Ben anma günleri hakkında yazmayı sevmem.
Örneğin siyasi tarihimizin en önemli kırılma noktası olan 12 Eylül Darbesi ile ilgili olarak çıkan yazılar söylenmesi gerekenleri -bana göre- zaten söylüyor olsaydı böyle bir yazı yazmayı düşünmezdim bile.
Ne yazık ki 12 Eylül Darbesi hemen hiç bir dönemde mantık ve vicdan eşliğinde "gerçekliğe ulaşma kaygısı" ile değerlendirilmedi.
Bunun önemli bir nedeni var. O da 12 Eylül'ün ta kendisi...
Mantık oyunu yaratmak istemiyorum ama durum tam da böyle.
12 Eylül'ün gerçeklik sınırları için kalarak irdelenmesine 12 Eylül Darbesinin en temel özelliği engel oluyor.
Bunu yazımda açıklamaya çalışacağım ama anlaşılabilmem için önce aşağıdaki videonun izlenmesi gerekiyor.
12 Eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Ekim 2019 Pazar
27 Ağustos 2019 Salı
MENEMEN 78 KUŞAĞININ ÜNAL ABİSİ...
Son iki yazım ölümler üzerine oldu.
Aslında üzerine yazı yazmayı en sevmediğim konu ölüm ve ölüm haberleri.
Ne kadar istemesek ve sevmesek de ölüm yaşamın bir parçası.
Pek görmek istemiyoruz ama 78 kuşağı öteden beri ölüm haberleriyle muhatap olmakta.
78 kuşağını şöyle tanımlayabiliriz; 78 yılında 18-20 yaşında olup da fiili olarak siyasetle uğraşanlar.
Bu tanım 68 kuşağından esinlendiği için de genellikle o dönemin solcu gençlerine verilen bir addır.
Yani şimdilerde 60-61 yaşlarında olan "eski tüfekler"...
Artık kendimize yakıştırsak da yakıştırmasak da yaşlılık çağına girmiş yani "eskimiş" sayılırız.
Menemen 78 Kuşağı da epey kalabalıktır.
Ünal Atalay, Menemen 78 kuşağının Ünal Abisiydi...
Aslında üzerine yazı yazmayı en sevmediğim konu ölüm ve ölüm haberleri.
Ne kadar istemesek ve sevmesek de ölüm yaşamın bir parçası.
Pek görmek istemiyoruz ama 78 kuşağı öteden beri ölüm haberleriyle muhatap olmakta.
78 kuşağını şöyle tanımlayabiliriz; 78 yılında 18-20 yaşında olup da fiili olarak siyasetle uğraşanlar.
Bu tanım 68 kuşağından esinlendiği için de genellikle o dönemin solcu gençlerine verilen bir addır.
Yani şimdilerde 60-61 yaşlarında olan "eski tüfekler"...
Artık kendimize yakıştırsak da yakıştırmasak da yaşlılık çağına girmiş yani "eskimiş" sayılırız.
Menemen 78 Kuşağı da epey kalabalıktır.
Ünal Atalay, Menemen 78 kuşağının Ünal Abisiydi...
29 Aralık 2017 Cuma
"DERİN DEVLET ERDOĞAN'I ELE GEÇİRDİ??!" ZIRVASINA GİRİŞ: DERİN DEVLET (2)
Bu yazı, "Derin Devlet Erdoğan'ı Ele Geçirdi" zehirli zırvasının irdeleneceği seri yazıların ikincisi.
Bir önceki yazımda (1); zırvanın içinde geçen "Derin Devlet" kavramının sığ ve belli bir amaca yönelik çarpıtmalar içeren kullanımlarını irdelemiştim.
Bu yazıda Derin Devlet kavramının daha nesnel tanımı üzerine tartışmayı amaçlıyorum.
Derin Devlet siyasi literatüre; Kontrgerilla, JİTEM, Özel Harp Dairesi gibi kavramların bir kombinasyonu olarak girdi.
Ama hemen hepsinin kökeninde Gladyo vardır.
Gladyo, soğuk savaş döneminde NATO tarafından, Varşova Paktının olası bir işgaline karşı kurulmuş, bir cephe gerisi örgütlenmesinin(!), İtalyancadan türeyen adıdır.
Ülkemize özgü kavramlar olarak yukarıda saydığım tüm yapılanmaların asıl bağlantılı olduğu, türediği, esinlendiği yapılanmadır.
Özellikle Varşova Paktının olası bir işgaline karşı kurulmuş olma iddiası taşıdığı için, ülkelerin ırkçı şoven yapılanmalarıyla kolayca ilişki kurar. Onlara göre; ülkenin tüm komünist, solcu ve demokrat kişi ve siyasi yapılanmaları potansiyel bir Varşova Paktı casusudurlar ve etkisiz hale getirilmeleri gerekir.
Yasaların ve devletin meşru kurumları yetersiz kaldığı durumda devreye girerler.
Gladyo, temelde NATO'cu ve Amerikancı olsa da "devletin ve milletin yüce menfaatleri" adına çalıştıklarını iddia ettiği için zamanla Derin Devlet adıyla anılmayı başarmıştır. Oysa "Devletin ve milletin yüce menfaatleri" adına çalıştıkları iddiası nasıl sinsi bir algısal tuzaksa, Derin Devlet diye adlandırılması da aynı şekilde bir algı yönlendirmesidir.
Bugün de aşağıda tartışacağımız üzere, -literatüre o şekilde girdiği için- Derin Devlet diye söz ettiğimiz şey, aslında NATO'cu Gladyonun kendisidir.
Bir önceki yazıda değinmiştim. Derin Devletin genel geçer tanımı;"Devleti ve rejimi koruduğunu öne sürerek, devlete ve rejime karşı saydığı gelişimleri önlemek için her türlü eylemi yapabilen bir tür gizli örgüt..." şeklindedir.
Bu tanımı Google'ın sözlüğünden aldım.
Özellikle öyle yaptım, çünkü genel geçer ve bir iki cümlelik, kompakt bir tanımla başlamak istiyordum.
Bunun için kendimdeki ve İnternetteki kaynakları araştırdım bunu buldum.
Yoksa bu tanımı benimsediğimden değil, kompakt tanımların yetersizliğini tartışarak göstermek istedim.
Eğer kompakt bir tanım arıyorsanız diğerleri de pek farklı değil.
Doğal olarak böylesi tanımlar, o şeyi -tanımlanmak istenen kavram, nesne, olgu, olay, vs.- tam tanımlamıyor.
Örneğin Baskın Oran'ın; "Derin Devlet, şiddet kullanımı durumunda Devletin tanımından ‘meşru’ kavramının düşmesi sonucu meydana gelen oluşumdur."(2) şeklindeki "ultra kompakt" tanım da tanımlayamıyor bence.
O da ilk tanımda yer almayan "şiddet kullanımında ‘meşru’ kavramının düşmesi" durumu ile yetinerek eksik bir tanım yapmış oluyor.
Google'ın tanımı, meşru olmayan eylemlere özel bir vurgu yapmaksızın "her türlü eylem" demekle yetiniyor.
Baskın Oran'ın tanımı ise; bu meşru olmayan eylemin "devleti ve rejimi korumak adına" yapıldığına, şiddet içermeyen ama gayrı meşru olan diğer yöntemlerin de "devlet adına kullanılan şiddet" sayılabileceğine yeterli vurguyu yapmamış oluyor.
Ama çok daha önemlisi, birinci tanımda var olan "Gizli örgüt" kavramına hiç değinmiyor. Hatta bu tanımın yer aldığı yazısını okuduğumuzda bunu özellikle yaptığını görüyoruz.
Şöyle diyor Baskın Oran, "Bu kavramın illa belli bir örgüt şemasının bulunması gerekmez."
Böylece belki de Derin Devletin en önemli özelliğini önemsizleştirmiş oluyor.
Ben; her iki tanımdaki kendimce tespit ettiğim eksikliklerin, kompakt hale getirmenin teknik zorluğundan da kaynaklanabileceğini kabul etmekle beraber, önemli olduğunu düşünüyorum.
Üstelik her iki tanımdan bir kombinasyon yapılsa da eksiklik giderilmiş sayılmıyor.
Örneğin; Derin Devletin dayandığı sınıfın da bu tanımın içinde belirtilmesi gerekir.
Sanırım, Derin Devletin kompakt bir tanımını yapmak yerine, -kendimizce tespit ettiğimiz diğer eksikliği de tamamlayarak- zamanla gelişen duruma göre eklenip çıkarılabilecek maddeler halinde yapmak daha doğru olacak gibi duruyor.
Bu durumda, Derin Devleti şöyle tanımlayabiliriz;
Gizli örgüt kavramının, Baskın Oran'dan aldığım ikinci tanımda olmamasını, tanımın bir eksikliği olarak görmüyorum.
Çünkü bu bir eksiklik değil, bir bakış açısı farkı...
Baskın Oran; bu farklı bakış açısını 2006 yılında bir yazıyla ortaya koyuyor. Sonraki süreçte de 2010 Anayasa Referandumu tartışmalarında 'Baskın' rol alarak ve Ergenekon Davalarını hilafsız destekleyerek farklı bakış açısını sürdürüyor.
Bu konu, üzerine biraz daha ayrıntılı konuşmayı gerektirir.
Zira bu fark, "Erdoğan'ı Derin Devlet Ele Geçirdi" zırvasının üretilmesine kadar varan temel, mantıksal bir bakış açısının farkı.
Baskın Oran, Derin Devleti tanımlarken aslında devletin ıslah olmaz bir hastalığını tanımlamaya çalışıyor.
Kendisi; Devletin şiddet kullanımında gayrı meşruya düşmesinin Derin Devletin oluşmasına yettiğini söylüyor.
Bunun için, -verdiğim linkten(2)yazının tamamını okursanız görebilirsiniz- bir örgüt şemasına gerek olmadığını, hatta bu gayrı meşru şiddet uygulaması -örneğin işkence- belli bir plan dahilinde ise, bir kişi tarafından bile yapılıyorsa Derin Devlet kapsamına gireceğini söylüyor.
Böyle bir tanımla, kendisinin de yazısının başında sözünü ettiği(3) NATO'cu Gladyo'yu es geçmiş ötesi, aklamış oluyor.
Baskın Oran'ın tanımına göre Derin Devlet, Devletin içinden sökülüp atılması gereken habis bir ur değil de aslında 'Devletin bir hali', yani devletin bizzat kendisi oluyor.
Bu durumda, "o 'habis urun' sökülüp atılmasının imkanı yok, devletin bizzat kaldırılması gerekir" algısı ortaya çıkıyor.
İşte tam da bu noktada akla bir soru geliyor; Devlet, Kim tarafından, kimin adına ve nasıl bizzat kaldırılmalı?
Bu sorunun yanıtı pek tartışılmıyor olsa da bu 'yanıtsızlık' üzerinden akıl yürüttüğünüzde "kim ve ne adına olursa olsun" sonucuna varıyorsunuz.
Bu algı Baskın Oran'ın yazısında bizzat dile getirilmiyor ama bulunduğu çevrede herhangi bir sınıf adına olma şartı olmadan Devlet'in ortadan kalkması gerektiği bolca dillendiriliyor.
Elbette bu algı o çevrede salt Baskın Oran'ın ilgili yazısıyla oluşmuyor.
Devletin "kim ve ne adına olursa olsun" kaldırılması gerektiği algısı, Küresel Hegemonyanın deneyim, finans, teknoloji desteğiyle yaratılıyor. Ustaca üretilen uygun argümanların bombardımanıyla yönlendirilen zihinler, bu 'gereklilik' kanısına bir çıkarsama sonucu varıyorlar.
Küresel çapta bir 'rıza üretimi' bu... Daha doğrusu henüz yeterlilik kazanmasa da hızla yürütülen bir "Rıza Üretim Süreci"...
Bu sürecin ülkemizde ve dünyada bir çok süreci ve bir çok kavramı bu arada 'Devlet' ve 'Derin Devlet' kavramlarını da etkileyen Küreselleşme süreciyle yakın ilgisi var.
Yukarıda Gladyo'un, literatüre Derin Devlet olarak girdiğini, aslında doğru tanımının "Anerikancı Gladyo" olduğunu ve bunu tartışacağımızı, altını çizerek belirtmiştim.
Şimdi o tartışmaya başlayalım.
Gladyo'nun Varşova Paktının olası bir işgaline karşı kurulmuş olma iddiası abartılıydı ama, ülkelerde sosyalist devrimlerin olmasını, onu bırakın Sovyetler Birliği ile ikili ilişkilerin gelişmesini, demokratik ve antiemperyalist dönüşümlerin gerçekleşmesine karşı olduğu bir gerçekti.
70'li yılların sonuna kadar Emperyalizm ulusal devletleri destekledi.
Bunun nedeni hem o ülkelerde kapitalizmin gelişmesine, hem de işbirlikçi hükumetlerin yönetiminde Sovyet Blokunun karşısında güçlü devletlerin varlığına önem vermesiydi.
O dönemlerde Gladyo'nun "devletin ve milletin yüce menfaatleri" adına hareket ettiği iddiası, kısmen de olsa gerçekle uyuşuyordu.
Yani, Gladyo'nun Derin Devlet olarak anılmasının bir mantığı ve temeli vardı.
MHP ve Gladyo ittifakı gün gibi ortadaydı. Ülkü Ocakları bünyesinde yer alan "Komandolar" Devlet desteği ile kamplar kuruyor, işledikleri cinayetler örtbas ediliyordu.
Yetmişli yıllarda özellikle 1973'ten sonra gerek sınıf hareketi, anti-emperyalist, sosyalist hareketlenme ivme kazanmıştı. Bir yandan ilerici devrimci yapılanmalar güçlenirken, diğer yandan İlerici ve devrimcilere yönelik saldırılar da çoğalıyordu.
1980'e doğru yaklaştığımızda ilerici kalkışmayı bastırmak amaçlı yürütülen terör başka nitelik kazanmaya başladı.
Salt "terör amaçlı" şiddet olayları görülmeye başladı. Sivillere, olaylardan uzak duran öğrencilere yönelik şiddet olayları arttı.
Duraklar taranmaya başladı. Aydınlar teker teker cinayete kurban gidiyordu.
Gladyo'nun başka bir hesabı daha vardı; 12 Eylül gibi bir darbenin zeminini hazırlamak..!
12 Eylül Faşist Darbesinin 12 Eylül mahkeme tutanakları bütün o olayların arkasındaki gücü, özellikle Ülkücülerle Gladyo'un arasındaki ilişkiyi aslında ortaya çıkarsa da üzerine gidilemedi. Gidilmedi.
Terörün kökünü kazımak iddiası ile gerçekleştiren 12 Eylül Darbesini gerçekleştiren iradenin asıl amacı bu değildi.
Olamazdı, ortada -bir plan dahilinde yürütülen- amaç birliği vardı.
12 Eylül Faşist darbesi ulusal ve uluslararası bir çok gelişmenin sonucunun maddeleşmiş haliydi.
Yeni süreçlerin başladığı, bir çoğunun bittiği -ya da bitirildiği- bir dönemde gerçekleşti.
Evet, 12 Eylül; biten ya da bitirilen, başlayan ya da başlatılan birçok sürecin neden olduğu bir sonuçtur ama, aynı zamanda kendisi de bir çok süreç başlatmış ve bitirmiştir.
Yarattığı baskı ve zulmun ağırlığı altında görülmeyebilir belki ama aslında Devletin kendini tasfiye etmesi sürecini 12 Eylül Faşist Darbesi başlatmıştır.
Devletin en güçlü konumda olduğu bir aşama ile ilgili böyle bir iddiada bulunmak, okuyucuya abartılı ve çelişkili gelecektir ama bu yazının amacı da -eğer altından kalabilirsek- bu çelişkiyi çözümlemek en azından tartışmaktır.
Bu tartışma; Devlet ve Derin Devletin ne olduğu, birbiriyle ilişkisi ve bu ilişkinin Küreselleşme sonucu vardığı aşama gibi ayrıntılar üzerine olmak zorunda.
Bu konuyu tartışacağız ama bir sonraki yazıda...
Şimdilik devletin bu niteliksel dönüşümünün başlangıcının doğaldır ki Derin Devlet olgusunun dönüşümünün de başlangıcı olduğunu ve her iki dönüşümün de bir birini etkileyerek, birlikte yürüdüğünü hatırlatmak istiyorum.
Elbette bunu da tartışmak gerekiyor ve elbette o da bir sonraki yazıda.
Nadi Öztüfekçi
29 Aralık 2017
(1) http://nadioztufekciyazilari.blogspot.com.tr/2017/10/derin-devlet-erdogani-ele-gecirdi.html
(2) http://baskinoran.com/gazete/312)Derin(09-06-2006).rtf
(3) Baskın Oran ilgili yazısının Derin Devletin NATO tarafından kurulan Gladyo ile direkt ilgisini kabul ediyor. Hatta aynı yazıda "bizim Mülkiye’de çıkardığımız Türk Dış Politikası kitabının (İletişim Yay. 2001) ikinci cildinin 220. sayfasında ayrı bir “kutu” halinde anlatılıyor." diyerek bu konuda yaptığı incelenmelerinin de olduğunu söylüyor. Ama sonraki tanımlarında örneğin 2006 yazdığı bu söz konusu yazıda bunu inkar ediyor.
Bir önceki yazımda (1); zırvanın içinde geçen "Derin Devlet" kavramının sığ ve belli bir amaca yönelik çarpıtmalar içeren kullanımlarını irdelemiştim.
Bu yazıda Derin Devlet kavramının daha nesnel tanımı üzerine tartışmayı amaçlıyorum.
Derin Devlet siyasi literatüre; Kontrgerilla, JİTEM, Özel Harp Dairesi gibi kavramların bir kombinasyonu olarak girdi.
Ama hemen hepsinin kökeninde Gladyo vardır.
Gladyo, soğuk savaş döneminde NATO tarafından, Varşova Paktının olası bir işgaline karşı kurulmuş, bir cephe gerisi örgütlenmesinin(!), İtalyancadan türeyen adıdır.
Ülkemize özgü kavramlar olarak yukarıda saydığım tüm yapılanmaların asıl bağlantılı olduğu, türediği, esinlendiği yapılanmadır.
Özellikle Varşova Paktının olası bir işgaline karşı kurulmuş olma iddiası taşıdığı için, ülkelerin ırkçı şoven yapılanmalarıyla kolayca ilişki kurar. Onlara göre; ülkenin tüm komünist, solcu ve demokrat kişi ve siyasi yapılanmaları potansiyel bir Varşova Paktı casusudurlar ve etkisiz hale getirilmeleri gerekir.
Yasaların ve devletin meşru kurumları yetersiz kaldığı durumda devreye girerler.
Gladyo, temelde NATO'cu ve Amerikancı olsa da "devletin ve milletin yüce menfaatleri" adına çalıştıklarını iddia ettiği için zamanla Derin Devlet adıyla anılmayı başarmıştır. Oysa "Devletin ve milletin yüce menfaatleri" adına çalıştıkları iddiası nasıl sinsi bir algısal tuzaksa, Derin Devlet diye adlandırılması da aynı şekilde bir algı yönlendirmesidir.
Bugün de aşağıda tartışacağımız üzere, -literatüre o şekilde girdiği için- Derin Devlet diye söz ettiğimiz şey, aslında NATO'cu Gladyonun kendisidir.
Bir önceki yazıda değinmiştim. Derin Devletin genel geçer tanımı;"Devleti ve rejimi koruduğunu öne sürerek, devlete ve rejime karşı saydığı gelişimleri önlemek için her türlü eylemi yapabilen bir tür gizli örgüt..." şeklindedir.
Bu tanımı Google'ın sözlüğünden aldım.
Özellikle öyle yaptım, çünkü genel geçer ve bir iki cümlelik, kompakt bir tanımla başlamak istiyordum.
Bunun için kendimdeki ve İnternetteki kaynakları araştırdım bunu buldum.
Yoksa bu tanımı benimsediğimden değil, kompakt tanımların yetersizliğini tartışarak göstermek istedim.
Eğer kompakt bir tanım arıyorsanız diğerleri de pek farklı değil.
Doğal olarak böylesi tanımlar, o şeyi -tanımlanmak istenen kavram, nesne, olgu, olay, vs.- tam tanımlamıyor.
Örneğin Baskın Oran'ın; "Derin Devlet, şiddet kullanımı durumunda Devletin tanımından ‘meşru’ kavramının düşmesi sonucu meydana gelen oluşumdur."(2) şeklindeki "ultra kompakt" tanım da tanımlayamıyor bence.
O da ilk tanımda yer almayan "şiddet kullanımında ‘meşru’ kavramının düşmesi" durumu ile yetinerek eksik bir tanım yapmış oluyor.
Google'ın tanımı, meşru olmayan eylemlere özel bir vurgu yapmaksızın "her türlü eylem" demekle yetiniyor.
Baskın Oran'ın tanımı ise; bu meşru olmayan eylemin "devleti ve rejimi korumak adına" yapıldığına, şiddet içermeyen ama gayrı meşru olan diğer yöntemlerin de "devlet adına kullanılan şiddet" sayılabileceğine yeterli vurguyu yapmamış oluyor.
Ama çok daha önemlisi, birinci tanımda var olan "Gizli örgüt" kavramına hiç değinmiyor. Hatta bu tanımın yer aldığı yazısını okuduğumuzda bunu özellikle yaptığını görüyoruz.
Şöyle diyor Baskın Oran, "Bu kavramın illa belli bir örgüt şemasının bulunması gerekmez."
Böylece belki de Derin Devletin en önemli özelliğini önemsizleştirmiş oluyor.
Ben; her iki tanımdaki kendimce tespit ettiğim eksikliklerin, kompakt hale getirmenin teknik zorluğundan da kaynaklanabileceğini kabul etmekle beraber, önemli olduğunu düşünüyorum.
Üstelik her iki tanımdan bir kombinasyon yapılsa da eksiklik giderilmiş sayılmıyor.
Örneğin; Derin Devletin dayandığı sınıfın da bu tanımın içinde belirtilmesi gerekir.
Sanırım, Derin Devletin kompakt bir tanımını yapmak yerine, -kendimizce tespit ettiğimiz diğer eksikliği de tamamlayarak- zamanla gelişen duruma göre eklenip çıkarılabilecek maddeler halinde yapmak daha doğru olacak gibi duruyor.
Bu durumda, Derin Devleti şöyle tanımlayabiliriz;
- Devleti ve rejimi koruma adına
- Devlete ve rejime karşı saydığı gelişimleri önlemek iddiasıyla ama gerçekte egemen sınıfın (günümüz koşullarında Küresel Sermaye) çıkarlarını korumak amacıyla
- Devletin meşru kurumları, mekanizma ve araçlarını, (Emniyet, Ordu ve yargı, silah, otomobil, bina gibi) hemen bütün olanaklarını kullanarak,
- Her türlü eylem ve yöntemi, - şiddet, komplo ve yargı tuzakları dahil- hukuka, hakkaniyete ve aleniyete (açıklığa) uyma kaygısı taşımaksızın yapıp kullanabilen
- Devlet yapılanması içerisinde ama kendi hiyerarşik yapısına sahip bir gizli örgüt.
Gizli örgüt kavramının, Baskın Oran'dan aldığım ikinci tanımda olmamasını, tanımın bir eksikliği olarak görmüyorum.
Çünkü bu bir eksiklik değil, bir bakış açısı farkı...
Baskın Oran; bu farklı bakış açısını 2006 yılında bir yazıyla ortaya koyuyor. Sonraki süreçte de 2010 Anayasa Referandumu tartışmalarında 'Baskın' rol alarak ve Ergenekon Davalarını hilafsız destekleyerek farklı bakış açısını sürdürüyor.
Bu konu, üzerine biraz daha ayrıntılı konuşmayı gerektirir.
Zira bu fark, "Erdoğan'ı Derin Devlet Ele Geçirdi" zırvasının üretilmesine kadar varan temel, mantıksal bir bakış açısının farkı.
Baskın Oran, Derin Devleti tanımlarken aslında devletin ıslah olmaz bir hastalığını tanımlamaya çalışıyor.
Kendisi; Devletin şiddet kullanımında gayrı meşruya düşmesinin Derin Devletin oluşmasına yettiğini söylüyor.
Bunun için, -verdiğim linkten(2)yazının tamamını okursanız görebilirsiniz- bir örgüt şemasına gerek olmadığını, hatta bu gayrı meşru şiddet uygulaması -örneğin işkence- belli bir plan dahilinde ise, bir kişi tarafından bile yapılıyorsa Derin Devlet kapsamına gireceğini söylüyor.
Böyle bir tanımla, kendisinin de yazısının başında sözünü ettiği(3) NATO'cu Gladyo'yu es geçmiş ötesi, aklamış oluyor.
Baskın Oran'ın tanımına göre Derin Devlet, Devletin içinden sökülüp atılması gereken habis bir ur değil de aslında 'Devletin bir hali', yani devletin bizzat kendisi oluyor.
Bu durumda, "o 'habis urun' sökülüp atılmasının imkanı yok, devletin bizzat kaldırılması gerekir" algısı ortaya çıkıyor.
İşte tam da bu noktada akla bir soru geliyor; Devlet, Kim tarafından, kimin adına ve nasıl bizzat kaldırılmalı?
Bu sorunun yanıtı pek tartışılmıyor olsa da bu 'yanıtsızlık' üzerinden akıl yürüttüğünüzde "kim ve ne adına olursa olsun" sonucuna varıyorsunuz.
Bu algı Baskın Oran'ın yazısında bizzat dile getirilmiyor ama bulunduğu çevrede herhangi bir sınıf adına olma şartı olmadan Devlet'in ortadan kalkması gerektiği bolca dillendiriliyor.
Elbette bu algı o çevrede salt Baskın Oran'ın ilgili yazısıyla oluşmuyor.
Devletin "kim ve ne adına olursa olsun" kaldırılması gerektiği algısı, Küresel Hegemonyanın deneyim, finans, teknoloji desteğiyle yaratılıyor. Ustaca üretilen uygun argümanların bombardımanıyla yönlendirilen zihinler, bu 'gereklilik' kanısına bir çıkarsama sonucu varıyorlar.
Küresel çapta bir 'rıza üretimi' bu... Daha doğrusu henüz yeterlilik kazanmasa da hızla yürütülen bir "Rıza Üretim Süreci"...
Bu sürecin ülkemizde ve dünyada bir çok süreci ve bir çok kavramı bu arada 'Devlet' ve 'Derin Devlet' kavramlarını da etkileyen Küreselleşme süreciyle yakın ilgisi var.
Yukarıda Gladyo'un, literatüre Derin Devlet olarak girdiğini, aslında doğru tanımının "Anerikancı Gladyo" olduğunu ve bunu tartışacağımızı, altını çizerek belirtmiştim.
Şimdi o tartışmaya başlayalım.
Gladyo'nun Varşova Paktının olası bir işgaline karşı kurulmuş olma iddiası abartılıydı ama, ülkelerde sosyalist devrimlerin olmasını, onu bırakın Sovyetler Birliği ile ikili ilişkilerin gelişmesini, demokratik ve antiemperyalist dönüşümlerin gerçekleşmesine karşı olduğu bir gerçekti.
70'li yılların sonuna kadar Emperyalizm ulusal devletleri destekledi.
Bunun nedeni hem o ülkelerde kapitalizmin gelişmesine, hem de işbirlikçi hükumetlerin yönetiminde Sovyet Blokunun karşısında güçlü devletlerin varlığına önem vermesiydi.
O dönemlerde Gladyo'nun "devletin ve milletin yüce menfaatleri" adına hareket ettiği iddiası, kısmen de olsa gerçekle uyuşuyordu.
Yani, Gladyo'nun Derin Devlet olarak anılmasının bir mantığı ve temeli vardı.
MHP ve Gladyo ittifakı gün gibi ortadaydı. Ülkü Ocakları bünyesinde yer alan "Komandolar" Devlet desteği ile kamplar kuruyor, işledikleri cinayetler örtbas ediliyordu.
Yetmişli yıllarda özellikle 1973'ten sonra gerek sınıf hareketi, anti-emperyalist, sosyalist hareketlenme ivme kazanmıştı. Bir yandan ilerici devrimci yapılanmalar güçlenirken, diğer yandan İlerici ve devrimcilere yönelik saldırılar da çoğalıyordu.
1980'e doğru yaklaştığımızda ilerici kalkışmayı bastırmak amaçlı yürütülen terör başka nitelik kazanmaya başladı.
Salt "terör amaçlı" şiddet olayları görülmeye başladı. Sivillere, olaylardan uzak duran öğrencilere yönelik şiddet olayları arttı.
Duraklar taranmaya başladı. Aydınlar teker teker cinayete kurban gidiyordu.
Gladyo'nun başka bir hesabı daha vardı; 12 Eylül gibi bir darbenin zeminini hazırlamak..!
12 Eylül Faşist Darbesinin 12 Eylül mahkeme tutanakları bütün o olayların arkasındaki gücü, özellikle Ülkücülerle Gladyo'un arasındaki ilişkiyi aslında ortaya çıkarsa da üzerine gidilemedi. Gidilmedi.
Terörün kökünü kazımak iddiası ile gerçekleştiren 12 Eylül Darbesini gerçekleştiren iradenin asıl amacı bu değildi.
Olamazdı, ortada -bir plan dahilinde yürütülen- amaç birliği vardı.
12 Eylül Faşist darbesi ulusal ve uluslararası bir çok gelişmenin sonucunun maddeleşmiş haliydi.
Yeni süreçlerin başladığı, bir çoğunun bittiği -ya da bitirildiği- bir dönemde gerçekleşti.
Evet, 12 Eylül; biten ya da bitirilen, başlayan ya da başlatılan birçok sürecin neden olduğu bir sonuçtur ama, aynı zamanda kendisi de bir çok süreç başlatmış ve bitirmiştir.
Yarattığı baskı ve zulmun ağırlığı altında görülmeyebilir belki ama aslında Devletin kendini tasfiye etmesi sürecini 12 Eylül Faşist Darbesi başlatmıştır.
Devletin en güçlü konumda olduğu bir aşama ile ilgili böyle bir iddiada bulunmak, okuyucuya abartılı ve çelişkili gelecektir ama bu yazının amacı da -eğer altından kalabilirsek- bu çelişkiyi çözümlemek en azından tartışmaktır.
Bu tartışma; Devlet ve Derin Devletin ne olduğu, birbiriyle ilişkisi ve bu ilişkinin Küreselleşme sonucu vardığı aşama gibi ayrıntılar üzerine olmak zorunda.
Bu konuyu tartışacağız ama bir sonraki yazıda...
Şimdilik devletin bu niteliksel dönüşümünün başlangıcının doğaldır ki Derin Devlet olgusunun dönüşümünün de başlangıcı olduğunu ve her iki dönüşümün de bir birini etkileyerek, birlikte yürüdüğünü hatırlatmak istiyorum.
Elbette bunu da tartışmak gerekiyor ve elbette o da bir sonraki yazıda.
Nadi Öztüfekçi
29 Aralık 2017
(1) http://nadioztufekciyazilari.blogspot.com.tr/2017/10/derin-devlet-erdogani-ele-gecirdi.html
(2) http://baskinoran.com/gazete/312)Derin(09-06-2006).rtf
(3) Baskın Oran ilgili yazısının Derin Devletin NATO tarafından kurulan Gladyo ile direkt ilgisini kabul ediyor. Hatta aynı yazıda "bizim Mülkiye’de çıkardığımız Türk Dış Politikası kitabının (İletişim Yay. 2001) ikinci cildinin 220. sayfasında ayrı bir “kutu” halinde anlatılıyor." diyerek bu konuda yaptığı incelenmelerinin de olduğunu söylüyor. Ama sonraki tanımlarında örneğin 2006 yazdığı bu söz konusu yazıda bunu inkar ediyor.
11 Ekim 2017 Çarşamba
BİR HAPİSHANE MEKTUBU ve DAHA FAZLASI...
Dün ağabeyimle birlikte annemin evini boşalttık.
Ölüm telaşıyla pek incelemeye fırsat bulamadığımız çantaları valizleri karıştırdık.
İşte mektup:
Ne zamandan beri sana mektup yazmak istediğim halde bir türlü oturup yazamadım. Aslında yazmam gerektiği halde bir türlü yazamadığım bir sürü insan var.
Bu gece herkese yazmaya karar verdim. Önce senden başlıyorum.
Ölüm telaşıyla pek incelemeye fırsat bulamadığımız çantaları valizleri karıştırdık.
Anacım meğer neler saklamış.
Mesela 9 Eylül Üniversitesi Mühendislik Fakültesinin bana gönderdiği “İlişiğiniz kesildi” yazısı…
Sonradan inada bindirip Üniversite sınavına girmiş, İstanbul Hukuk fakültesini kazanmıştım. İlkinde kaydolamamış, ertesi sene yine girip aynı yeri bir defa daha kazanmış, kaydımı da yaptırmıştım.
Ama bu defa da –mahkemem sonuçlandığı için- bir gün bile devam edemeden kaçak duruma düşmüştüm.
İşte o kayıt olma hikayesinin bir anısı olarak İstanbul Hukuk Fakültesi öğrenci karnesi…
Sonradan inada bindirip Üniversite sınavına girmiş, İstanbul Hukuk fakültesini kazanmıştım. İlkinde kaydolamamış, ertesi sene yine girip aynı yeri bir defa daha kazanmış, kaydımı da yaptırmıştım.
Ama bu defa da –mahkemem sonuçlandığı için- bir gün bile devam edemeden kaçak duruma düşmüştüm.
İşte o kayıt olma hikayesinin bir anısı olarak İstanbul Hukuk Fakültesi öğrenci karnesi…
Annem o valizde benim ilk okul karnelerimi, benim de dahil olduğum TKP operasyonları haberlerinin yer aldığı gazete kupürlerini ve benim ona ceza evinden gönderdiğim mektupları da saklamış.
Dün o mektupları okurken çok duygulandım.
O mektupların birinde selam gönderip sözünü ettiklerimden beş kişi bugün hayatta değil.
Anneannem, Yengem, Dayım, İhsan Bey Amca ve o mektubu yazdığım annem de…
Hayatta olanlarsa, Eşim Hülya, Ablam ve Ağabeyim…
Ve her biri, benim aracılığımla ülkemizin yaşamak zorunda olduğu bir dönemle, 12 Eylül Faşist darbesi ile yüzleşmek zorunda kaldı.
Tıpkı o dönemin diğer 12 Eylül Mağdurları Yakınları -daha doğrusu mağdurları- gibi…
Dün o mektupları okurken çok duygulandım.
O mektupların birinde selam gönderip sözünü ettiklerimden beş kişi bugün hayatta değil.
Anneannem, Yengem, Dayım, İhsan Bey Amca ve o mektubu yazdığım annem de…
Hayatta olanlarsa, Eşim Hülya, Ablam ve Ağabeyim…
Ve her biri, benim aracılığımla ülkemizin yaşamak zorunda olduğu bir dönemle, 12 Eylül Faşist darbesi ile yüzleşmek zorunda kaldı.
Tıpkı o dönemin diğer 12 Eylül Mağdurları Yakınları -daha doğrusu mağdurları- gibi…
İlişikte söz konusu mektubun görselleri var.
Gerek fotoğraf kalitesi, gerekse benim olağanüstü kötü el yazım nedeniyle okunamaz kaygısıyla aşağıya mektubun metin halini de aldım.
Birkaç yazım hatasını düzeltmenin dışında görsellerini gördüğünüz orijinal metnini değiştirmedim.
Elbette parantez içine aldığım numaralar orijinal metinde yok.
Birkaç yazım hatasını düzeltmenin dışında görsellerini gördüğünüz orijinal metnini değiştirmedim.
Elbette parantez içine aldığım numaralar orijinal metinde yok.
O parantez içinde numaralar aşağıya aldığım yazının başlığında sözünü ettiğim "daha fazlasının" açıklamalarına ait.
İşte mektup:
Sevgili Anneciğim,
Ne zamandan beri sana mektup yazmak istediğim halde bir türlü oturup yazamadım. Aslında yazmam gerektiği halde bir türlü yazamadığım bir sürü insan var.Bu gece herkese yazmaya karar verdim. Önce senden başlıyorum.
Anneciğim sağlığın nasıl? Dilerim iyisindir. Kendine iyi bak ve benim için de fazla üzülme.
Bu zamana kadar sana yeterince dert oldum. Bundan sonra benim için üzülmeni hele hele hastalanmanı hiç istemem.
Benim durumum pek o kadar fena değil. Eninde sonunda burası bir hapishane yani güllük gülistanlık bir yer değil. Ama bir cehennem de sayılmaz.
Bu zamana kadar başıma gelen bunca dert, bunca sorunu hesaba katarsak burası onların yanında o kadar kötü gelmiyor insana.
Bu yüzden anneciğim kendini benim için üzmene gerek yok. Aslında hiçbir derdi kafana takmana gerek yok. Birçok sorun bizim dışımızda, kafamıza taksak da takmasak da var olmakta devam ediyor. Ve çoğu dert ne kadar üzülürsek üzülelim çözümlenemiyor. Önemli olan bu tür dertlerden en az zararla kurtulmayı bilmek.
İstersen sana buradaki yaşantımı biraz aktarayım. Sabahlarda erken saatlerde sayım oluyor. Herkes elbiselerini giyip yemekhanede toplanıyor. Sayımdan sonra kahvaltı oluyor. Genellikle çorba getiriyorlar. Kahvaltıdan sonra havalandırmaya çıkıyoruz.
Temiz havada biraz volta attıktan sonra herkes işinin başına oturuyor. Hapishane insana dışarıda yapmayacağı bir sürü şey yaptırtıyor. Koca koca adamlar oyuncak gemi yapıyorlar ya da ufak sazlar yapıyorlar.
Ben şimdilik el işi yapmıyorum. Şu sıralar yoğun bir şekilde İngilizce çalışıyorum. Bayağı ilerlettim sayılır. Yakında şakır şakır konuşamazsam da derdimi anlatabilecek düzeye gelirim. Burada ayrıca yaptıklarıma gelince;
Öğle yemeğinden önce salata yapıyoruz. 4-5 arkadaş birlikte yediğimizden ortak hazırlıyoruz. Salata hazırlamak benim hoşuma gidiyor. Bugün sabahtan çamaşır yıkadım. Pek o kadar iyi olmasa da yavaş yavaş öğreniyorum.
Anneciğim gördüğün gibi buradaki günler geçip gidiyor. Sağlığım da iyi. Arada bir spor yapıp iyi de besleniyorum. (1)
Kısacası en önemli sorunum sevdiklerime olan özlemim.
Bu ziyarette Hülya geldi. Buraya geldiğimden beri 3. Gelişi. Genelde pek şanslı sayılmazsam da bu konuda oldukça şanslıyım. Kızcağız benim için elinden geleni ardına koymuyor. Burada bir çok mahkum, yakınları tarafından terk edilmiş ya da pek ilgi görmüyor. (2)
Bu ziyarette Hülya geldi. Buraya geldiğimden beri 3. Gelişi. Genelde pek şanslı sayılmazsam da bu konuda oldukça şanslıyım. Kızcağız benim için elinden geleni ardına koymuyor. Burada bir çok mahkum, yakınları tarafından terk edilmiş ya da pek ilgi görmüyor. (2)
Benim hiç olmazsa bu konuda pek sıkıntım yok. İnsanın sevdiği ve sevildiği yakınları olması büyük bir destek… İleride benim için yapılan tüm fedakarlıklara karşılık elimden geldiğince bir şeyler yapmak isterdim. Gerek sen gerek ablam benim için bir çok fedakarlıkta bulundunuz. Bunları ödemek imkansız biliyorum. Ve ben bu zamana kadar sizin için pek bir şey yapamadım. Zaman zaman bunları düşünüp üzülüyorum.
Örneğin ağbimin düğününde bile bulunamadım. Üstelik düğünün hemen ertesinde benim için koşturup durdu, üzüldü.(3) Bütün bunlar aklıma geldikçe üzülüyorum. Ama sen de bilirsin ki başınıza açtığım bunca derde rağmen bencil ve vurdumduymaz bir insan değilimdir.
Örneğin ağbimin düğününde bile bulunamadım. Üstelik düğünün hemen ertesinde benim için koşturup durdu, üzüldü.(3) Bütün bunlar aklıma geldikçe üzülüyorum. Ama sen de bilirsin ki başınıza açtığım bunca derde rağmen bencil ve vurdumduymaz bir insan değilimdir.
Yaşamım boyunca dürüst olmaya çalıştım. Ne yaptımsa doğru olduğuna inandığım için yaptım. Kimseye zarar vermek istediğimden değil. Elbette bir takım hatalarım olmuştur. Ama iyi niyetimi hiçbir zaman bırakmadım. Neyse bütün bunlardan söz edip seni daha fazla üzmeyeyim.
Anneciğim Anneannem, Dayım ve Yengem nasıl iyiler mi? Onlara selam ve sevgilerimi iletiver.
Anneanneme söyle hastalanıp ölmesin. Çıkınca ona türkü söyleyeceğim. (4)
Anneanneme söyle hastalanıp ölmesin. Çıkınca ona türkü söyleyeceğim. (4)
Yengemin sağlığı nasıl iyi mi? Ona da epeyi yük oldum. Ve bana oldukça anlayışlı davrandı. (5)
Anne, önümüzde günlerdeki bir görüşe geldiğinde getirmeni istediğim bazı şeyler var. Biliyorsun burada bir kez içeriye bir şeyler alıyorlar. O yüzden kışlık ve yazlıkları birlikte almak zorundayım.
Şu sıralar ihtiyacım olan şeyleri yazayım istersen. Bir eşofman, bir spor şortu, 2-3 tane yazlık gömlek, tişört ve kışlık giyecekler. Pek acelesi yok ama yakın zamanda getirebilirsen sevinirim.
Anneciğim mektubumu burada kesiyorum. Dilerim yazımı okuyabilmişsindir. Beni soran herkese selamlarımı ilet. Birçoğuna ben yazacağım zaten. Sen komşulardan soran olursa selamımı söylersin.
Hayriye Hanım teyze ve İhsan Bey amcaya (6) da selamlarımı ilet.
Hayriye Hanım teyze ve İhsan Bey amcaya (6) da selamlarımı ilet.
Şimdilik hoşça kal. Sevgi ve özlemle öperim.
Nadi
Nadi
İşte daha fazlası;
(1) Gerçekte iyi beslenemiyorduk. Burada annemin fazla üzülmesini istemediğim için yalan söylüyordum.
Aslında eşimin ve ailemin bana gönderdikleri parayla gayet iyi beslenme imkanım vardı.
Ama ben o parayı görmüyordum bile. Bir dilekçeyle komün saymanının bana gönderilen parayı çekmesini sağlamıştım.
O para komünde kullanılıyordu. Hiç parası gelmeyen ya da çok az gelen arkadaşlarımız vardı. Ben de komünden payıma düşenlerle beslenmek zorundaydım.
Elbette bu benim tercihimdi, kimse beni buna zorlamıyordu ve bugün de aynı şeyi yapardım. Ama ne yazık ki ceza evi komünleri bir dayanışma aracı olarak bir gereklilik olsa da suistimal edilmeye de çok açıktı. Bu suistimali komün yöneticileri ya da komün saymanları değil, sıradan komün üyeleri yapıyordu. Ailelerin gönderdikleri paranın bir kısmını başka arkadaşlarının üzerinden geçirip komüne çok azını veriyorlardı. Kimileri de ailelerine, “bana göndereceğiniz parayı hesabıma yatırın, çıkınca iş kurarım” diye mektuplar yazmış ve tespit edilmişlerdi. Sonuçta iş inada biniyor komün birkaç dürüst insanın parasıyla idare etmek zorunda kalıyor, doğru dürüst beslenemiyorduk. Ben dışarı çıktığımda karaciğerim büyümüş olarak çıkmıştım.
Aslında eşimin ve ailemin bana gönderdikleri parayla gayet iyi beslenme imkanım vardı.
Ama ben o parayı görmüyordum bile. Bir dilekçeyle komün saymanının bana gönderilen parayı çekmesini sağlamıştım.
O para komünde kullanılıyordu. Hiç parası gelmeyen ya da çok az gelen arkadaşlarımız vardı. Ben de komünden payıma düşenlerle beslenmek zorundaydım.
Elbette bu benim tercihimdi, kimse beni buna zorlamıyordu ve bugün de aynı şeyi yapardım. Ama ne yazık ki ceza evi komünleri bir dayanışma aracı olarak bir gereklilik olsa da suistimal edilmeye de çok açıktı. Bu suistimali komün yöneticileri ya da komün saymanları değil, sıradan komün üyeleri yapıyordu. Ailelerin gönderdikleri paranın bir kısmını başka arkadaşlarının üzerinden geçirip komüne çok azını veriyorlardı. Kimileri de ailelerine, “bana göndereceğiniz parayı hesabıma yatırın, çıkınca iş kurarım” diye mektuplar yazmış ve tespit edilmişlerdi. Sonuçta iş inada biniyor komün birkaç dürüst insanın parasıyla idare etmek zorunda kalıyor, doğru dürüst beslenemiyorduk. Ben dışarı çıktığımda karaciğerim büyümüş olarak çıkmıştım.
(2) Eşim Hülya, bu süreç içerisinde bana fazlasıyla sahip çıkmıştı. Görüşe gelebilmesi için ceza evinde nikah kıymıştık. Bkz. : Bir Nikah Öyküsü
Yalova’da zorunlu hizmetini yaparken, hemen her görüş günü (açık görüşlerin hepsinde) ziyaretime gelirdi.
O ziyarete gelebilmek için gece acil nöbeti üstlenir, 24 saat uykusuzluktan sonra, nöbet izninde hiç uyumadan Çanakkale'ye gelirdi. Ziyaretten sonra tekrar Yalova’ya döner dinlenemeden göreve başlardı.
Sevgili eşim yaşantım boyunca bana destek oldu.
Ve bütün bunlar bir yazı altı notuna sığmayacak kadar fazla...
Yalova’da zorunlu hizmetini yaparken, hemen her görüş günü (açık görüşlerin hepsinde) ziyaretime gelirdi.
O ziyarete gelebilmek için gece acil nöbeti üstlenir, 24 saat uykusuzluktan sonra, nöbet izninde hiç uyumadan Çanakkale'ye gelirdi. Ziyaretten sonra tekrar Yalova’ya döner dinlenemeden göreve başlardı.
Sevgili eşim yaşantım boyunca bana destek oldu.
Ve bütün bunlar bir yazı altı notuna sığmayacak kadar fazla...
(3) Ağabeyimin düğünü normal düğünler gibi olmamıştı. Benim mahkemem sonuçlanmıştı ve aranıyordum. Geceye benim aranıyor olmam damga vurmuştu. Elbette çoğu sıkıntılı, ama kısmen de gülünç durumlar yaşanmıştı.
Ben doğal olarak katılamadım. En az 10-15 polis düğüne davetsiz olarak katılmışlardı.
Sonradan anlattıklarına göre düğünün sonunda olan tebrik kuyruğuna bazı polisler de katılmıştı.
Ama hiçbiri takı takmamış.
Aramalar o kadar yoğunlaşmıştı ki ağabeyim ve eşi düğün gecesi bizim evde kalmışlardı. O ev benden dolayı gözetim altındaydı. Aslında iki yıl süren kaçaklığım süresince bütün yakınlarımızın evi açığa çıkmıştı. Başımı sokacak yer kalmamıştı.
O geceyi de ağabeyimin kayın pederinin evinde geçirmiştim. Ev karakolun bulunduğu caddeye paralel olan ana caddedeydi.
Sabah o evin de aranmak üzere olduğu bilgisi geldi.
Sıkıntı vermek istemedim, evden çıktım umutsuz ve plansız bir şekilde yürümeye başladım.
Bir iki dakika sonra yanımda bittiler.
Ağabeyime haber vermişler, düğün gecesinin ertesinde karakola gelmek zorunda kaldı. Polisler benim taksiyle gitmeme izin verdiler. Tanıdık bir taksici bizi, arkada iki polisin ortasında ben, ağabeyim de önde olmak üzere Buca ceza evine götürdü.
Ağabeyim izin verdikleri yere kadar bana eşlik etti.
Ben yakınlarıma verdiğim sıkıntının bitmiş olmasından dolayı biraz rahatlamış ama yepyeni bir maceraya atılmanın heyecanıyla, iki yıllık cezamın iki ayını geçirdiğim Buca ceza evinin kapı altından içeri girdim.
Ben doğal olarak katılamadım. En az 10-15 polis düğüne davetsiz olarak katılmışlardı.
Sonradan anlattıklarına göre düğünün sonunda olan tebrik kuyruğuna bazı polisler de katılmıştı.
Ama hiçbiri takı takmamış.
Aramalar o kadar yoğunlaşmıştı ki ağabeyim ve eşi düğün gecesi bizim evde kalmışlardı. O ev benden dolayı gözetim altındaydı. Aslında iki yıl süren kaçaklığım süresince bütün yakınlarımızın evi açığa çıkmıştı. Başımı sokacak yer kalmamıştı.
O geceyi de ağabeyimin kayın pederinin evinde geçirmiştim. Ev karakolun bulunduğu caddeye paralel olan ana caddedeydi.
Sabah o evin de aranmak üzere olduğu bilgisi geldi.
Sıkıntı vermek istemedim, evden çıktım umutsuz ve plansız bir şekilde yürümeye başladım.
Bir iki dakika sonra yanımda bittiler.
Ağabeyime haber vermişler, düğün gecesinin ertesinde karakola gelmek zorunda kaldı. Polisler benim taksiyle gitmeme izin verdiler. Tanıdık bir taksici bizi, arkada iki polisin ortasında ben, ağabeyim de önde olmak üzere Buca ceza evine götürdü.
Ağabeyim izin verdikleri yere kadar bana eşlik etti.
Ben yakınlarıma verdiğim sıkıntının bitmiş olmasından dolayı biraz rahatlamış ama yepyeni bir maceraya atılmanın heyecanıyla, iki yıllık cezamın iki ayını geçirdiğim Buca ceza evinin kapı altından içeri girdim.
(4) Bildiğim en kötü ses ve en kötü şarkı, türkü söyleyen kişi benim.
Ne var ki anneannemin kulakları ileri derecede sağırdı. Benim Türküleri yüksek perdeden ve adeta anons eder gibi söylememden hiç rahatsız olmazdı.
Aksine sözlerini de anlayabildiği için hoşuna bile giderdi. Ben de türkü söylerken yanımdan kaçmayan tek kişi olan anneanneme bol bol türkü söylerdim.
Anneannem, ben içeriden çıkıncaya kadar yaşamıştı.
Çanakkale'den kalabalık bir grupla Menemen'e geldiğimizde Anneannem ilk görüşmemizde mektupta onun için yazdıklarımı hatırlattı bana, "Ölmesin demişsin, bak ölmedim" dedi.
Gerçi ben çıkar çıkmaz, eşimin zorunlu hizmetini yaptığı yere, Yalova’ya gitmiştim.
Ama sık sık İzmir'e geliyorduk ve her geldiğimde, onun çok hoşuna giden bet sesimle bol bol türkü söyledim.
Ne var ki anneannemin kulakları ileri derecede sağırdı. Benim Türküleri yüksek perdeden ve adeta anons eder gibi söylememden hiç rahatsız olmazdı.
Aksine sözlerini de anlayabildiği için hoşuna bile giderdi. Ben de türkü söylerken yanımdan kaçmayan tek kişi olan anneanneme bol bol türkü söylerdim.
Anneannem, ben içeriden çıkıncaya kadar yaşamıştı.
Çanakkale'den kalabalık bir grupla Menemen'e geldiğimizde Anneannem ilk görüşmemizde mektupta onun için yazdıklarımı hatırlattı bana, "Ölmesin demişsin, bak ölmedim" dedi.
Gerçi ben çıkar çıkmaz, eşimin zorunlu hizmetini yaptığı yere, Yalova’ya gitmiştim.
Ama sık sık İzmir'e geliyorduk ve her geldiğimde, onun çok hoşuna giden bet sesimle bol bol türkü söyledim.
Ne yazık ki çıktıktan 7 ay sonra –tam da askere giderken- öldü.
O günden sonra kimse benden türkü dinlemedi.
O günden sonra kimse benden türkü dinlemedi.
(5) Sevgili Yengem… Kaçaklığım boyunca olabilecek her türlü desteği vermişti. Evsiz kaldığımda birçok defa geç saatlerde giderdim.
O saatlerde uyumaz benim saniyelik zil sesimi duyar kapı otomatına basardı.
Bir gece yine dayımlara gidiyordum. Karşıdan gelen iki adamın konuştuklarına tesadüfen kulak kabarttım. Biri diğerine, “Birkaç günden beri o apartmanı gözlüyorlar, galiba birilerini yakalayacaklar” gibi bir şeyler söyledi.
Birden irkildim. Bu defa sokağın öbür başından yaklaşıp uzaktan dayımların apartmanına baktım.
Ya bana öyle gelmişti ya da tahminim doğruydu. Birkaç kişi apartmanı uzaktan gözlüyordu.
Riske girmek istemedim. Özellikle yakınlarımı zor durumda bırakamazdım.
Geri döndüm. O geceyi parkta geçirdim.
O günden bu yana kimseye bir şey söylemedim.
Yıllar sonra bir sohbet sırasında yengeme hem teşekkür edip bu olayı anlatmak istedim. Yengem lafı değiştirdi fırsat vermedi. Ne yazık ki Yengem de dayım da öldü.
Keşke bu yazımı okuyabilseydiler. Ama o zamanlar ben yazı yazmıyordum ki…
O saatlerde uyumaz benim saniyelik zil sesimi duyar kapı otomatına basardı.
Bir gece yine dayımlara gidiyordum. Karşıdan gelen iki adamın konuştuklarına tesadüfen kulak kabarttım. Biri diğerine, “Birkaç günden beri o apartmanı gözlüyorlar, galiba birilerini yakalayacaklar” gibi bir şeyler söyledi.
Birden irkildim. Bu defa sokağın öbür başından yaklaşıp uzaktan dayımların apartmanına baktım.
Ya bana öyle gelmişti ya da tahminim doğruydu. Birkaç kişi apartmanı uzaktan gözlüyordu.
Riske girmek istemedim. Özellikle yakınlarımı zor durumda bırakamazdım.
Geri döndüm. O geceyi parkta geçirdim.
O günden bu yana kimseye bir şey söylemedim.
Yıllar sonra bir sohbet sırasında yengeme hem teşekkür edip bu olayı anlatmak istedim. Yengem lafı değiştirdi fırsat vermedi. Ne yazık ki Yengem de dayım da öldü.
Keşke bu yazımı okuyabilseydiler. Ama o zamanlar ben yazı yazmıyordum ki…
(6) İhsan Bey Amca diye hitap ettiğim ağabeyimin kayın pederi…
Kızının düğün gecesinde evinde bir kaçak barındırmıştı. Damadının kaçak kardeşini…
Üstelik evi karakolunun çok yakınındaydı.
Az kaldı onun evinde yakalanacaktım.
12 Eylül Faşist Darbesi kimisini ateşiyle yaktı.
Kimisini de rüzgarıyla ürpertti...
Kızının düğün gecesinde evinde bir kaçak barındırmıştı. Damadının kaçak kardeşini…
Üstelik evi karakolunun çok yakınındaydı.
Az kaldı onun evinde yakalanacaktım.
12 Eylül Faşist Darbesi kimisini ateşiyle yaktı.
Kimisini de rüzgarıyla ürpertti...
Nadi Öztüfekçi
25 Nisan 2017 Salı
Eğer sizi görünce sevinen bir yakınınız varsa....
Şimdiye kadar 3-4 defa ameliyat oldum.
Bunların son ikisinin ameliyat sonrası ayılma anlarını hatırlıyorum.
Ameliyatın hemen sonrasında ayılma ünitesine alınıyorsunuz. İlk baktıkları şey sizin normal yollardan nefes alıp alamadığınız oluyor.
Ben her iki ameliyatım sonrasında nefes almakta zorlandım.
Hemşirenin, “Hadi ama Nadi Bey dönün artık” diye seslendiğini anımsıyorum. Pozisyonumu falan düzelttiler.
Kaç dakika ya da saniye olduğunu bilmiyorum ama bir süre nefes alamadım.
Nefes alamamak.?!
Her zaman çok kolay yaptığın bu sıradan bedensel işlevi yerine getiremediğin durumda senin için ne kadar önemli olduğunu, daha bir anlıyorsun.
Senin için ne kadar değerli ve yaşamsal olduğunu bilsen de, sanki ömrün boyunca hiç kaybetmeyeceğini sandığın sıradan bir bedensel işlevi, gün geliyor kaybedebileceğini görüyorsun.
O iki ameliyat sonrasında da nefes almaya çabalamamı hatırlıyorum.
Her şey yoluna girdiğinde, artık ameliyat sonrası acılarınla ilgileniyorsun. Nefes almak yine sıradan bir bedensel işlev oluyor.
59 yıllık yaşamım da, benim için nefes almak kadar değerli, ama bir o kadar da doğal gelen, şimdiye kadar özel bir çaba sarf etmeden sahip olduğum ve bugüne kadar hiç yoksun olmadığım bir şey vardı.
Annemin, beni her gördüğünde gözlerinin içinin güldüğünü görmek…
Kendimi hatırladığımdan bu yana beni her yeni gördüğünde gözlerinin içi gülerdi.
Yeni derken, öyle bir iki saatlik aralıklardan söz ediyorum.
Yeni derken, öyle bir iki saatlik aralıklardan söz ediyorum.
Çocukluğumda sokaktan su içmek için ya da acıktığımdan dolayı eve geldiğimde, okula başladıktan sonra okuldan her döndüğümde, sanki uzun bir aradan sonra görüyormuş gibi hep gözlerinin içi gülerdi.
Bu, çalkantılı yaşantımın hemen her aşamasında devam etti.
Üniversite ile başlayan İGD'lilik yıllarımda bu aralar biraz uzamaya başladı. Menemen İGD’nde çalıştığım zamanlarda da değişik nedenlerle eve geç geldiğim ya da hiç gelmediğim olurdu.
Sonrası Ege Üniversitesi Bornova kampüsünde ve Bornava İGD şubesinde çalışmaya başladığımda da bazı geceler, değişik etkinlikler (yazılama, afişleme vb.) nedeniyle eve dönmezdim
Sonrası Ege Üniversitesi Bornova kampüsünde ve Bornava İGD şubesinde çalışmaya başladığımda da bazı geceler, değişik etkinlikler (yazılama, afişleme vb.) nedeniyle eve dönmezdim
Birçok kez geceyi karakolda geçirdiğim de oldu.
Bütün bu maceralı günlerin sonunda eve döndüğümde ilk karşılaştığım şey annemin birden parlayan gözleri, yüzündeki sevinç olurdu.
Nasıl oluyorsa böyle günlerin sonunda annem çoğu kez pencerede olurdu.
Bir iki gün boyunca, sürekli beni pencerede beklemesine imkan yoktu. Çünkü eve geldiğimde yemekler yapılmış, ev de tertemiz olduğuna göre bütün vaktini pencerede geçirmiş olmazdı.
Ama çoğunda annem beni sokağın köşesinden döner dönmez görürdü. Ben de onu pencerede...
1976-80 yılları boyunca Üniversiteler çok hareketliydi. Boykotlar, eylemler, çatışmalar, ölümler yaralanmalar sıradan şeylerdi. (Şimdi de öyle değil mi?)
Ben de birçok defa eve yaralı geldim.
Birçok defa kafa göz yarılmış, ayağı çıkmış ve eli kesilmiş (hatırladıklarım) bir halde eve geldiğimi biliyorum.
Böyle anlarda bile annem, beni ilk gördüğünde önce yüzü güler, sonra yaralı halimden dolayı endişeli bir hal alırdı. Sanırım yaralı bile olsa, sağ olarak gelmiş olmam onu sevindirirdi.
12 Eylül faşist darbesi annemle görüşmelerimizi bayağı aksatmıştı.
Birçok kez evimizi polis bastı, gözledi ya da beni soruşturdu. Birkaç defa kaçaklık yaşadım, arandım, yakalandım, serbest bırakıldım, tekrar yakalandım.
Bu tür, uzun aralarla görüşmek zorunda olduğumuz zamanlar, annemin beni her gördüğünde gülen gözlerini özlerdim.
Bu güne kadar beni gördüğünde yüzünün öfkeyle asıldığını, gözlerinin ateş gibi olduğu tek bir an oldu.
Daha önce bir yazımda bahsetmiştim. Bknz: 12 Eylül Anneleri. Annem..
Yaklaşık bir ay süren işkenceli bir sorgu esnasında, bir rastlantı sonucu –yemek kovalarını almaya indirdiklerinde- beni bitkin bir şekilde görmüş, yüzü o zamana kadar görmediğim, bambaşka bir hal almıştı.
Bana doğru gelmesini engellemeye çalışan polislere duyduğu öfke, yüzüne hakim olmuştu.
Annemi bir daha hiç öyle görmedim.
Hapislik zamanlarında, hemen her -kapalı veya açık- görüş günü beni ziyarete gelip, beni hapishane kıyafetleriyle gördüğünde de hep yüzü güldü annemin.
Ondan sonra da…
Evlenip artık kendi evimde yaşadığım zamanlar, hangi aralıkla olması fak etmeksizin, onu her ziyaretimizde ya da bizi ziyaretlerinde, kısacası hemen her karşılaşmamızda annemin gülen gözlerinle karşılaştım.
Hatta ameliyattan sedye ile çıkardıklarında, yarı baygın halimle bile, başımda Hülya ile birlikte bana bakan yüzünde de aynı, o içi gülen gözleri hatırlıyorum.
Ve hatta kendi ameliyatlarında… Sırtında osteoporoz sonucu kırılan omurga kemiğine yapılan kemik betonu uygulaması operasyonu sonrasında bile bu değişmedi.
Annem o kadar acısının arasında beni gördüğünde yüzü gülmüştü.
Son birkaç aydır annem zor günler geçirdi.
Birkaç defa acil servise kaldırıldı. Yoğun bakımlarda kaldı. Kozbeyli’den yetişip de Medikal Park acilinde onu gördüğümde yüzü şişmiş zor nefes alıyordu.
Yüzünde endişe vardı. Ama o anda bile beni gördüğünde gözleri aydınlanmıştı.
Sonra bir daha, bir daha acile kaldırdık. Normalde yatırmaları gerekirken, yatırmadılar, taburcu ettiler.
Tekrar fenalaştı yine acile kaldırdık
Acilde yattığı süre içinde bizleri sık sık dışarı çıkarıyorlardı. Bir fırsatını bulup yanına gidip beni gördüğünde de yüzü güldü annemin.
O kadar alışmıştım ki -daha doğrusu annem o kadar alıştırmıştı ki beni- bu duruma…
Ve benim için, bugüne kadar, tıpkı nefes alabilmek gibi, o kadar elzem ve o kadar doğal bir şeydi ki…
Hep böyle olacak sanıyordum.
Ta ki geçtiğimiz Cuma gününe kadar…
O gün annemin yanına yetiştiğimde annemin bakışları donuktu.
Kendinde değildi. Beni tanımamıştı bile.
Tıpkı o ameliyat sonrası ayılma ünitesinde nefes almakta zorlandığım gibi hissettim kendimi.
Demek ki bir gün annemin beni görünce gözlerinin içinin gülmesinden yoksun olacakmışım.
Ameliyat sonrası biraz çaba sarf ederek nefesime kavuşmuştum.
Ama bu defa farklıydı. Benim çabama bağlı değildi.
59 yıldan beri alıştığım, bana soluk veren bu duyguyu belki de sonsuza kadar kaybetmiştim.
Şu an o duyguyu bir kere olsun yaşayabilmek için neler vermezdim.
Ameliyat sonrası deneyimin öğrettiği üzere bazen, ne büyük nimet olduğunu hatırlayarak ve düşünerek nefes alırım.
Uzun uzun, defalarca tadını çıkara çıkara…
Annemin bilincinin yerine gelmesini ve yine beni gördüğünde gözlerinin içinin gülmesini bir kez olsun, ne büyük bir nimet olduğunu hatırlayarak ve düşünerek görmek isterdim.
Eğer sizi görünce sevinen bir yakınınız varsa, anneniz, eşiniz, çocuğunuz ya da kediniz…
O anların kıymetini bilin.
Bir gün kaybediveriyorsunuz.
Ben kaybettim. Dün saat sekizde annemin beni gördüğünde o içleri gülen gözleriyle bana bakmasından sonsuza dek mahrum oldum.
Ben kaybettim. Dün saat sekizde annemin beni gördüğünde o içleri gülen gözleriyle bana bakmasından sonsuza dek mahrum oldum.
Annem yaşamım boyunca bana yaşattığı duyguyu eminim ki ablam ve abime de yaşatmıştır.
Gelinlerine, torunlarına…
Hatta tanıdığı herkese…
Bugüne kadar, 91 yılını kimseyi kırmadan yaşayabildiğine göre içindeki sevginin sonsuz olması gerekir.
Ben bana yaşattıklarını yazdım.
Şu sıralar başka konularda yazmam pek kolay değil zaten...
Bu yazı da kolay olmadı.
Ota çöpe kolayca yazı yazan ben, bu yazıyı yazarken çok zorlandım.
Tıpkı o ameliyat sonrası nefes almakta zorlandığım gibi...
O zaman zorlanarak da olsa nefes alabilmeyi başarabilmiştim.
Bakalım bu defa başarabilecek miyim?
Bu yazı da kolay olmadı.
Ota çöpe kolayca yazı yazan ben, bu yazıyı yazarken çok zorlandım.
Tıpkı o ameliyat sonrası nefes almakta zorlandığım gibi...
O zaman zorlanarak da olsa nefes alabilmeyi başarabilmiştim.
Bakalım bu defa başarabilecek miyim?
14 Şubat 2017 Salı
Dışarıda Kar Yağıyor
Yıllar önce, 12 Eylül zamanlarında, Halil Rıfat Paşa taraflarında Hülya ile buluşurduk.
O mezun olmak üzere olan bir tıp fakültesi öğrencisiydi bense polis tarafından arandığım için, üniversiteye gidemiyordum.
Nedense Halil Rıfat Paşa daha emniyetli geldiği için oralarda buluşurduk.
O sıralar TKP’nin İzmir gençlik örgütlenmesini üstlenmişim. Tepede bir kişi, aşağıda üniversite, semtler, liseliler, çevre ilçelerin sorumlularıyla da genelde oralarda buluşur, sokak aralarında gezerek görüşürdük.
Onlara birkaç seksiyonu da katarsak, yaklaşık on kişiyle değişik periyotlarla buluşmam gerekiyordu.
Neyse, amacım bu konulara girmek değil. Onlara da sıra gelecek elbet.
Ama şimdilik Hülya ile neden Hail Rıfat Paşa’da ve akşam saatlerinde buluştuğumuzu anlatmak için kısaca değinyorum.
Öncelikle, oralarda bir evde kalıyordum.
Yukarıdan gelen talimat gereği çok fazla dışarılarda dolaşmamam gerekiyordu.
Bazen bir günde iki üç görüşme gerçekleştirirdik.
Zorunlu olarak o civarlarda buluşuyorduk.
Bol miktarda ara sokaklarıyla gerçekten bu tür faaliyetlere uygun bir semtti.
Yani Hülya ile orada buluşmak bir anlamda teknik olarak gerekliydi.
Hülya ile buluşacağım günleri ne kadar boş tutmaya çalışsam da bir türlü olmuyordu.
O yüzden gündüz saatleri örgüt görüşmelerini halledip garanti olsun diye akşam üzerilerine denk getiriyorduk
Kış zamanlarıydı kısa bir süre sonra hava kararırdı.
Biz buluştuğumuz kafede göz açıp kapanıncaya kadar zamanımızı doldurunca, ara sokaklardan Hülya’nın bineceği dolmuşa kadar birlikte yürürdük.
Evlerin pencerelerinden ışıklar sızardı. Alt katlardaki pencerelerin önünden geçerken camların buğulanmış olduğunu görürdük.
İçeride soba yandığının işaretiydi.
Biz Hülya ile o soğuk akşamlarda sokaklarda gezerken, o evlerdeki sıcak ortamları imrenerek konuşurduk; "Bizim de böyle sıcaktan camları buğulanmış pencereleri olan evimiz olacak mı?" diye…
Doğrusu zor bir hayaldi.
Beni polis arıyor, eğitimim yarım kalmış ve ben hemen tüm kişisel beklentilerimi bir türlü gelmeyen, -aslında sürekli ötelenen- devrim sonrasına ertelemiş durumdaydım.
Nasıl bir ruh haliyse, sevgilimle birlikte sıcak bir evin hayalini kurmaktan bile suçluluk duymaktayım.
O, bir iki dakika sonra Bostanlı, Şemikler sınırındaki evine gitmek üzere taksi dolmuşlara binecek, akşamın o saatlerinde defalarca taşıt değiştirerek uzun bir yol kat edecekti.
Bense, oturulabilir olmaktan çok, gözden ırak ve dikkati çekmemesi gibi özelliklerinden dolayı tercih edilmiş, üç beş eşya ile güya döşenmiş, o soğuk örgüt evime dönecektim.
Her şeye rağmen hayal kuruyorduk.
Umut ne kadar derinlere gömülse de yeşerebiliyordu.
O kısacık zamanın bitmesini hiç istemezdim.
Ama zaman acımasızdı. Hülya da evdekileri fazla meraklandırmamalıydı.
Bir sonraki buluşmamızın tarih ve saatini kararlaştırıp ayrıldığımızda, boğazımda koca bir yumruk, yine ara sokaklardaki birinci kattaki evlerin buğulanmış camlarına imrenerek bakarak, kaldığım o soğuk eve dönerdim.
Daha sonraları, örgütsel ilişkilerimizin darmadağın edilip, içinin dışına çıkarıldığı, benim bile umudumun paramparça olduğu, -aralıklı da olsa- uzunca sayılabilecek bir süre boyunca kaçaklık yaşadım.
Yine öyle evlerde, bazen de yakınlarımın evlerinde kaldım.
O evlerde soba yanıyordu, ama zorunlu misafirliğimin, -bana yansıtılmasa bile- o evde potansiyel bir tehlike olmam nedeniyle yarattığı tedirginlik yüzünden, o sobanın sıcaklığını yaşayamıyordum.
Birçok kez soğuk kış gecelerinde ara sokaklarda, o ışık sızan pencerelere, özellikle birinci katların buğulanmış camlarına bakarak dolaşmak zorunda kaldım.
Bir iki gecemi de parklarda bankların üzerinde, köpeklerle arkadaşlık ederek geçirdim.
İçinden ışık sızan pencereler hala dikkatimi çeker.
Geçenlerde Türk Telekom'un reklamını izlerken bu anlattıklarım aklıma geldi.
O reklam filmindeki kardan adamı kendimle özdeşleştirdim.
Siz de izlediniz mi?
Akşam vakti. Issız bir sokakta kar yağıyor.
Sadece bir kardan adam var. Işık sızan bir pencereye bakıyor.
Reklam bu ya..? Her nasılsa kardan adam pencereye yaklaşıyor, evdeki o sıcak ve mutlu ortamı imrenerek izlemeye başlıyor.
Sonra pencereden evin içini görüyoruz.
Sıcacık bir ev ortamı ve evin hemen bütün fertleri 'Evde Limitsiz Fiber İnternet'in nimetlerinden yararlanmakla meşguldür.
Mutfakta anne ve küçük kızı kek yaparken bir notbookla İnternet'ten tarifini alıyor.
Baba tabletten haberleri izlerken en küçük çocuk da Tv’den Tivibu izliyor.
Büyükbaba gözükmüyor.
Babaannenin elinde de cep telefonu var. Belki de WhatsApp’tan “Üçüncü Bahar” grubundan arkadaşlarıyla yazışıyor.
Reklam filmi öyle bir imaj veriyor ki sanki evin o sıcak ortamı tümüyle 'Evde Limitsiz Fiber İnternet' sayesindeymiş gibi.
Kardan adam daha fazla dayanamıyor fesatlıktan havuç burnu düşüyor.
Ses;”Kusura bakma kardan adam. Bu kış evde olmanın tadı bambaşka.” diye başlar, fiber internetin özelliklerini sayarak devam eder.
Hiç dikkat ettiniz mi?
Reklam filmlerinin senaryolarında genellikle, satılan ürünü almayacak ya da alamayacak kadar aptal, cahil, tutucu birileri vardır.
O ürünün getirdiği “olağanüstü imkanlardan” yararlanamadığı için, o ürünü alacak ya da alabilecek kadar zeki, bilgili ve açık görüşlü olanları kıskanır, fesatlanır komik durumlara düşer.
Reklamın ana fikri şudur: Bu ürünü almayan komik ve kötüdür.
İsterse almamasının nedeni yoksulluk olsun.
Asıl komik ve kötü olan da onlardır.
Onlar o ürünü, o internet paketini alanları ağaçlardan dürbünle gözetleyerek, torunlarının ev ödevlerini yapmaya çalışıp komik duruma düşerler, pencereden izlerken üzüntüden ya da kıskançlıktan havuç burunları düşer.
Onlar kardan adamlardır.
Onlar, “benim adım Cemil!”, “benim de Cemilcan..!” dırlar.
Yoksul, komik ve kötüdürler.
Onlar orman manzaralı milyonluk evleri almayanlar, bankaların verdiği çok avantajlı kredileri kullanmayanlar, olağan üstü uygun koşullardaki internet paketlerine abone olmayanlardır.
Onlar zaten kaybetmeye mahkumdurlar.
Üzülmek, imrenmek, fesatlanmak onlara yakışmaktadır.
Onlar üzülmeli, pişman olmalı, kıskanmalılar ki o ürünleri ve hizmetleri alanların zekaları, kurnazlıkları ve mutlulukları pekişsin.
Öyle ya..!? Birileri imrenmezse, o ürünleri, hizmetleri almanın ne anlamı var ki?
Herkesin alabileceği, sizi diğerlerine göre ayrıcalıklı kılmayan bir ürün ya da hizmet sizi nasıl mutlu eder?
Kaybeden yoksa, kazanmak neye yarar?
Yarışmadan öne geçtiğinizi anlayamazsınız.
Yarışma olmazsa kapitalizm olmaz.
Bu yüzden kapitalizm savaştırmak, yarıştırmak ister.
Kapitalizm, kendi varlığını sürdürmek için kaybedenlere gereksinim duyar.
Kaybedenleri bizlere seyrettirir, alay eder, küçümser, içinde bulunduğu zor durumlardan komedi yaratır.
Ama gerçek hayatta kaybedenlerin durumu hiç komik değildir.
Özellikle kendileri açısından…
Örneğin, -yaşadığım için biliyorum- soğuk kış gecelerinde evsiz kalmak çok zordur.
Ben ve Hülya o özlemini duyduğumuz sıcak yuvayı oluşturmayı başardık.
Uzun uzun, içimize sine sine yaşadık o sıcaklığı.
Reklam filmlerindeki kazananlar gibi kolay olmadı tabii. Emek, çaba, birliktelik, inat ve elbette biraz da şans gerekti.
Ama her şeye rağmen gecenin karanlığına pencerelerimizden evimizin hak ettiğimiz ışığını sızdırdık.
Bizim bu sıcaklığı yaşamayı hak etmemiz, bugün ülkemizde ve Dünyada yoksulluğun, çaresizliğin pençesindeki milyonlarca insanın hak etmediği anlamına gelmiyor.
Başarı ve başarısızlık her zaman, hatta çoğu kez hak edenin olmuyor.
Yaşam felsefesini başarı üzerine kurmak adil değil. Yaşam bir yarış değil. Olmamalı.
Yaşam dayanışarak sürdürülmeli.
Elbette emek ve çaba gerekiyor. Ama kapitalizmin bize önerdiği gibi savaşarak ve yarışarak yaşam sürdürülemez.
Aksine yaşamın yok oluşu savaşmak ve yarışmak yüzünden olacak.
Evet, savaş ve yarışların kaynağı olan kapitalizm...
Ve savaşmadan yenilmeyecek.
Evet, sınıf kavgası bizlerin güzel duyguları hatırına dünyadan yok olmayacak.
Ama kavga, yarış emekçilerin kendi aralarında olmamalı.
Kapitalizmin en büyük propaganda aracı olan reklamlar, emekçileri birbirleriyle yarıştırmak istiyor.
Kapitalist kültür ve felsefenin en tehlikeli unsurları reklamlarda bilinçlere işleniyor.
Reklamların kötü adamları aslında bizleriz. Onların ürünlerini onların istedikleri miktarlarda almayan, alamayan biz emekçileriz.
Dışarıda kar yağarken o sıcak pencerelerden bakanlar da kardan adamlar değil.
Onlar evsizler, sahipsiz çocuklar, yoksullar.
Onlar için yaşam eğlenceli olmanın çok ötesinde, hiç de Telekom’un reklamındaki gibi değil.
Gerçek yaşamda özellikle çocuklar, o pencerelere yaklaşamıyor bile…
Peki tam da bu zamanda bu yazının ne alakası vardı da ben yazdım?
Tam da Hayır'ın kazanılması için kafa yormamız gereken zamanda...
Bana göre tam zamanı...
Ben Hayır'a bu açıdan bakıyorum...
Sadece bir şeyleri kaybetmemek için değil, bir şeyleri düzeltmek için de HAYIR dediğim için, içimdeki Hayır'lardan birini dökmek istedim.
Nadi Öztüfekçi
14 Şubat 2017
O mezun olmak üzere olan bir tıp fakültesi öğrencisiydi bense polis tarafından arandığım için, üniversiteye gidemiyordum.
Nedense Halil Rıfat Paşa daha emniyetli geldiği için oralarda buluşurduk.
O sıralar TKP’nin İzmir gençlik örgütlenmesini üstlenmişim. Tepede bir kişi, aşağıda üniversite, semtler, liseliler, çevre ilçelerin sorumlularıyla da genelde oralarda buluşur, sokak aralarında gezerek görüşürdük.
Onlara birkaç seksiyonu da katarsak, yaklaşık on kişiyle değişik periyotlarla buluşmam gerekiyordu.
Neyse, amacım bu konulara girmek değil. Onlara da sıra gelecek elbet.
Ama şimdilik Hülya ile neden Hail Rıfat Paşa’da ve akşam saatlerinde buluştuğumuzu anlatmak için kısaca değinyorum.
Öncelikle, oralarda bir evde kalıyordum.
Yukarıdan gelen talimat gereği çok fazla dışarılarda dolaşmamam gerekiyordu.
Bazen bir günde iki üç görüşme gerçekleştirirdik.
Zorunlu olarak o civarlarda buluşuyorduk.
Bol miktarda ara sokaklarıyla gerçekten bu tür faaliyetlere uygun bir semtti.
Yani Hülya ile orada buluşmak bir anlamda teknik olarak gerekliydi.
Hülya ile buluşacağım günleri ne kadar boş tutmaya çalışsam da bir türlü olmuyordu.
O yüzden gündüz saatleri örgüt görüşmelerini halledip garanti olsun diye akşam üzerilerine denk getiriyorduk
Kış zamanlarıydı kısa bir süre sonra hava kararırdı.
Biz buluştuğumuz kafede göz açıp kapanıncaya kadar zamanımızı doldurunca, ara sokaklardan Hülya’nın bineceği dolmuşa kadar birlikte yürürdük.
Evlerin pencerelerinden ışıklar sızardı. Alt katlardaki pencerelerin önünden geçerken camların buğulanmış olduğunu görürdük.
İçeride soba yandığının işaretiydi.
Biz Hülya ile o soğuk akşamlarda sokaklarda gezerken, o evlerdeki sıcak ortamları imrenerek konuşurduk; "Bizim de böyle sıcaktan camları buğulanmış pencereleri olan evimiz olacak mı?" diye…
Doğrusu zor bir hayaldi.
Beni polis arıyor, eğitimim yarım kalmış ve ben hemen tüm kişisel beklentilerimi bir türlü gelmeyen, -aslında sürekli ötelenen- devrim sonrasına ertelemiş durumdaydım.
Nasıl bir ruh haliyse, sevgilimle birlikte sıcak bir evin hayalini kurmaktan bile suçluluk duymaktayım.
O, bir iki dakika sonra Bostanlı, Şemikler sınırındaki evine gitmek üzere taksi dolmuşlara binecek, akşamın o saatlerinde defalarca taşıt değiştirerek uzun bir yol kat edecekti.
Bense, oturulabilir olmaktan çok, gözden ırak ve dikkati çekmemesi gibi özelliklerinden dolayı tercih edilmiş, üç beş eşya ile güya döşenmiş, o soğuk örgüt evime dönecektim.
Her şeye rağmen hayal kuruyorduk.
Umut ne kadar derinlere gömülse de yeşerebiliyordu.
O kısacık zamanın bitmesini hiç istemezdim.
Ama zaman acımasızdı. Hülya da evdekileri fazla meraklandırmamalıydı.
Bir sonraki buluşmamızın tarih ve saatini kararlaştırıp ayrıldığımızda, boğazımda koca bir yumruk, yine ara sokaklardaki birinci kattaki evlerin buğulanmış camlarına imrenerek bakarak, kaldığım o soğuk eve dönerdim.
Daha sonraları, örgütsel ilişkilerimizin darmadağın edilip, içinin dışına çıkarıldığı, benim bile umudumun paramparça olduğu, -aralıklı da olsa- uzunca sayılabilecek bir süre boyunca kaçaklık yaşadım.
Yine öyle evlerde, bazen de yakınlarımın evlerinde kaldım.
O evlerde soba yanıyordu, ama zorunlu misafirliğimin, -bana yansıtılmasa bile- o evde potansiyel bir tehlike olmam nedeniyle yarattığı tedirginlik yüzünden, o sobanın sıcaklığını yaşayamıyordum.
Birçok kez soğuk kış gecelerinde ara sokaklarda, o ışık sızan pencerelere, özellikle birinci katların buğulanmış camlarına bakarak dolaşmak zorunda kaldım.
Bir iki gecemi de parklarda bankların üzerinde, köpeklerle arkadaşlık ederek geçirdim.
İçinden ışık sızan pencereler hala dikkatimi çeker.
Geçenlerde Türk Telekom'un reklamını izlerken bu anlattıklarım aklıma geldi.
O reklam filmindeki kardan adamı kendimle özdeşleştirdim.
Siz de izlediniz mi?
Akşam vakti. Issız bir sokakta kar yağıyor.
Sadece bir kardan adam var. Işık sızan bir pencereye bakıyor.
Reklam bu ya..? Her nasılsa kardan adam pencereye yaklaşıyor, evdeki o sıcak ve mutlu ortamı imrenerek izlemeye başlıyor.
Sonra pencereden evin içini görüyoruz.
Sıcacık bir ev ortamı ve evin hemen bütün fertleri 'Evde Limitsiz Fiber İnternet'in nimetlerinden yararlanmakla meşguldür.
Mutfakta anne ve küçük kızı kek yaparken bir notbookla İnternet'ten tarifini alıyor.
Baba tabletten haberleri izlerken en küçük çocuk da Tv’den Tivibu izliyor.
Büyükbaba gözükmüyor.
Babaannenin elinde de cep telefonu var. Belki de WhatsApp’tan “Üçüncü Bahar” grubundan arkadaşlarıyla yazışıyor.
Reklam filmi öyle bir imaj veriyor ki sanki evin o sıcak ortamı tümüyle 'Evde Limitsiz Fiber İnternet' sayesindeymiş gibi.
Kardan adam daha fazla dayanamıyor fesatlıktan havuç burnu düşüyor.
Ses;”Kusura bakma kardan adam. Bu kış evde olmanın tadı bambaşka.” diye başlar, fiber internetin özelliklerini sayarak devam eder.
Hiç dikkat ettiniz mi?
Reklam filmlerinin senaryolarında genellikle, satılan ürünü almayacak ya da alamayacak kadar aptal, cahil, tutucu birileri vardır.
O ürünün getirdiği “olağanüstü imkanlardan” yararlanamadığı için, o ürünü alacak ya da alabilecek kadar zeki, bilgili ve açık görüşlü olanları kıskanır, fesatlanır komik durumlara düşer.
Reklamın ana fikri şudur: Bu ürünü almayan komik ve kötüdür.
İsterse almamasının nedeni yoksulluk olsun.
Asıl komik ve kötü olan da onlardır.
Onlar o ürünü, o internet paketini alanları ağaçlardan dürbünle gözetleyerek, torunlarının ev ödevlerini yapmaya çalışıp komik duruma düşerler, pencereden izlerken üzüntüden ya da kıskançlıktan havuç burunları düşer.
Onlar kardan adamlardır.
Onlar, “benim adım Cemil!”, “benim de Cemilcan..!” dırlar.Yoksul, komik ve kötüdürler.
Onlar orman manzaralı milyonluk evleri almayanlar, bankaların verdiği çok avantajlı kredileri kullanmayanlar, olağan üstü uygun koşullardaki internet paketlerine abone olmayanlardır.
Onlar zaten kaybetmeye mahkumdurlar.
Üzülmek, imrenmek, fesatlanmak onlara yakışmaktadır.
Onlar üzülmeli, pişman olmalı, kıskanmalılar ki o ürünleri ve hizmetleri alanların zekaları, kurnazlıkları ve mutlulukları pekişsin.
Öyle ya..!? Birileri imrenmezse, o ürünleri, hizmetleri almanın ne anlamı var ki?
Herkesin alabileceği, sizi diğerlerine göre ayrıcalıklı kılmayan bir ürün ya da hizmet sizi nasıl mutlu eder?
Kaybeden yoksa, kazanmak neye yarar?
Yarışmadan öne geçtiğinizi anlayamazsınız.
Yarışma olmazsa kapitalizm olmaz.
Bu yüzden kapitalizm savaştırmak, yarıştırmak ister.
Kapitalizm, kendi varlığını sürdürmek için kaybedenlere gereksinim duyar.
Kaybedenleri bizlere seyrettirir, alay eder, küçümser, içinde bulunduğu zor durumlardan komedi yaratır.
Ama gerçek hayatta kaybedenlerin durumu hiç komik değildir.
Özellikle kendileri açısından…
Örneğin, -yaşadığım için biliyorum- soğuk kış gecelerinde evsiz kalmak çok zordur.
Ben ve Hülya o özlemini duyduğumuz sıcak yuvayı oluşturmayı başardık.
Uzun uzun, içimize sine sine yaşadık o sıcaklığı.
Reklam filmlerindeki kazananlar gibi kolay olmadı tabii. Emek, çaba, birliktelik, inat ve elbette biraz da şans gerekti.
Ama her şeye rağmen gecenin karanlığına pencerelerimizden evimizin hak ettiğimiz ışığını sızdırdık.
Bizim bu sıcaklığı yaşamayı hak etmemiz, bugün ülkemizde ve Dünyada yoksulluğun, çaresizliğin pençesindeki milyonlarca insanın hak etmediği anlamına gelmiyor.
Başarı ve başarısızlık her zaman, hatta çoğu kez hak edenin olmuyor.
Yaşam felsefesini başarı üzerine kurmak adil değil. Yaşam bir yarış değil. Olmamalı.
Yaşam dayanışarak sürdürülmeli.
Elbette emek ve çaba gerekiyor. Ama kapitalizmin bize önerdiği gibi savaşarak ve yarışarak yaşam sürdürülemez.
Aksine yaşamın yok oluşu savaşmak ve yarışmak yüzünden olacak.
Evet, savaş ve yarışların kaynağı olan kapitalizm...
Ve savaşmadan yenilmeyecek.
Evet, sınıf kavgası bizlerin güzel duyguları hatırına dünyadan yok olmayacak.
Ama kavga, yarış emekçilerin kendi aralarında olmamalı.
Kapitalizmin en büyük propaganda aracı olan reklamlar, emekçileri birbirleriyle yarıştırmak istiyor.
Kapitalist kültür ve felsefenin en tehlikeli unsurları reklamlarda bilinçlere işleniyor.
Reklamların kötü adamları aslında bizleriz. Onların ürünlerini onların istedikleri miktarlarda almayan, alamayan biz emekçileriz.
Dışarıda kar yağarken o sıcak pencerelerden bakanlar da kardan adamlar değil.
Onlar evsizler, sahipsiz çocuklar, yoksullar.
Onlar için yaşam eğlenceli olmanın çok ötesinde, hiç de Telekom’un reklamındaki gibi değil.
Gerçek yaşamda özellikle çocuklar, o pencerelere yaklaşamıyor bile…
Peki tam da bu zamanda bu yazının ne alakası vardı da ben yazdım?
Tam da Hayır'ın kazanılması için kafa yormamız gereken zamanda...
Bana göre tam zamanı...
Ben Hayır'a bu açıdan bakıyorum...
Sadece bir şeyleri kaybetmemek için değil, bir şeyleri düzeltmek için de HAYIR dediğim için, içimdeki Hayır'lardan birini dökmek istedim.
Nadi Öztüfekçi
14 Şubat 2017
24 Ağustos 2014 Pazar
TKP'nin geçmişi... Anlak ve Ahlak
Önce bir anlak testi yapalım.
Bir blog yaratmak ve orada yazı yazmak neden tercih edilir?
Bu benim için facebook ve twitter gibi yönlendirici sosyal medyaya karşı bir direniş gibi bir şey.
Bir kere facebook ve twitter'ın sınırlarından kurtuluyorsun.
Örneğin yazılarında bold ve italik vurgulamalar kullanıp kendini daha iyi ifade edebiliyorsun.
Birden fazla resim kullanıp, sağa sola yaslayabiliyor, mesajlarını güçlendirebiliyorsun.
Yazı içerisinde yazı ve resimlere bağlantı (link) yükleyip yazının bütünlüğünü bozmadan açıklayıcı olabiliyorsun.
Yazılarını derli toplu bir yerde tutup, söylediklerinin ve yazdıklarının arkasında olacağını dostuna düşmanına gönül rahatlığıyla ilan edebiliyorsun.
Böylece kendini de disipline edip tutarlı, olmaya zorluyorsun. (Tabii tutarlılık senin için önemliyse.)
Elinden geldiğince anlaşılır olmaya gayret ediyor yazdıklarına emek sarf edip seni okuyanlara saygısızlık etmiyorsun.
Senin yazılarını paylaşmak isteyenlere de kolaylık sağlıyorsun.
Görüşlerinin bir bütün olarak anlaşılmasını istiyorsan bunu bir kaç yazıya bölme imkanını elde ediyor uzun yazılarla seni okuyanları sıkmıyorsun.
Ve elbette blogda yazdığın yazıyı facebook’ta paylaşacaksan içinden konu hakkında fikir verecek bir paragrafı alıntılayıp öyle paylaşıyorsun. Yazının geri kalanına bir ‘tık’la, üstelik "bedava" ulaşılabiliyorsa bunda bir sorun yoktur. Bunun etik olmayan bir yanı da yoktur. Elbette reklamla ilgisi de…
Ortalama bir anlak düzeyi bunu kolayca
kavrar.Eğer hala anlaşılamadıysa o zaman bu düzeyde bir sorun var demektir.
Peki, reklam ve tanıtım yanlış mı? Elbette değil. Bir takım ortaklıklardan dolayı bir araya gelinmiş sayfalarda sadece kitap değil, insanların yaptığı herhangi bir işin bile -belli sınırlar dahilinde- tanıtımı hoş görülebilir. Abartmadan, hoşgörünün sınırlarını zorlamadan yapılan, sonu kazanca dayanan bir takım tanıtımlar 'dayanışma' parantezi içinde kabul edilebilir.
Hele tanıtımın söz konusu bir kitapsa…
Ama etik denilen bir şey vardır. Asıl tartışılması gereken şey budur.
En sıradan bir ürün reklamının bile bir etiği vardır. Üstelik bu ürün bir kitap, hem de ortak bir geçmişin ve ideallerin söz konusu edildiği bir kitapsa; bu durumda etik, misliyle aranması gereken bir unsurdur.
Ne fikir farklılıkları ne para kazanma kaygısı ne de “tanınma hırsı” hoş görülmez değil.
Ancak bu sayfalarda ‘etik’ (ahlak) yeterince kavranıp, yeterince önemsenmezse diğer tüm konular; siyasi görüş, politika, sosyalist idealler vs. hepsi magazin unsurlarına dönüşür.
İşte anlak denilen şey burada da devreye giriyor.
Eğer bu anlak denilen şey zayıfsa faklı tutumlara, farklı tepkilerin nedenini anlamakta zorlanırsınız.
Örneğin kitaplarınızı tanıtırken sayfalarında size hiç bir engel çıkarmadığını bildiğiniz birileri size belli durumlarda -örneğin; 'dayanışma'yı 'abanışma'ya dönüştürdüğünüzde- tepki gösteriyorsa ve siz bunun nedenini bir türlü anlayamıyorsanız ortada bir anlak sorunu vardır.
Ancak bütün bunları anlayıp da anlamazlıktan geliyorsan o zaman ortada bir ahlak sorunu vardır.
Üstelik bu defalarca başınıza gelmiş ve sizler her defasında "ekmeğime engel oluyorlar" ayaklarındaki tebelleş işportacılar gibi şaşkın(!) ve mağduru(!) oynuyorsanız ya ‘anlak’ ya da ‘ahlak’ düzeyinizde durum vahimdir.
Anlak ve ahlak birbirini besleyen şeyler. Anlak düzeyiniz yeterli olmalı ki neyin etik olduğunu, neyin olmadığını anlayabilesiniz. Aynı şekilde ahlak düzeyiniz de yeterli olmalı ki anladığınızı anlamazlıktan gelmek sahtekarlığına sapmayasınız.
Ne yazık ki bu denge birçok kez sağlanamıyor.
Bu durum bazıları açısından "umutsuz vaka" ve onların kendi hallerine bırakılmasını gerektiren, "nevi şahıslarına münhasır" özel bir durum olabilir. Yaratılan 'ortam'dan nemalanmaya çalışan küçük esnafın tipik fırsatçılığı olarak önemsiz bir durum olarak da değerlendirilebilir.
Ama o 'ortam'ı yaratan daha etkili, daha organize ve bilinçli odakların nemalanmaktan öte çok önemli ve nesnel nedenleri olduğunu düşünüyorum.
İşte bu noktada; bu ortam yaratıcılarının bütün sol değerleri alt üst etme amaçlarının mülayim denekleri olmak istemiyorsak, genelde bir topluluk olarak bizlerin de ortak anlak ve ortak ahlak geliştirmesi gerekiyor diye düşünüyorum.
Her konuda her şeyi aynı düşünmek ve aynı davranmaktan söz etmiyorum elbette.
Ancak bazı kavramlar ve değerler üzerinde de ortaklıklar oluşturulabilmeli.
En azından uzun bir siyasi geçmiş yaşayanlar arasında, ortak geçmişe ait değerlendirmelerde ortak bir anlak ve ahlak geliştirebiliriz diye düşünüyorum. Biz derken TKP geleneğinden gelenleri ve TKP tarihini doğru, nesnel ve önyargısız olarak incelemenin, Türkiye solunu doğru anlayabilmenin ön koşullarından biri olduğunu kabul eden, tüm Türkiye solunu kast ediyorum.
Az veya çok geçmişine saygılı, gerçeğe ve hakkaniyete önem veren TKP’liler ve Türkiye solunu…
Bence TKP tarihini -yakın geçmişi dahil- değerlendirirken acilen geliştirilmesi gereken ortak bir anlak ve ahlaka gereksinim var.
Sözünü ettiğim aciliyet; “TKP tarihi bir an önce doğru düzgün değerlendirilsin” anlamında değil.
Bu değerlendirmelerin yapılırken gerekli ortak anlak ve ahlaktan söz ediyorum.
Acil olan bu! Hem de çok acil…
Zira TKP tarihindeki zengin ayrıntılar, bir sürü değer, bugüne ve geleceğe ışık tutabilecek bir dolu ders haramiler tarafından yağmalanıyor. Tıpkı "Radikal Müslüman" IŞİD militanlarının Suriye ve Irak’taki arkeolojik kazı alanlarında yaptığı tahribat ve yağma gibi, TKP tarihi de "radikal muhterisler" tarafından koparıla parçalanıla pazarlanıyor. Bütünlüğü bozularak, günümüzün trendlerine göre yontulup, boyanarak, orijinalinden saptırılıp, bu her iki 'radikal'in de arkasındaki gücün yaratığı piyasada pazar ediliyor.
TKP tarihi ile ilgili olağanüstü bir dezenformasyon alıp yürüyor. Sınıf bağlamından koparılmış, piyasa koşullarına göre formatlanan "sol muhalefet" yaratma çabası ile at başı giden bir dezenformasyon bu...
İşte, bu dezenformasyona karşı durabilecek ortak anlak ve ahlakı geliştirmek gerekiyor.
Nasıl bir ortak anlak ve ahlak?
Elbette adı üzerinde, ortak varılacak bir şey bu. Ama aklıma gelen bir iki örnek üzerinden tartışmayı başlatayım. İsterseniz önce anlak ve ahlak kafiyesinden vazgeçerek bundan sonrası için “ortak akıl” ve “ortak ahlak” kavramları üzerinden yürütelim.
Önce;
Bu tartışmaları sosyal medya sınırlarına hapsetmekten vazgeçip doğru düzgün tartışma platformlarına taşımak gerekir. Öyle facebook’un kaygan sayfalarında olduğu gibi söylediklerimizle birlikte sorumluluğumuzun da kayıp gitmeyeceği sayfalara, örneğin bloglara taşımak gerekir. Böylece tartışmalarımıza sorumluluk ve ahlak gelir. Sonra; yukarıda anlattığım gibi kendimizi daha iyi ifade edebileceğimiz, söylediklerimize referanslarımızı, savlarımıza kanıt olacak belgeleri linkleyebileceğimiz teknik imkanlara sahip olur, tartışmalarımıza akıl da getirmiş oluruz.
Devam edelim.
Tartışmaları yavaş yavaş yakın geçmişe kaydırmak zamanı gelmedi mi? Alzheimer hastaları gibi uzak geçmişlerde feryat figan dolaşmak yerine belleklerimizden silinmesine fırsat vermeden yakın geçmişimize canlı bir zihinle yaklaşsak..? Güçlü bir bellek imecesi oluşturarak ortak aklımızı güçlendirsek..?
Tanıkları, sanıkları, yetkilileri ve sorumluları -giderek azalsa da- henüz sağ ve esenken kirli çıkımızdakileri ortaya döküp, ortak ahlakımızı da temizlesek nasıl olur?
Bitmedi.
Kendimizin de hatasıyla, sevabıyla TKP geçmişinin bir parçası olduğumuz gibi bir ortak akıl yürüterek, gazozuna ilaç katılarak kötü emellere alet olmuş genç kız masumiyetini bırakmak gibi ortak bir ahlak geliştirmeli değil miyiz? Sorumlularının ve tanıklarının artık yaşamadığı hatalar için, trendist eleştiriler veya sahte özeleştiri gösterileri yerine bizzat sorumlusu veya mağduru olduğumuz hataların hesabını vermek veya sormamız gerekmiyor mu? Başkaları adına utanıp özür dilemeyi bırakıp kendi adımıza özür dileyip utanmamızın zamanı gelmedi mi?
Nihayet;
TKP’nin Türkiye’deki sol hareketi, yasaklı bir parti olarak ağır baskı ve gizlilik koşullarına karşın bugüne taşıyan en önemli köprü olduğu gibi önemli bir gerçeği görebilecek bir ortak akıl geliştirmek yerine, solun başındaki bela olarak görmek ve tanıtmak gibi bir haksızlığa karşı çıkacak bir ortak ahlak geliştirme görevimiz yok mu? TKP tarihine eleştirel bakmak, solun yaşadığı hemen her sorundan TKP’nin mesul tutulmasına karşı tepkisizlik mi gerektiriyor?
Yukarıda saydığım başlıklar TKP tarihine eleştirel yaklaşımın ortak akıl ve ortak ahlakını geliştirmedeki gerekli tartışma konularının sadece bir kaçı. Daha da geliştirilebilir ya da benim başlıklarıma farklı yorumlar getirilir.
Ama ben inanıyorum ki TKP geleneğinden gelen yoldaşların geliştirilecekleri ortak akıl ve ortak ahlak; son zamanlarda piyasa edilen “TKP’nin 12 Eylül Cuntası tarafından asılan bir üyesi olmadığından dolayı utanması gerektiği” (*)gibi bir anlayışa şiddetle karşı çıkar.
Bu ortak akıl ve ahlak Kemal Türkler’in katledilmesinin 12 Eylül’ün öncel bir infazı olduğunun farkına varır ve bu faşist Cuntanın birincil hedeflerden birinin TKP olduğu gerçeğini teslim eder.
Bu ortak akıl ve ahlak TKP İstanbul İl Sekreteri Mustafa Hayrullahoğlu’nun işkencede öldürülmesinin aslında yargısız bir infaz olduğunu bilir ve onun yiğitliği ile gurur duyar, anısına saygı duyar.
Bu ortak akıl ve ahlak TKP tarihinin en nesnel ve en acımasız eleştirisi ile art niyetli karalamalar arasındaki farkı gözlemleyecek TKP tarihi üzerinden haksız para ve itibar rantı peşinde koşanları teşhir edecektir.
Evet TKP tarihi gerçekten incelenmeli. Hem de bütün nesnelliği ile…
Çünkü o tarihte çok önemli dersler var.
Çünkü o tarih; hatası ve sevabı ile devamcısı ve aktörlerinden biri olduğumuz tarih.
Çünkü o tarih; asla Radikal Muhterislerin hoyrat ve rantçı ellerinde metalaşmasına göz yumulamayacak kadar değerli bir miras.
Saygılarımla
Nadi Öztüfekçi
24 Ağustos 2014
(*) Yazının yazıldığı tarihlerde. Genellikle Tarihsel TKP üyelerinin takip ettiği Sosyal Medya sayfalarında katıksız TKP düşmanlığı üzerinden ilgi toplamaya çalışan bir eski TKP'li tarafından “TKP’nin 12 Eylül Cuntası tarafından asılan bir üyesi olmadığından dolayı utanması gerektiği” gibisinden absürt değerlendirme yapılmıştı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



