Konfedaralizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konfedaralizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2018 Pazar

DANIŞTAY'IN KARARI ve KİMLİK SOLCULUĞU...

Erdoğan'ın Danştay'ın öğrenci andı ilgili karanına dair bir açıklaması oldu mu?
Ben duymadım.
Konjonktüre göre her an söylem değiştirebilen bir siyasi figür olarak, sanki tepkileri bekliyor gibi geliyor bana.
Tepkilere göre her an, "Zaten andımızın kaldırılması yanlıştı" diyebilir.
Böylece köpürtülen "Türkçü" tepkilerin siyasi rantını -yerel seçim üzeri- kendinde toplayabilir.
Elbette tam tersi de olabilir.
Erdoğan bu konuyu MHP ile ittifakını sonlandırma gerekçesi ve fırsatı  olarak da değerlendirebilir.
Zira MHP, bu olayı yıpranan milliyetçi imajını tazelemek için bir fırsat olarak değerlendirmekte. Erdoğan'ın 2013 yılında AKP grup toplantısında yaptığı, andımızın neden kaldırıldığı hakkındaki konuşmasına -onca zamandır ulusal onurumuzu zedeleyen tüm politikalarını körü körüne destekledikten sonra- cevap vermesi, sadece Devlete Bahçeli'nin ne kadar samimiyetsiz olduğunun değil, aynı zaman danışıklı bir ittifak bozma hazırlığının da göstergesi olabilir.
Eğer el altından yaptırdığı anketler, MHP'nin oy potansiyelinin Yerel Seçimlerde kendisi için yaşamsal bir önemi olmadığını gösteriyorsa, Erdoğan da MHP'nin bu tutumunu bir gerekçe olarak değerlendirebilir.
2013 yılında Öğrenci Andının kaldırılmasını hararetle savunmuş olması onun için sorun bile değil.
Uygun bir zamanda işine ne gelirse öyle konuşacak ve davranacaktır.
Erdoğan'ın suskunluğunu tedirgin bir bekleyişten daha çok bir 'zamanlama' olarak değerlendirmek gerekir.
Her ne olursa olsun Erdoğan Danıştay'ın bu kararından kendine siyasi rant çıkarmasını bilecektir.

Emin olun ki Danıştay'ın bu kararından, -hemen her gelişmede olduğu gibi- muhalefet cephesi zarar görecektir.
Hiç bir şekilde ortak bir tavır geliştirmeleri mümkün değil.
İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, -siyasi geçmişine de uygun olduğundan- 'Türklüğe' vurgu yaparak kendi tarzındaki 'muhalefetini' yürütürken,  Saadet Partisi ortada konuştu.
HDP'nden de çok net bir tavır göremiyoruz.
Sola gelince...
Aslında, 'sol' derken Türkiye Solu anlaşılması gerekirdi ama ne yazık ki günümüz koşullarında fiili anlamda böyle bir olgu yok.
O yüzden reel duruma göre konuşalım.Türk Soluna gelince...
İki ayrı kategoride irdeleyebiliriz.
Birincisi; İdeolojik yetersizliklerini, "Atatürkçülük veya Kemalizm" kavramları üzerinden kapatmaya çalışanlar
Diğerleri de; İdeolojik yetersizlikleriniKürt Hareketinin yoluna baş koyarak gidermeye çalışanlar... 

Birinci gurubu ele aldığımızda;
CHP, büyük bir coşku ile olmasa da kararı olumlu karşıladığını açıkladı.
Öztürk Yılmaz'ın CHP adına yaptığı açıklamada daha çok AKP yanlılarının Danıştay'ın kararını eleştirmelerini eleştirmekle yetindi.
Vatan Partisi de beklendiği üzere, bu karardan adeta bir 'Milli Devrim çıkarmak' hayalinde.
Öteden beri Türk yargısına toz kondurmayan Vatan Partililer, Danıştay'ın bu kararını tarihi bir karar' olarak nitelediler.

Türk Solunun Kürt Hareketinin yoluna baş koymayı haza devrimcilik sayan kesimi ise tedirgin bir sessizlik içerisinde.
Danıştay'ın bu kararına karşı çıkarak Erdoğan'a muhalif görüntülerini zedelemek, ama destekleyerek de Kürt Hareketini gücendirmek istemiyorlar.
Yani Türk Solu her iki durumda da ırkçılığa tosluyor. Ya Kürtçülükleri  ya da Türkçülükleri halel görmüş olacak.
Konu netameli olunca muhalefet cephesinde ortak ve güçlü bir tavır ortaya çıkmıyor.

Komünist ideolojiye sahip bir solcu olarak 'Türk Solu'undan üçüncü şahıs üzerinden söz etmemin sağlam bir nedeni var.
Ben kendimi 'Türk Solu'nun bir unsuru olarak görmüyorum.
Kendi çapımda, ama ısrarla Türkiye Solunu işaret etmeye çalışıyorum.
Ulusu, yurtseverliği, solculuğu, herhangi bir etnik, aidiyet üzerinden tanımlayan anlayış bana göre  aklımızın Ebola Virüsüdür.

Nitekim Danıştay'ın bu kararının, Türk Solunu böylesi bir çıkmaza sokması, doğru, tutarlı ama en çok da cesur bir ulus tanımına sahip olamamalarından kaynaklanıyor.
Özellikle Türkiye gibi bir ülkede, Anadolu'nun on bin yıla uzanan kadim bir tarihinden, Dünyanın en gerçek ve en somut ulusunu, Anadolu Ulusunu tanımlayamamak yine Dünyanın en büyük basiretsizliğidir.
Eğer bu basiret gösterilse idi Erdoğan İktidarına algılarımızla bu denli oynama imkanı kalmayacaktı.
Erdoğan iktidarının Öğrenci Andını kaldırması belki de Türkiye Solunun bu konuyu gündeme getirmesi için önemli bir fırsattı.
Şu sıralar videosu dolaşan, Erdoğan'ın 2013'teki, AKP grup toplantısında yaptığı konuşmayı dinlemişsinizdir.
Erdoğan o konuşmada Öğrenci Andının kaldırılma nedenini açıklarken, "Her sabah Türküm demekle Türk olunmaz" diyerek, asıl meselesinin Türklük olmadığını ima yoluyla iddia ediyordu.
Böylece Atatürk'çü 'Türk' Solunun, "Türküm demekten neden rahatsız oluyorsun?" eleştirisini ustalıkla savuşturmuş oluyordu.
O dönemlerde Kürt Hareketine endeksli Türk Solu ise, Öğrenci Andının kaldırılmasının arkasındaki asıl amacı irdelemeden bu uygulamayı onaylamıştı. Onaylamak ne kelime öve öve bitirememişti.
Aslında Erdoğan, Öğrenci Andını kaldırmaktaki asıl nedeninin Türklük vurgusu olmadığını söylerken,  asıl hedefinin kapsayıcı bir üst kimlik olarak 'Ulus' kavramının bizzat kendisi olduğunu ustaca gizliyordu.
Erdoğan bir çok defa dile getirdiği gibi Ulusun yerine, Ümmeti koymak istiyordu.
Ve asıl tehlike de buydu.
Erdoğan'ın daha sonra ortaya attığı 'Rabia'nın dört ülküsünün başına koyduğu 'Tek Millet' söylemi de aslında bu hedefin çarpıtılmış bir tarifidir. Rabia oluşturan diğer üçü de 'Tek Millet'  kavramının gerçek anlamına bağlı olarak çarpıtılmış söylemlerdir.
Aslında dört kavram (Tek Millet, Tek  Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet) da Osmanlıcı, İslamcı bir Post Modern Derebeylik sistemi arzusunu dile getirmektedir.
Ve ne yazık ki bu Post Modern Derbeylik  sistemi, Kürt Sorununun çözümü adına Türkiye'ye önerilen Konfedaral Sistemle büyük ölçüde örtüşmektedir.

Ben öyle her gün değil ama, çeşitli durumlarda söylenecek ulusal bir andımızın olmasını sakıncalı görmüyorum.
Ancak Türk adının öne çıkarıldığı, hali hazırdaki bu metnin yeterli kapsayıcılığı yok.
Daha kapsayıcı bir ulusu tarif eden ve yurtseverliğin ön plana çıktığı bir ant metni bence daha iyi olurdu.
Çünkü 'Türk' adı ne yazık ki artık Türkiyeliliği ifade etmiyor.
Keşke, "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına  Türk denir" tanımı gerçek ve samimi olsaydı.
Ancak Meral Akşener'in ve Devlet Bahçeli'nin Türk tanımı on bin yıllık tarihin, en eskiden en yeniye çeşitli zamanlarında bu topraklarda yaşamaya başlamış tüm kesimleri, halkları ve kimlikleri temsil etmiyor.
Sadece onların mı..?
Ne Erdoğan'ın, ne Doğu Perinçek'in ne de Türk Solunun 'Türk' adıyla tarif ettiği ulus tanımı da aynı şekilde...
Aslında güya birlikteliği ifade etmek adına söylenen, "Bin yıllık kardeşlik" tanımı da, on bin yıllık kardeşliği ya da daha yakın zamanda bu topraklarda yaşamaya başlayan kimlikleri  yok sayarak büyük bir ayrımcılığı ifade ediyor.
"Biz Türklerin, Kürtlerden öğreneceği çok şey var" söylemleri Türkçülüğü, "Biz Kürtler Türklerle barış içinde yaşamak istiyoruz" söylemleri de Kürtçülüğü ifade ediyor.
Sanki Kürtler ya da Türkler kendi kimliklerinde sınıfsal bir çelişki yaşamaksızın, birer sürü gibi hareket ediyorlarmış gibi, bireyi değil de etnik kimliği özneleştiriyor bu söylemler.
Türkçülük Kürtçülüğü besliyor, Kürtçülük de Türkçülüğü...
Sonuçta Türk, Kürt, Laz ya da Çerkez demeden Emekçi Anadolu Ulusu kaybediyor.
Toplumsal katmanlaşma, eşitsizlik, sınıf çelişkisi göz ardı edilirken insanlar etnik kimliği ile gündeme geliyor.
Hiç biri benim ulusumu temsil etmiyor.

"Benim ulusum;
tek bir etnisiteyle adlandırılamayacak kadar büyük;
bilinen hiçbir tarihle başlatılamayacak kadar kadim;
tek bir canlı türüyle sınırlanamayacak kadar geniş;
Yaşamın düşmanlarını, kirletenleri, metalaştıranları, satanları, betonlayanları, ezenleri, sömürenleri, despotları, patronları, ağaları, aşiret reislerini, şeyhleri, kanaat dayatıcılarını bünyesinde barındırmayacak kadar ari bir ulus.

Tüm Anadolu yaşayanları; İnsanı, ağacı, çiçeği, otu, kurdu, kuşu, böceği, havası, suyu, deresi, taşı ve toprağıyla, benim ulusum...

Henüz adını koyamayacak kadar acemisi, ama somut, gerçek ve geçerli olduğunu Dünyanın tüm bilginleriyle tartışabilecek kadar bilgesi olduğum bir ulus.

Ne Çerkezliğimi, ne Türk, ne de Kürt, Laz, Gürcü, Rum ya da Ermeniliğimi inkar etmeden, ama dayatmadan, mensubu olmaktan gurur duyacağım bir ulus.

Ne inancımı saklamak zorunda olmadığım ne de dilimden sakınılmadığı, birlikte yaşamak için bölünmek gerekmediği bir ulus var, biliyorum.

Belki Anatolyan belki başka bir şey, adına ne denir bilemiyorum ama;
“Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan”
bu memlekette
"bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine"
yaşamak için;
birlikte mücadele edebileceğimiz, bir ulusun var olduğunu biliyorum." (*)


Nadi Öztüfekçi
22 Ekim 2018



(*) HEY KOCA YURT...



28 Aralık 2016 Çarşamba

BİR FACECOOK PAYLAŞIMININ ALTINDA SÜREN DÜZEYLİ BİR POLEMİK. 2

Daha önce birincisini yayınladığım yazıdan devam.
Yine aynı mantıkta yazdım.
Yani aradaki kırmızı yazıları çıkarılsa da normal bir yazı gibi okunabilmesini istedim.
Evet, kırmızılar muhatabımın siyahlar da benim ifadelerim.
Dediğim gibi, karar sizin.

Ayrıntılara girmeden asıl söylebileceğim, ‘bugüne kadar mücadele ve emek sonucu oluşturduğumuz kurumlar…’sözü ve genel olarak federalizme karşı ulusal devleti savunmak, sosyal hakları korumak gibi mücadeleyi düzen içindeki ‘kazanımları’ korumaya indirgiyorsun ve de yanlış devlet anlayışının sonucu olarak devletden (Kapitalist devletden) beklentilerin var. Bu yüzdende ulusal devlet ya da federal devlet konusunda taraf olup ulusal devleti tercih ediyorsun. Bence aramızdaki temel fark bu ve de bence bu sosyalist hareket içindeki iki temel çizgiye tekabül ediyor (belki bu biraz fazla iddialı oldu)

Evet bence de fazlasıyla iddialı olmuş. Ama o derecede mesnetsiz.
Böyle bir iddia; işin teviline kaçmak, karşı tarafı mesnetsiz bir yaftalamayla meşgul etme çabası içeriyor.
Dünya tarihinde başarıya ulaşmış İlk Proleter Devrimin mimarı Lenin’in kapitalist sistem içerisinde, Ulusal Devleti normal ve tipik olarak görmesi, ne derece kapitalist devleti savunmaksa;
benim de Ulusal Devlet içinde sosyalizm mücadelesi vermeyi, konfederatif sisteme göre daha uygun görmem aynı derecede kapitalist devleti savunmam anlamına gelir.
Ben hala ülkelerde sosyalist devrimlerin olabileceğini, en azından Kapitalizme karşı mücadelenin bu eksen üzerinde olmadığında kesinlikle gerçek anlamda bir anti kapitalist mücadele olamayacağını düşünüyorum.
Konfederatif sistemi bu devrim ülküsünü es geçmek olarak görüyorum. Kapitalizmin kendi gereksinimi, senin daha önce dediğin gibi, “düzenin daha sağlıklı yürüyebilmesi için” yapacağı formatlamaya razı olmak bizzat Kapitalizmin kendisinden beklenti içerisinde olmak anlamına gelir.
Hele hele konfedaratif siteme karşı olmayı. “kapitalist devletten beklenti içerisinde olmak gibi bir suçlama” ise dostça bir sohbetin sınırlarını aşmış.
Ayrıca; İşçi sınıfının kazanımlarını korumak için yaptığı mücadele öyle küçümsenecek bir şey değildir. Birçok toplumsal kalkışma ve yığın hareketi kazanımlarını korumak adına başlamıştır.
Örneğin 15-16 Haziran, Tekel Direnişi, Ve Gezi Direnişi..!
Ayrıca Ulusal Devleti savunmak kapitalist devleti savunmak anlamına gelmez.

Benim önceki yazımdan alıntı:
‘Mesele sadece özelleştirme değil. Ekonomide ulusal egemenlikten vazgeçilmesi süreci yaşanıyor…’
‘Küresel kapitalizm, belediyelerin, kamusal kurumların hatta devletlerin çözülmesini dayatır…’
‘TAFTA ve TTIP'ı incelersen görebilirsin, büyük devletlerin kendi ayaklarına kurşun sıkması gibi bir şey... Devletler diğer tüm niteliklerinden arındırılarak Küresel Kapitalizmin o ülkedeki karakolları ya da güvenlik ve kontrol noktalarına dönüşüyorlar.
Kendi ülkelerindeki ulusal egemenlik haklarından vazgeçiyorlar…
Yani bu zamana kadar tepe tepe kullandıkları devlet mekanizmaları artık sermaye için bir yük teşkil ediyor…’


TAFTA, TIPP büyük devletlerin kendi ayaklarına kurşun sıkması değil tam tersi kapitalizmin, kapitalist ilişkilerin dünya çapında daha da entegrasyonu, daha iyi işlemesi, ticaretin ve de sermayenin engelsiz dolaşımının sağlanması için kapitalizm açısından bir gereklilikdir. 
Küreselleşen kapitalizm altında, ekonomide ulusal egemenlik diye birşey yok ve de böyle bir ulusal egemenlik isteği ekonomik anlamda gericilik olur, tam küçük üreticinin tekellere kaşı olmasının karşılığı olur, küçük üreticiliğe geri dönmek gibi bir derdimiz yok tam tersi, büyük, dünya çapında bir üretimle ancak paylaşımcı, komünal bir yapılanma olanaklıdır.

Yukarıdaki söylemlerinin gerçekten tutarlı olduğunu düşünüyor musun?
Çünkü bütün bu tartışmalarımızın anlamsız olduğuna dair bir umutsuzluk yarattı bende.
Özellikle şu cümle; “TAFTA, TIPP (her halde TTIP demek istedin) büyük devletlerin kendi ayaklarına kurşun sıkması değil tam tersi kapitalizmin, kapitalist ilişkilerin dünya çapında daha da entegrasyonu, daha iyi işlemesi, ticaretin ve de sermayenin engelsiz dolaşımının sağlanması için kapitalizm açısından bir gereklilikdir.
Ben de o gerekliliği sorguluyorum zaten... Büyük devletler Küresel kapitalizmin tam da dediğin gibi Küresel kapitalizmin daha engelsiz yürüyebilmesi için kendi varlıklarından bile vazgeçiyorlar dedim.
Bu süreç kendilerinin tercih edip bizzat başlattıkları süreçtir.
Kapitalist Devletler kendi varlıklarından vazgeçmeleri kapitalizmi sahipsiz ve güçsüz bırakmış olmuyor.
Aksine küresel çapta bir entegrasyon ve birleşme sağlayarak daha da güçlenmiş oluyor.
Küreselleşen Kapitalizm için ulusal devletler bir yük. Yerine kuracakları mekanizmalar bu devletlere emin ol rahmet okutacaktır.
Bunun nasıl bir şey olacağını şimdiden tahmin edemem ama birincil amacı Küresel Kapitalizmin varlığını korumak, krizlerini gidermek, engellerini ortadan kaldırmak olacağını söyleyebilirim.

Gerçekten TAFTA’nın ve TTIP’ın ne olduğunu biliyor musun?
Örneğin yakın zamanda İngiltere, Fransa ve İspanya’da TTIP’a karşı işçiler ulusal çapta neden direniyorlar?
Büyük mücadeleler sonucu kazandıkları ulusal çaptaki sınıfsal haklarını korumak için direniyorlar. Çünkü TTIP’ın bir süre sonra ulusal çapta çalışma yasalarını ortadan kaldırıp DTÖ kurallarının dayatacağını biliyorlar.
Oradaki direniş ulusal temelli bir direniş… Emekçi sınıfların örgütlü ve bilinçli olduğu ülkelerdeki işçilerin sınıfsal bir öngörü sonucu yükselen bir direniş.
Aslında bakarsan hemen tüm dünyada ortaya çıkan “Emekçi UluslarınKüresel Kapitalizme, ya da Küreselleşmiş Sermaye sınıfına karşı gösterdikleri bir direnç.
Şunu unutmayalım sermaye sınıfı artık ulusların bir parçası değil. Bunu daha önce bir yazımda anlatmaya çalışmıştım.
Hatta yukarıdaki yazımda linki de var.
Ulusların emekçileşmesi süreci, bir ulusun içindeki yoksulların artması ya da genel anlamda yoksullaşması anlamına gelmiyor. Bu durum zaten sürecin artmasına katkıda bulunduğu ama Kapitalizmin varlığının normal sonucudur.
Ulusların emekçileşmesi süreci; sermaye sınıflarının (burjuvazilerin) Küresel Sermaye ile bütünleşmesi sonucu, ulusun bir parçası olmaktan çıkması anlamına geliyor.
Bu yeni bir durumdur. En önemli sonucu tüm ulusun Küresel Sermaye ile karşı karşıya gelmesidir
Evet, bir süreçtir. Ancak bu sürecin önünde durarak sermayenin ulusallaşmasını sağlamıyorsunuz.
Zaten amaç da o değil.
Küreselleşme, kapitalizmin iç dinamiğinin bir sonucudur. Kendi varlığını sürdürmek ve krizlerini ötelemek için gösterdiği bir refleksin sonucudur. Ama aynı zamanda sınıfsal bir öngörü sonucu bir tercihidir. 1950’lerden bu yana sürdürülen bir çaba ile bu iç dinamiğe bizzat katkı yapmıştır. Yani objektif ve subjektif etmenlerin sonucudur.
Bu subjektif etmenin direk yansıması da siyasi küreselleşmedir. Ulusal Devletlerin hedefte olmasının nedeni de bu siyasi küreselleşme çabasının doğal sonucudur.
O yüzden bu sürecin önünde durmak Küresel Kapitalizme bir darbedir. Küresel çapta bir sınıf kavgasıdır.

Devletlerin ‘ulusal egemenliklerinden vaz geçmesi’, doğru, ekonomi politik alanında ulusal egemenlikden bahsedemeyiz böyle bir ulusal egemenlik beklentimiz ya da ulusal egemenlik kavgamız olamaz. Bu tarihin tekerleklerini tersine çevirmekdir ve de ekonomik olarak bu düzen içinde dünün özlemidir. Bizim görevimiz dünyanın geldiği bu noktada dünün dünyası için değil yarının başka dünyası için kavga vermekdir.
Devlet burjuvazinin siyasal egemenliğinin temsilidir ve de kapitalist ilişkilerin bir türevidir, o yüzden Küresel kapitalizmin, sermayenin, onun çözülmesini dayatması ya da ‘devlet mekanizmalarının sermayeye yük’ olması gibi birşey olamaz tam tersi kapitalist mekanizmaların güvencesidir.

İşte tam bu paragraf birbiriyle temelden farklı iki ayrı noktada olduğumuzu anlatıyor.
Sen 'Toplumsal İlerleme'yi kapitalist gelişmeye endeksliyorsun.
Kapitalizmin salt kendi varlığını korumak, kendi krizlerini ötelemek için dünyayı sürüklediği yönü gelişme olarak niteliyorsun.
Kapitalizm dünyayı uçuruma sürüklüyor. Yaşamsal kaynaklarımızı, varlıklarımızı ve her türlü değerlerimizi metaya çeviriyor.
Kapitalizmin içselleşmesi, derinleşmesi, yayılması (ekonomik, coğrafi, kültürel ve siyasi anlamda) karşısında direnç oluşturmak tarihin tekerleklerini tersine çevirmek değildir.
Gerçekte tarihin tekerleklerini geriye çevirmeye çalışan, Yeni Feodalizm, ya da Yeni Kölecilik düzenini oturtmaya çalışan, büyük sayılarda insan itlaflarının zemini hazırlayan Küresel Kapitalizmdir. Küresel Kapitalizmin yürüttüğü bu sürece direnmek yaşamı savunmaktır.
Emekçi ulusların Küresel Kapitalizme karşı dirençleri Dünyanın ve yaşamın uçuruma sürüklenmesine karşı tek umuttur.
Düşman ortaktır. Bu ortaklık emekçi ulusların ortak mücadelesini ve kardeşliğini getirecektir.

Polemiklerin klasik bir yöntemi; "Bak ustalar ne diyor?" mealinde, Marks'tan bir alıntı:
Burjuva devletin burjuvaziye hizmet ediyor olmasının sebebi, burjuvaların devlet kadrolarını ele geçirmiş bulunmalarından ötürü değildir. Burjuvazinin toplumsal egemenliği, burjuvazinin devlet iktidarına sahip oluşundan doğmaz. Burjuvazinin toplumsal-siyasal egemenliği, özel mülkiyetin, metaın, değerin, paranın, pazarın, ücretli emeğin, sermayenin bütün toplumu tahakküm altında tutan gayri şahsi toplumsal iktidarının bir türevi olarak zuhur eder:
“Eğer burjuvazi, ‘mülkiyet ilişkilerindeki adaletsizliği’ siyasal olarak, yani elindeki devlet iktidarı sayesinde ‘devam ettiriyor’sa, adaletsizliği yaratmıyor demektir. Modern işbölümü, modern mübadele biçimi, rekabet, yoğunlaşma vb. tarafından belirlenen ‘mülkiyet ilişkilerindeki adaletsizlik’, hiç de burjuva sınıfın siyasal egemenliğinden doğmaz. Tersine, burjuva sınıfın siyasal egemenliği, burjuva ekonomistlerinin zorunlu ve ebedi olduğunu ilân ettikleri bu modern üretim ilişkilerinden doğar.” (K. Marks, “Ahlâk Dersi Verici Eleştiri ve Eleştirisel Ahlâk”, 11 Kasım 1847, METE, İng., c. 6, s. 312.) 

Bu alıntıyla ilgili bir yanıt vermeyeceğim. Zaten neyi kanıtladığını, benim hangi söylediğimi çürüttüğünü bile anlamadım.

Linke gelince (http://marksistelestiri.net/  ) sanırım bana misilleme yapmak için koydun bu linki.
Ancak benim linkim yine kendi yazımdı.
Ve tam da bu konuda tamamlayıcı görüşlerimi anlatıyordu.
Bir okuma ödevi değildi.

Okuduğunuz için teşekkürler.

25 Aralık 2016 Pazar

BİR FACECOOK PAYLAŞIMININ ALTINDA SÜREN DÜZEYLİ BİR POLEMİK.

Esasen “polemik” savaşmak dalaşmak anlamına geliyor.
Genel kullanımı ise sohbetten öte bir tartışma anlamında. Yani bir fikri savunup karşı tezleri çürütme anlamında da kullanılabilir.
Hangi anlamda olursa olsun düzeyi düşürmeden yapılan polemiklerin yararlı olduğunu düşünüyorum
Aşağıda, yaptığım bir paylaşımım altında süren bir polemiğin bir kısmı var.

Uzun süreden beri düzeyli ve yararlı olduğunu düşünmediğim polemiklere girmiyorum.
Ama aşağıdaki tartışmanın düzeyli ve yararlı olduğunu düşündüm.
Facebook sayfalarında yabana gitmesine razı olamadım.
O yüzden bu polemiği bloguma taşıdım.
Böylece facebookta teknik olarak yapamayacağımız vurgulamaları da yapabilirim diye düşündüm.
Polemik muhatabımın önceki yorumlarımdan alıntıladığı bir söylemim ile başlıyor.
Ve arkasından kırmızı ile vurgulanan kendi yanıtı ile devam ediyor.
Ben de kendisinin yorumunu paragraflara bölerek, ama belli bir bütünlüğü korumaya da çalışarak yanıtladım.
Yani aradaki kırmızı yazıları çıkarılsa da normal bir yazı gibi okunabilmesini istedim.
Evet, kırmızılar muhatabımın siyahlar da benim ifadelerim. Karar sizin.

Demokratik Konfedaralizm denilen bir sistemi sırf Kürtler istiyor diye niye benimseyeyim?
Ben ulusal devleti savunuyorum.
Zira Ulusal Devletin ortadan kalkması sosyal devletin ortadan kaldırılmasının birinci aşamasıdır.
Konfedaralizm, Küresel Kapitalizmin dünyaya dayattığı bir sistemdir.
GATS, TISA, TAFTA ve benzerleri gibi anlaşmaları kolayca hayata geçirebilmenin yoludur.”

Küresel kapitalizmin neden konfederalizm dayattığını anlamış değilim. Sadece İngiltere örneği ile şunu söyleyebilirim, İngiltere İsloçya, Galler, Kuzey İrlanda’ya daha çok özerklik verdi ama bunun asıl nedeni kapitalizm eskisi gibi yönetemiyor, o halkları susturabilmek için kendi parlementolarına ve de o parlementolara geniş yetkiler verdi. Bunlar o anlamda sermayenin bir ihtiyacı değil sadece düzenin daha sağlıklı yürüyebilmesi için gerekli idi. 
Bunun gümrük anlaşmalarını daha kolay hayata geçirilebilmesiyle hiçbir ilgisi yok çünkü bütün bu federal çözümlerde birçok kilit mesele (dış ilişkiler, savunma, ekonomi) merkezi hükümetin elinde.
Yanıt vermeden önce; yukarıda sözünü ettiğim ve sonrasında sıklıkla sözünü edeceğim 'Ulusal Devlet'in 'Ulusal' kısmından ne kast ettiğimin anlaşılması gerekir.
Bu yazıyı uzatmamak için daha önce bu konuda yazdıklarımla ilgili yazımın linkini aşağıda verdim. (*)

Şimdi yanıtlamaya geçebilirim.


Küresel Kapitalizm kendi öncülüğünü ve tetikçiliğini yapan ülkelere bile her türlü kamusal yapılanmaların ve kurumların (belediyeler,  devletler-ve hatta devletin politika üreten kurumlarının- sosyal güvenlik kurumları kamusal hizmet kurumları vs.) çözülmesini dayatır.
Bunların içinde –parantez içinde belirttiğim gibi- devletler de vardır.
Artık ne ulusal pazar alanlarının ne de devlet kurumlarının kendisi için önemi kalmamıştır.
İngiltere ne Galler’de ne Kuzey İrlanda’da yönetimini engelleyecek öyle aman aman bir başkaldırı veya huzursuzluk yokken bunu yapmıştır.
Bu zaman dilimi içinde yapmasının nedeni, artık devletlerin daha demokrat olmasından dolayı ya da eskisi gibi yönetemeyeceğinden dolayı falan değil.
Tam da dediğin gibi “sadece düzenin (küreselleşmiş kapitalist düzenin) daha sağlıklı yürüyebilmesi için” yetkilerinden feragat ederken yükümlülüklerinden de kurtulmuş oluyor.
Ulusal bazdaki kamusal yükümlülüklerinden, görevlerinden de kurtulmuş oluyor.
Emek kesiminin ulusal çapta örgütlenmesinin ve direncinin de önüne geçiyorlar.

Sermayenin bence tek bir hedefi var büyümek, ve de yayılmak, en küçük birimlere kadar yayılmak. Bunun önündeki engeller sermaye için engeldir. Özelleştirmeler, paranın değerinin piyasa tarafından belirlenmesi (MB’lerin özerk olması), ülkelerin yasalarının yabancı sermaye için uyumlu olması vb. Bunların olabilmesi için konfederalizm gerekmiyor, o yüzdende bence sermayenin böyle bir dayatması ya da gereksinimi yok.
Ulusal devletle sosyal devletin hiçbir bağı yok. Federal bir devlet neden sosyal olamasın bağı anlamakda zorlanıyorum. Hizmet ticaretini anlıyorum, sermaye için açılacak bir alan ama bunun ulusal devlet ya da konfedarasyon olmasıyla hiçbir ilgisi olamaz.
Çünkü tam da dediğin gibi sermayenin tek bir hedefi var; “büyümek ve de yayılmak, en küçük birimlere kadar yayılmak”… Ben bunu büyümek, yayılmak ve derinleşmek olarak tanımlıyorum. Fark etmez aynı yere çıkıyor.
Bunu zorunlu olarak, kendi varlığını sürdürmek ve krizini ötelemek için yapmak durumunda.
Fakat burada bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekiyor. Sözünü ettiğim GATS, TISA, TAFTA ve TTIP (onu unutmuştum) gibi anlaşmalar uluslar arası anlaşmalardır. Sıradan bir anlaşma değil.
Örneğin sadece ticari değil, siyasi anlaşmalardan, en önemlisi, DTÖ kurallarının, egemenlik haklarının üstünde olduğu ve ileriyi de bağlayacak antlaşmalardan söz ediyorum.
Yani o özerklik tanınmaları, aslında zorunlu bir rızadan öte gönüllü bir planın parçası. Tıpkı TTIP’ın örgütleniyor olması gibi…
TAFTA ve TTIP'ı incelersen görebilirsin, büyük devletlerin kendi ayaklarına kurşun sıkması gibi bir şey... Devletler diğer tüm niteliklerinden arındırılarak Küresel Kapitalizmin o ülkedeki karakolları ya da güvenlik ve kontrol noktalarına dönüşüyorlar.
Kendi ülkelerindeki ulusal egemenlik haklarından vazgeçiyorlar…
Yani bu zamana kadar tepe tepe kullandıkları devlet mekanizmaları artık sermaye için bir yük teşkil ediyor…
Çünkü bu devlet mekanizmalarını, bu güne kadar yapılan hak kavgalarının sonucu olarak -şu ya da bu ölçüde- zorunlu olarak paylaşmak zorunda kalıyorlardı.
Artık; çevreci, sosyal demokrat, sosyalist hatta komünist partilerinin de söz sahibi olduğu AP’da (Avrupa Parlamentosunda) alınan kararlara kısmen de olsa uyulmak zorunda olunan AB gibi birliktelikler bile ayak bağı oluyor.
O yüzden TTIP gibi ticaret odaklı anlaşmalar gündeme geliyor.
Sadece ulusal devletler değil, her türlü kamusal kurum ve mekanizmalar hedefte.
Federalizm, bu çözülme sürecinin vazgeçilmez değil ama, kullanışlı bir aşaması.
Elbette bu aşama illa yaşanması gerekmiyor onlar için. Becerebildikleri ölçüde bu aşamayı yaşamadan da süreci yürütürler.
Balkanlarda bunu yaptılar.
Ama bunu yaparken o ülkelerin federal sisteme yakın yapısından da yararlandılar. Kan da döktüler, yıkım da yaptılar.
Bu aşamayı iç savaş, kaos veya bölgesel savaşlar yöntemi ile de geçebilirler.


Evet, Ulusal Devletler Sosyal Devlet olmanın garantisi değildir.
Bütün kuruluşların yerine küresel şirketlerin geçmesi zaten Özal’dan başlayan ve AKP’nin de hızla yaptığıdır.
Dediğin gibi, bu sosyal devleti kadükleştirme girişimleri Ulusal Devlet tarafından da  -Özal zamanında daha ağırlık olarak- yapıldı.
Ama Özal da -o zaman için pek açıkça dillendiremese de- federalizm taraftarıydı.
Aynı zamanda 24 Ocak Kararlarının da mimarı…
Çünkü federalizm, özellikle Ulusal Devletten dönüştürürlüyorsa, devletin sosyal tüm yanlarından kurtulmanın bir fırsatı, çok geçerli bir yoludur.
Özellikle Türkiye açısından baktığımızda Federalizmi, Küresel Kapitalizmin küresel çapta “kendi varlığını sürdürmek ve krizini ötelemek” operasyonunun Türkiye ayağı olarak yorumluyorum. Ulusal Devlet-Sosyal devlet bağlamında bu bakımdan organik bir ilişki var.
Federal sistem yaşanan bu sürecin bitirici aşamalarından biridir.

Herhalde artık devletin elinde kalan şirket sayısı çok azdır, sermaye girişi için hepsi satıldı, satılıyor. Sermaye kendisine alan açıyor ve de bunu savunduğun ulusal devlet olarak yaptı ve de yapıyor.
Yukarıda da değinmiştim.  Mesele sadece özelleştirme değil. Ekonomide ulusal egemenlikten vazgeçilmesi süreci yaşanıyor.
Örneğin Küresel bir Şirketin, kamusal bir kurumu hatta devleti mahkemeye verebilmesinin ne anlama geldiği üzerine akıl yürütelim.
Küresel bir sigorta şirketi SGK’nu mahkemeye verebilecek. Haksız rekabetten mahkum ettirebilecek.
Federalizm de SGK gibi ulusal olması gereken kurumlar üzerindeki ulusal egemenlik hakkı tehlikeye gireceği ve yerel sosyal güvenlik kurumları piyasa koşullarında Küresel Sigorta şirketlerine karşı rekabet edemeyeceği için bu durum, çalışanların emeklilik ve sağlık gibi haklarının üzerinde katmerli bir tehlike yaratacaktır.
ABD’de zaten kadük olan haklar eyaletlere göre sosyal güvenlik kuralları fark ediyor.
Türkiye uygulamasında bu konuda nasıl bir süreç yaşanacağını bilemiyoruz.
O koşullarda ulusal bir kurum olmaktan çıkarılması çok daha kolay olacak. Böylece kamusal bir yükümlülük olmaktan da çıkacak.
Şu anda HDP programında buna ilişkin sorunların nasıl çözüleceği üzerine bir madde yok.
Havada bırakılmış. Sanki “biz özelleştirmelere karşıyız” demek yeterliymiş gibi…
Bu noktada “biz kamusal hak ve hizmetlerin yerelleştirilmesini istediğimizi söylemiyoruz ki...” denilebilir.
Ama istemediklerini de söylemiyorlar. Nelerin ulusal düzeyde kalacağını, nelerin yerelleşeceğini belirtmiyorlar. Esasen ulusal kavramının tabu olduğunu da düşünürsek..?
Ayrıca; Türkiye’de bu sistemin gündeme gelmesi Kürt Hareketinin dayatması ile oldu.
Sağ olsun Kürt Hareketi, bizim iyiliğimizi(!) de düşündüğü için bunu tartışıyoruz. Yani işin arkasında etnik kaygılar var.
HDP’nin açılımı bile “Halkların” diye başlıyor.
Yani konfederalizm etnik unsurlar üzerinden temellenecek. Çok uzun çekişme, kavga ve savaşlar sonunda yerleşecek.
Bu öngörü benim değil. Bunu Kürt Hareketi adına yazan ve çizenler söylüyor.
Onlara göre, “bölgemiz devrimler çağını yaşıyor ve elbette sancılı olacak”
Yine onlara göre; Zaten TC yıkılacak ve yıkılması gerekir.
Artık Küresel kapitalizmin nezaret ve gözetiminde yapılan bu formatlama ne mene bir devrimse, o devrimden sonra ortaya çıkacak olanın emekçiler için ne getireceği bence şimdiden belli.
Ortaya sadece devletimsi şirketler çıkar.
Emekçilerin hissesinin olmadığı, vatandaşlarının (daha doğrusu müşterilerinin) hissesi oranında eşit(!) olduğu Şirket-devletçikler…

Bizim asıl kavgamız kapitalizm ile ama kapitalizmi sadece sermaye olarak görmemek lazım, bütün bir ilişkiler ağıdır, özel mülkiyetdir, ücretli emekdir, meta üretimidir, değer yasasının işlemesidir. Bizim verdiğimiz kavga bu dünyanın ters yüz edilme kavgasıdır. Ulusal devlet ya da konfedarasyon bizim için geçilmesi gereken duraklar değildir. Ne ulusal devlet ne de konfederasyon kavgamız vardır. Bu düzenin bütün haksızlıklarına karşı tutarlı kavga vermeden bu lanet dünyayı tersyüz edemeyiz.
Yukarıda Kapitalizmi ne olarak gördüğümü zaten açıkladım.
Çok doğru, dünyayı ters yüz etmek lazım. Ama önce emekçiler olarak var olmamız gerekir. Kapitalizmin, “sadece düzenin daha sağlıklı yürüyebilmesi için gerekli gördüğü” formatlamalar da dahil olmak üzere, her girişimine karşı direnç oluşturmak gerekir.
Bu dünya bizim. Bugüne kadar mücadele ve emek sonucunda oluşturduğumuz kurumlar da değerler de ve yok edilmeye çalışılan yaşamsal kaynaklar da bizim.
Ülkeler, yurtlar da… Eğer bu dünya değişecekse emekçilerden, yoksul insanlardan yana değişmeli.
Her ne yönde olursa olsun değişsin, yeter ki değişsin mantığı sermayenin istediği yönde değiştirmesinin payandası olmamızı getirecektir.



(*) EMEKÇİ ULUSLAR ya da ULUSLARIN EMEKÇİLEŞMESİ