.

Ben önüne geçilmesi imkansız bazı süreçlerin yaşandığı kanısındayım.
Kendi adıma onaylamayacağım süreçlerin katılımcısı olmak istemiyorum.
Hiç olmazsa o süreçleri karşılamak gerekir diye düşünüyorum.
İki şey önemli;
Sınıfsal kayıpların en aza indirgenmesi, aksine sınıfsal (elbette işçi sınıfı) kazanımların yükseltilmesi için sınıf kavgasından asla vaz geçilmemesi.
Ve BARIŞ... Ve halkların kardeşliği...

Bu tezgahın amaçladıkları üzerine bir çok tahminde bulunulabilir.
Ama bu tezgahın hedefe koyduklarının bir tanesi var ki o üzerine tartışılmayacak kadar kesin.
O hedef; hepimizin üzerine titremesi gereken şey olan 'BARIŞ'tır.

Nadi Öztüfekçi

9 Haziran 2014