Öcalan'ın son mektubunun asıl önemi İstanbul Belediye Seçimlerine etkisinden çok daha farklı bir alanda.
Bunu yakın zamanda detaylı bir şekilde incelemek gerekiyor.
Kısaca değinirsek;
Bana göre Türkiye Solunun son 20 yılda geliştirdiği paradigmalarını yeniden gözden geçirmesini gerektiren ifadeler var bu mektupta.
Mektupta bir tarafsızlıktan söz ediliyor.
Kimle, kimin arasındaki bir tarafsızlık bu?
Öcalan mektubunda; Cumhuriyetin kuruluş değerlerini savunanlarla, bu değerlerin karşısında olan kesim arasında tarafsız kalmaktan söz ediyor.
Sezai Temelli bunu şu şekilde güncelliyor;
"Sayın Öcalan’ın ürettiği Üçüncü Yol Stratejisinde ve çağrısında da belirtildiği gibi HDP, Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı arasındaki kutuplaşma siyasetinde taraf değildir."
Bu cümle bana, "24 Haziran Seçimlerinde HDP neden ittifaka alınmadı" şikayetlerini hatırlatıyor.
Aynı zamanda "Aman HDP barajın altında kalmasın" telaşının nasıl köpürtüldüğünü sorgulamaktan kendimi alamıyorum.
Neyse...
Bu ifadelerin ne anlama geldiğini 23 Haziran seçimlerinden sonra ele almak istiyorum.
Ama bu yazıda Mektubun İstanbul seçimlerine olan etkisini irdeleyeceğim.
31 Mart Yerel Seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31 Mart Yerel Seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Haziran 2019 Cumartesi
12 Nisan 2019 Cuma
SOYADINDAN SİYASİ TERCİH TESPİTİ.!?
Ben Mevlüt Uysal'ı ciddiye aldım.
Öyle ya..?! Koskoca İstanbul'un -bir süre için de olsa- emanet edildiği Mevlüt Uysal'ın belki de bir bildiği vardır diye düşündüm.
Örneğin; "hangi soyadına sahip kişiler hangi partilere oy veriyor?" diye incelemeye karar verdim.
Bu konuda elimizde en geniş veri olabilecek kaynak, YSK'nın yayınladığı 31 Mart yerel seçimleri İlçe Belediye Meclisi aday listesi...
Tam 86.672 kişinin ili, ilçesi, partisi, adı, soyadı, mesleği, öğrenim durumu, adaylık durumu (asıl, kontenjan ve yedek) ve aday sırası gibi bilgiler var bu listede.
Bu listedeki kişilerin meclis adayı olduğu partilere oy vereceklerini düşünürsek sağlam bir veri olarak kabul edebiliriz.
Aslında bir süreden beri daha ciddi bir araştırma için, örneğin meslek, cinsiyet ve öğrenim durumu gibi parametreler üzerinden analiz edebilmek için bu listeyi Excel'e dönüştürmek için uğraşıyordum.
Henüz tamamlanmasa da ili, ilçesi, adı. soyadı ve partisi gibi verileri aktarmıştım.
Listeyi Excel'de soyadlarına ve partilere göre iki düzeyde sıraladım.
Beklediğim ve beklenebileceği gibi hiç bir anlamlı sonuç çıkmadı.
Bir kere ülkenin değişik il ve ilçelerinde, değişik partilerden meclis adayı olmuş, aynı soyadlarını taşıyan o kadar çok kişi var ki...
Yani hiç kimse ile aynı soyadı taşımayanları incelesek daha kolay olurdu.
Sonra, belki de 'Uysal' soyadının bir kerameti vardır diye düşündüm.
Yani belki de Mevlüt Uysal'ın soyadı ve siyasal tercih konusundaki deneyimi(!) kendi soyadı özelindeydi.
İlçe Meclis adayları listesi içinde "Uysal' soyadlarını taradım .
86.672 adayın içinde 147 tanesi Uysal soyadını taşıyordu ve bunun sadece 42 tanesi AKP adayı...
MHP'ni katarak, hatta genişletip Büyük Birlik Partisi ve Demokratik Sol Partiyi de ekleyerek Cumhur İttifakı adayları arasında bir tarama yaptım.
'Uysal' soyadını taşıyan 147 adayın sadece 66 tanesi 'genişletilmiş Cumhur İttifakı" partilerine mensuptu.
Daha açık ifade edersek 81 aday AKP muhalifi partilerden aday olmuştu.
Demek ki "Uysal" soyadının da bir kerameti yokmuş.
Yine de yılmadım
"Cumhurbaşkanımızın bu kişiyi seçmesinin bir hikmeti vardır, boşa konuşmaz." diye düşündüm, sadece Büyükçekmece özelinde inceledim.
Yok..! Yine olmadı. Soyadları ile oy tercihleri arasında hiç bir bağlantı yok Yani bana göre...
Belki yanılıyorum diye, bir de sizin incelemenize sunuyorum.
Yukarıdaki tabloda Büyükçekmece Belediye Meclisi adayları arasında aynı soyadı taşıyanların bir kısmı var.
Örneğin en baştaki "Çağlar" soyadındaki iki kişi biri CHP'den diğeri AKP'den aday olmuş.
Keza "Çelik", "Demir" ve "Ülker" soyadlı kişiler de öyle.
En altta "Yılmaz" soyadına sahip AKP, TKP ve Vatan Partililerden aday olanlar da var.
Sosyal Medyada da kısa bir araştırma yaptım.
Bu listedeki aynı soyadı taşıyan kişilerin bir kısmı birbirleriyle akraba olması büyük ihtimal...
Yani aynı soyadını taşımaları bir tesadüf değil de aynı aileden veya sülaleden olduklarından dolayı olsa bile ayrı partilere oy vermelerini engellemiyor.
Ben Mevlüt Uysal'ın Soyadı takıntısını, seçimleri kaybetmenin bir gerekçesi olarak sunulmasını trajikomik bulsam bile önemsiz bulmuyorum.
Aksine önemli... Önemli ve tehlikeli..
Böylesi bir düşünce ancak kafatasçı veya ırkçı bir kafa yapısında oluşur.
AKP adaylarının, "oy yoksa hizmet de yok" anlamındaki konuşmalarını da hatırlayın.
Önümüzdeki günlerde insan kayırma ya da ayrımcılık gibi gerici tutumların yöre, seçim çevresi ve etnik kimliklere göre olmasının ötesine geçileceği görülüyor.
Artık insanların doğumundan gelen bir özellik olan soyadından dolayı ayrımcılık, dıştalanma ile karşılaşacağını söyleyebiliriz.
Bunun bir "seçimi kaybetme gerekçesi" olarak kullanılmasına, daha doğrusu, "bu yöntemle seçmen listesi hazırlandığı" iddiasına gelince...
Hani bir söz vardır, "Kişi kendinden bilir işi" diye...
Demek ki tam da öyle olmuş.
Parti devleti olmanın bütün olanaklarını kullanarak ihtiyaçlarına göre seçmen listesi oluştururken, ölçütlerinden biri de soyadları arasında ayrımcılık yapmakmış.
Görünen o ki seçmen listelerinde yeteri kadar oynayamamışlar. Seçilmelerine yetmedi.
Şimdi kendi yaptıkları sahtekarlıkları CHP'ne ve demokrasi güçlerine mal etmek istiyorlar.
Tamam da CHP'nin devlet kadrolarında gücü ne kadar ki..?
Mizanseni tamamlamak için burada FETÖ devreye sokuluyor.
Gülen Cemaatinin siyasi ayağının bir türlü açığa çıkartılmamasının ve asla çıkartmaya niyetli olmamalarının sebebi de işte burada ortaya çıkıyor.
Seçim çevrelerinin birinden diğerine duruma göre seçmen kaydırmaktan tutun, birleştirme tutanaklarında yapılan kaydırmalara kadar hemen her konuda AKP'nin siyasi ve teknik ayağını oluşturan Gülen Cemaatinin deneyimini gözlemlemek mümkün.
Bana kalırsa "Mühürsüz oy skandalı" da benzer bir tezgahtı.
Eğer sandık sonuçları istendiği, (yani 31 Mart Yerel Seçimlerinde olduğu gibi) çıkmasaydı o mühürsüz oylar seçimi iptal etmenin bir gerekçesi sayılacaktı.
Sandık sonuçları tam da istedikleri çıkınca kulaklarının üzerine yattılar.
Ama bu defa öyle olmadı. Bu seçimlerde kabusları gerçekleşti.
CHP ve demokrasi güçleri sandığa sahip çıktı. Hemen bütün tezgahlarını boşa çıkardı.
Ya da yeterli ölçüde işletmelerine mani oldu.
Şu anda 'C', 'D' planları devrede.
Birleştirme tutanaklarındaki kaydırma bile isteye yapıldı bence...
Partilerin ellerinde sandık sonuç tutanakları olduktan sonra böyle bir 'hatanın' ortaya çıkmaması zaten imkansız.
Nasılsa ortaya çıkacaktı. Eğer kazansalardı mesele yapmayacaklardı.
Sonuçlara göre, gerektiğinde gündeme getirebilmek üzere bir mağduriyet algısı yaratmak amacı taşıyordu.
Şimdi gerektiği an ve gündeme getiriyorlar.
Büyükçekmece için hazırlanan bu tezgah hiç beklemedikleri bir durum için İstanbul Büyükşehir yenilgilerinin çaresi olarak kullanılmak isteniyor.
Ne var ki dert büyük çare diye başvurdukları tezgah küçük.
"Acaba..?" diyorlar, 'Büyükçekmece'de olanlar, -siz onu "yaptığımız tezgah" diye anlayın- tüm İstanbul'da da olmuştur.' desek, 'yutturabilir miyiz?' umudundalar.
Büyükçekmece'de kendi yaptıkları ya da yapmaya çalıştıkları yolsuzlukları bahane ederek İstanbul seçimlerini yok saymaya çalışıyorlar.
"Tekrarlamak istiyorlar" diyemiyorum.
Tekrarlamak istediklerinden emin değilim çünkü.
Nadi Öztüfekçi
13 Nisan 2019
Öyle ya..?! Koskoca İstanbul'un -bir süre için de olsa- emanet edildiği Mevlüt Uysal'ın belki de bir bildiği vardır diye düşündüm.
Örneğin; "hangi soyadına sahip kişiler hangi partilere oy veriyor?" diye incelemeye karar verdim.
Bu konuda elimizde en geniş veri olabilecek kaynak, YSK'nın yayınladığı 31 Mart yerel seçimleri İlçe Belediye Meclisi aday listesi...
Tam 86.672 kişinin ili, ilçesi, partisi, adı, soyadı, mesleği, öğrenim durumu, adaylık durumu (asıl, kontenjan ve yedek) ve aday sırası gibi bilgiler var bu listede.
Bu listedeki kişilerin meclis adayı olduğu partilere oy vereceklerini düşünürsek sağlam bir veri olarak kabul edebiliriz.
Aslında bir süreden beri daha ciddi bir araştırma için, örneğin meslek, cinsiyet ve öğrenim durumu gibi parametreler üzerinden analiz edebilmek için bu listeyi Excel'e dönüştürmek için uğraşıyordum.
Henüz tamamlanmasa da ili, ilçesi, adı. soyadı ve partisi gibi verileri aktarmıştım.
Listeyi Excel'de soyadlarına ve partilere göre iki düzeyde sıraladım.
Beklediğim ve beklenebileceği gibi hiç bir anlamlı sonuç çıkmadı.
Bir kere ülkenin değişik il ve ilçelerinde, değişik partilerden meclis adayı olmuş, aynı soyadlarını taşıyan o kadar çok kişi var ki...
Yani hiç kimse ile aynı soyadı taşımayanları incelesek daha kolay olurdu.
Sonra, belki de 'Uysal' soyadının bir kerameti vardır diye düşündüm.
Yani belki de Mevlüt Uysal'ın soyadı ve siyasal tercih konusundaki deneyimi(!) kendi soyadı özelindeydi.
İlçe Meclis adayları listesi içinde "Uysal' soyadlarını taradım .
86.672 adayın içinde 147 tanesi Uysal soyadını taşıyordu ve bunun sadece 42 tanesi AKP adayı...
MHP'ni katarak, hatta genişletip Büyük Birlik Partisi ve Demokratik Sol Partiyi de ekleyerek Cumhur İttifakı adayları arasında bir tarama yaptım.
'Uysal' soyadını taşıyan 147 adayın sadece 66 tanesi 'genişletilmiş Cumhur İttifakı" partilerine mensuptu.
Daha açık ifade edersek 81 aday AKP muhalifi partilerden aday olmuştu.
Demek ki "Uysal" soyadının da bir kerameti yokmuş.
Yine de yılmadım
"Cumhurbaşkanımızın bu kişiyi seçmesinin bir hikmeti vardır, boşa konuşmaz." diye düşündüm, sadece Büyükçekmece özelinde inceledim.
Yok..! Yine olmadı. Soyadları ile oy tercihleri arasında hiç bir bağlantı yok Yani bana göre...
Belki yanılıyorum diye, bir de sizin incelemenize sunuyorum.
Yukarıdaki tabloda Büyükçekmece Belediye Meclisi adayları arasında aynı soyadı taşıyanların bir kısmı var.
Örneğin en baştaki "Çağlar" soyadındaki iki kişi biri CHP'den diğeri AKP'den aday olmuş.
Keza "Çelik", "Demir" ve "Ülker" soyadlı kişiler de öyle.
En altta "Yılmaz" soyadına sahip AKP, TKP ve Vatan Partililerden aday olanlar da var.
Sosyal Medyada da kısa bir araştırma yaptım.
Bu listedeki aynı soyadı taşıyan kişilerin bir kısmı birbirleriyle akraba olması büyük ihtimal...
Yani aynı soyadını taşımaları bir tesadüf değil de aynı aileden veya sülaleden olduklarından dolayı olsa bile ayrı partilere oy vermelerini engellemiyor.
Ben Mevlüt Uysal'ın Soyadı takıntısını, seçimleri kaybetmenin bir gerekçesi olarak sunulmasını trajikomik bulsam bile önemsiz bulmuyorum.
Aksine önemli... Önemli ve tehlikeli..
Böylesi bir düşünce ancak kafatasçı veya ırkçı bir kafa yapısında oluşur.
AKP adaylarının, "oy yoksa hizmet de yok" anlamındaki konuşmalarını da hatırlayın.
Önümüzdeki günlerde insan kayırma ya da ayrımcılık gibi gerici tutumların yöre, seçim çevresi ve etnik kimliklere göre olmasının ötesine geçileceği görülüyor.
Artık insanların doğumundan gelen bir özellik olan soyadından dolayı ayrımcılık, dıştalanma ile karşılaşacağını söyleyebiliriz.
Bunun bir "seçimi kaybetme gerekçesi" olarak kullanılmasına, daha doğrusu, "bu yöntemle seçmen listesi hazırlandığı" iddiasına gelince...
Hani bir söz vardır, "Kişi kendinden bilir işi" diye...
Demek ki tam da öyle olmuş.
Parti devleti olmanın bütün olanaklarını kullanarak ihtiyaçlarına göre seçmen listesi oluştururken, ölçütlerinden biri de soyadları arasında ayrımcılık yapmakmış.
Görünen o ki seçmen listelerinde yeteri kadar oynayamamışlar. Seçilmelerine yetmedi.
Şimdi kendi yaptıkları sahtekarlıkları CHP'ne ve demokrasi güçlerine mal etmek istiyorlar.
Tamam da CHP'nin devlet kadrolarında gücü ne kadar ki..?
Mizanseni tamamlamak için burada FETÖ devreye sokuluyor.
Gülen Cemaatinin siyasi ayağının bir türlü açığa çıkartılmamasının ve asla çıkartmaya niyetli olmamalarının sebebi de işte burada ortaya çıkıyor.
Seçim çevrelerinin birinden diğerine duruma göre seçmen kaydırmaktan tutun, birleştirme tutanaklarında yapılan kaydırmalara kadar hemen her konuda AKP'nin siyasi ve teknik ayağını oluşturan Gülen Cemaatinin deneyimini gözlemlemek mümkün.
Bana kalırsa "Mühürsüz oy skandalı" da benzer bir tezgahtı.
Eğer sandık sonuçları istendiği, (yani 31 Mart Yerel Seçimlerinde olduğu gibi) çıkmasaydı o mühürsüz oylar seçimi iptal etmenin bir gerekçesi sayılacaktı.
Sandık sonuçları tam da istedikleri çıkınca kulaklarının üzerine yattılar.
Ama bu defa öyle olmadı. Bu seçimlerde kabusları gerçekleşti.
CHP ve demokrasi güçleri sandığa sahip çıktı. Hemen bütün tezgahlarını boşa çıkardı.
Ya da yeterli ölçüde işletmelerine mani oldu.
Şu anda 'C', 'D' planları devrede.
Birleştirme tutanaklarındaki kaydırma bile isteye yapıldı bence...
Partilerin ellerinde sandık sonuç tutanakları olduktan sonra böyle bir 'hatanın' ortaya çıkmaması zaten imkansız.
Nasılsa ortaya çıkacaktı. Eğer kazansalardı mesele yapmayacaklardı.
Sonuçlara göre, gerektiğinde gündeme getirebilmek üzere bir mağduriyet algısı yaratmak amacı taşıyordu.
Şimdi gerektiği an ve gündeme getiriyorlar.
Büyükçekmece için hazırlanan bu tezgah hiç beklemedikleri bir durum için İstanbul Büyükşehir yenilgilerinin çaresi olarak kullanılmak isteniyor.
Ne var ki dert büyük çare diye başvurdukları tezgah küçük.
"Acaba..?" diyorlar, 'Büyükçekmece'de olanlar, -siz onu "yaptığımız tezgah" diye anlayın- tüm İstanbul'da da olmuştur.' desek, 'yutturabilir miyiz?' umudundalar.
Büyükçekmece'de kendi yaptıkları ya da yapmaya çalıştıkları yolsuzlukları bahane ederek İstanbul seçimlerini yok saymaya çalışıyorlar.
"Tekrarlamak istiyorlar" diyemiyorum.
Tekrarlamak istediklerinden emin değilim çünkü.
Nadi Öztüfekçi
13 Nisan 2019
2 Nisan 2019 Salı
AÇIĞA DÜŞEN TOKSİK ŞABLONLAR..!
Bu seçimler üzerine sağlıklı yorum ve analiz yapmak için henüz erken.
Ama yine de ortaya çıkan tabloya bakarak bir şeyler söylenebilir. Şimdilik benim söyleyeceklerim kısaca şöyle; bu seçimler daha önce, "TOKSİK ŞABLON" diye tanımladığım bir çok ön yargıyı yıktı. Sadece seçimlerle toplumsal sorunların çözülebileceğini hiç bir zaman düşünmemiş biri olarak, "Despotik iktidarlar seçimlerle gelir, seçimlerle gitmez." düşüncesine ŞİDDETLE KARŞIYIM. Bana göre; despotik iktidarları geriletmenin en önemli araçlarından biridir seçimler. Böyle bir düşünce, -demokratik ve yurtsever güçleri böylesi önemli bir aracı kullanmaktan alıkoymak ve onları illegalize edebilmek için- bizzat despotik iktidarlar tarafından piyasa edilen toksik şablonlardan biridir. Oldukça elverişli bir 'Rıza Üretme Aparatı'dır En katı ve en sağlam despotik yönetimlerin bile "toplumsal rızaya" gereksinimleri var. Seçimler, bu rızayı somutlaştırmanın en önemli araçlarından biridir. Eğer bu tür 'Toksik Şablonların' yaşamda karşılığı olsaydı, bu seçimlerin yapılmaması gerekirdi. Zira bu sonuçların çıkma olasılığı oldukça yüksek orandaydı. Erdoğan İktidarı bunu bilmesine karşın bu seçimler gerçekleşti ve hesapladığı ama istemediği sonuçlar ortaya çıktı. Seçim öncesi ve sonrası tavırlarına 'irdeleyerek' baktığınızda bir, "B Planının" çoktan hazır olduğunu görebilirsiniz. Böylece bir başka ön yargı daha açığa düşmüş oluyor. Demokrasi mücadelesi, en kötü, en adaletsiz koşullarda bile yapılabilir ve şu ya da bu ölçüde de olsa bir takım kazanımlar elde edilebilir. Bundan sonraki gelişmeler ne olursa olsun, muhalefet meşru pozisyonda kalacaktır. Kalmalıdır da..! Bu, tamamen muhalefetin meşru pozisyonunu koruyarak yapacağı mücadelede bilinçli ve kararlı olmasıyla ilgili bir durumdur. Eminim ki hepimiz farkındayız; henüz çatının tepesine çıkılmadı. Sadece birkaç basamaktan sonra ilk sahanlığa varılmış oldu. Daha çok basamak ve sahanlıklar olacaktır.
Şimdi iş, bu sahanlıktaki pozisyonu korumakta. Tıpkı basamakları adımlarken olduğu gibi; bilinçli, kararlı ve MEŞRU KALARAK sahanlıktaki varlığımızı korumalıyız. Nadi Öztüfekçi 2 Nisan 2019
Ama yine de ortaya çıkan tabloya bakarak bir şeyler söylenebilir. Şimdilik benim söyleyeceklerim kısaca şöyle; bu seçimler daha önce, "TOKSİK ŞABLON" diye tanımladığım bir çok ön yargıyı yıktı. Sadece seçimlerle toplumsal sorunların çözülebileceğini hiç bir zaman düşünmemiş biri olarak, "Despotik iktidarlar seçimlerle gelir, seçimlerle gitmez." düşüncesine ŞİDDETLE KARŞIYIM. Bana göre; despotik iktidarları geriletmenin en önemli araçlarından biridir seçimler. Böyle bir düşünce, -demokratik ve yurtsever güçleri böylesi önemli bir aracı kullanmaktan alıkoymak ve onları illegalize edebilmek için- bizzat despotik iktidarlar tarafından piyasa edilen toksik şablonlardan biridir. Oldukça elverişli bir 'Rıza Üretme Aparatı'dır En katı ve en sağlam despotik yönetimlerin bile "toplumsal rızaya" gereksinimleri var. Seçimler, bu rızayı somutlaştırmanın en önemli araçlarından biridir. Eğer bu tür 'Toksik Şablonların' yaşamda karşılığı olsaydı, bu seçimlerin yapılmaması gerekirdi. Zira bu sonuçların çıkma olasılığı oldukça yüksek orandaydı. Erdoğan İktidarı bunu bilmesine karşın bu seçimler gerçekleşti ve hesapladığı ama istemediği sonuçlar ortaya çıktı. Seçim öncesi ve sonrası tavırlarına 'irdeleyerek' baktığınızda bir, "B Planının" çoktan hazır olduğunu görebilirsiniz. Böylece bir başka ön yargı daha açığa düşmüş oluyor. Demokrasi mücadelesi, en kötü, en adaletsiz koşullarda bile yapılabilir ve şu ya da bu ölçüde de olsa bir takım kazanımlar elde edilebilir. Bundan sonraki gelişmeler ne olursa olsun, muhalefet meşru pozisyonda kalacaktır. Kalmalıdır da..! Bu, tamamen muhalefetin meşru pozisyonunu koruyarak yapacağı mücadelede bilinçli ve kararlı olmasıyla ilgili bir durumdur. Eminim ki hepimiz farkındayız; henüz çatının tepesine çıkılmadı. Sadece birkaç basamaktan sonra ilk sahanlığa varılmış oldu. Daha çok basamak ve sahanlıklar olacaktır.
Şimdi iş, bu sahanlıktaki pozisyonu korumakta. Tıpkı basamakları adımlarken olduğu gibi; bilinçli, kararlı ve MEŞRU KALARAK sahanlıktaki varlığımızı korumalıyız. Nadi Öztüfekçi 2 Nisan 2019
10 Şubat 2019 Pazar
DEVLETİN Mİ YOKSA DEVLET'İN BEKA SORUNU MU?
Devlet Bahçeli yerel seçimler için sürekli "beka sorunu" diyor ya..?
Yerel seçimlerin Türkiye için bir "beka sorunu" olduğu doğrudur.
Ancak bu Devlet Bahçeli'nin doğru söylediği anlamına gelmiyor.
Devlet Bahçelinin zikri doğru da; fikri yanlış...
Evet bu yerel seçimler -'beka'dan ne anladığınıza bağlı olarak, ülkemiz için bir beka sorunu.
Neden öyle olduğunu aşağıda anlatmaya çalışacağım.
Ama önce 'beka'nın ne anlama geldiğini irdeleyelim.
Beka, "baki" kelimesiyle aynı kökten, Arapça "bky" kökünden geliyor.
"Kalıcı olma" anlamında kullanılıyor.
Eğer "Devletin Bekası" anlamında kullanılırsa, sonsuzluk anlamında hamasi abartı içeren bir anlam taşır.
Ben böylesi bir hamasi abartı yapmadan da olsa bekanın önemli olduğunu düşünüyorum.
Ne var ki Devlet Bahçeli'nin fikrindeki beka, "Devletin Bekası" değil, "Devlet'in Bekası", yani şahsının, Devlet Bahçeli'nin bekası..! Büyük bir ihtimalle bu benzetmeyi, bu paylaşımımı okuyan hem tüm arkadaşlarım yapmışlar ve Bahçeli'nin bu fikrini de biliyorlardır. Ama asıl yanlış olan Bahçeli'nin fikri... Devlet Bahçeli zannediyor ki; eğer Cumhur İttifakı yerel seçimlerde başarılı olursa sık sık zikrettiği "beka sorunu" kendisi açısından ortadan kalkacak. Aksine..! Eğer Cumhur İttifakı yerel Seçimlerde başarılı olursa, -ki bu, Erdoğan ve AKP için başarı olacaktır- Devlet Bahçeli'nin MHP liderliği ilgili bekası tehlikeye girecektir. Erdoğan yerel seçimlerde -özellikle başarılı da olursa- büyük bir olasılıkla Devlet Bahçeli ve MHP ile olan köprü arkadaşlığını bitirecektir. Neden mi? Her zamanki gibi açık haber kaynaklarında yayınlanmış haberlere dayanarak üzerine akıl yürütelim. Yerel Seçimlerden sonra Türkiye'nin gündemine bambaşka konuların -ya da sorunların- gelmesi söz konusu. Örneğin, iktidara yakın medyanın ısrarla görmezden geldiği, -şimdilik- hiç olmamış gibi davrandığı bazı olaylar... Neler mi? Yakın geçmişte AKP'nin üç eski bakanının (Efkan Ala, Taner Yıldız ve Abdullah Aksu) DPI ile görüşmesinin sonuçları politik gündemdeki yerini alabilir. Rezzan Kavakçı'nın Fedaral Almanya'da "Federal Sistem" ile ilgili inceleme yaptığını Twitter hesabından 'özellikle' duyurmasının ne anlama geldiği üzerine tartışılmadı bile. Bence, 'özellikle' duyurulduğuna göre uygun zamanda tartışmaya açılacaktır. İlginçtir bu iki olay Cumhurbaşkanın o ülkelere ziyareti ile eş zamanlı gerçekleşti. Bitmedi; OSLO'da yakın zamanda Akil Adamların,da toplanmasının sonuçları da gündeme gelebilir. Hatırlarsınız. Akil Adamlar olgusu MİT'in yine OSLO'da PKK yetkilileriyle yaptığı görüşmeler sonucunda başlatılan Çözüm sürecinin önemli bir unsuruydu. Yerel Seçimlerden sonra, bütün bu gelişmelerin sonucu, "demokratik(!?) bir oldubitti" ile Türkiye'nin gündemine getirilip, üstelik iktidara yakın medyanın ön ayak olmasıyla tartışılmaya başladığında..?
Bu tartışmanın yarattığı sıcaklık dondurucuya kaldırılmış Dolmabahçe Mutabakatının buzlarını çözdüğünde ve beraberinde ertelenmiş Çözüm Süreci, Akil Adamlar ve benzeri parodiler güncellenmiş senaryolarıyla sahneye konduğunda..?
Hali hazırdaki milliyetçilik temalı parodilerde yardımcı oyuncu olarak rol alan Devlet Bahçeli'ye bu parodilerde uygun bir rol düşer mi sizce?
Sanmıyorum.
Bu yeni senaryoda yardımcı oyuncu belli. Hatırlıyorsunuz ilk versiyonu sahnelenmişti zaten.
Peki Bahçeli, sanat aşkına yardımcı oyunculuktan daha mütevazi rollere razı olur mu?
Açıkçası son bir iki yılını gördüğümüz Bahçeli'nin tavrı yine de pek belli olmaz da, bu rol öyle; "oklava-baklava", "millet-zillet" tekerlemeleriyle oynanmaz.
Üst üste yığılan dezenformasyonlardan oluşan ülkü kuleleri yavaştan da olsa sarsılmış olur.
Belki de bu ufak sarsıntılar iskambil kağıdından yapılmış kuleler gibi bu kulelerin de yıkılmasına neden olur.
Bu yıkıntının altında da önce Devlet Bahçeli kalır.
Kısacası bana kalırsa her halükarda Devlet'in MHP ile bekası tehlikede.
Açıkçası benim de umurumda değil.
Ama yukarıda sözünü ettiğim parodiler Tek Adam Rejiminin geçerli olduğu günümüzde, işletilmeye başladığında..?
İşte o zaman gerçek anlamda devletin bekası söz konusu olur ki Devlet Bahçeli'nin durumunun önemi bile kalmaz. Çünkü Tek Adam Rejiminde o 'tek adamın' kim olduğunun önemi yoktur.
O tek adamın namuslu, cesur, akıllı, iyi niyetli ya da tam tersi olmasının, despotik ya da demokrat, milli ya da gayri milli olmasının da önemi yoktur. Tek adam yanılabilir, kandırılabilir, yönlendirilebilir. Her yöneticinin milletin sağ duyusuna, denetimine ihtiyacı vardır.
O yüzden özellikle böylesi senaryolar ulusal iradenin tam ve eksiksiz olarak işlemediği ortamlarda yürütülmeye kalkışılırsa felaket olur.
2011'de parodi aşamasında kalan senaryo bu defa sahneden hayata inecektir.
Yabanı yapımcılar devreye girer, senaryo oyun oynarken bile değiştirilebilir. Parodi drama, hatta trajediye dönüşebilir.
Muhalefetin en büyük yanılgısı da bence tam burada;
Yerel seçimlere bir beka sorunu olarak bakmaması bu çok önemli sorunu Devlet Bahçeli gibi konu mankenlerine bırakması; Tek Adam Rejiminin başlı başına bir beka sorunu olduğunu görmemesi; dolayısıyla muhalefeti Tek Adam Rejimine karşı değil de "tek adama" karşı yapması muhalefetin 31 Mart Yerel Seçimlerinde en büyük handikabı olacağa benziyor.
Aynı handikabı 24 Haziran seçimlerinde de yaşamıştı.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Muharrem İnce Erdoğan'ın tek adamlığına karşı kendi tek adamlığını yarıştırmaya kalkışmıştı.
Adeta, "ben daha iyi tek adamlık yaparım" demeye getirmişti. Erdoğan'ın tek adamlığı karşısında kaybedince de Erdoğan'la birlikte Tek Adam Rejimi de adeta bir ulusal mutabakatla onaylanmış oldu.
Bu mantık hemen tüm partilerce ve diğer siyasi yapılanmalar üzerinde de hakim olmuştu.
Aslında meclis, 24 Haziran'da bilerek ya da bilmeyerek muhalefet tarafından da dışlanmıştı.
Ulusal iradenin hızla yok hükmüne doğru gidişine karşı elimizde tek müdahale şansı olduğunu düşünürsek, bu yerel seçimler gerçekten beka sorunu. Muhalefet yerel seçimlerde beka sorununu -gerçek anlamıyla- bizzat kendisi gündeme getirmelidir.
Elbette yerel seçimlerin sonuçları iktidarları yıkmaz.
Kaldı ki böyle bir beklenti ya da -iktidar yanlıları açısından- korku yaymanın anlamı ve yararı yok. Ancak yerel seçimlerin sonuçları güçlü bir ulusal mesaj verebilir. Eğer Millet İttifakı, beka sorununu yerel sorunlarla birlikte gündeme getirerek, ülke çapında başarılı olursa, bütün yetkilerin tek adamda toplandığı, Millet Meclisinin, dolayısıyla milletin giderek dışlandığı bu gidişe dair Milletin endişesi olduğu açığa çıkar. Bu güçlü bir mesajdır. Bu mesaj elbette AKP, hatta MHP milletvekillerinin tavırlarında aman aman bir değişiklik yaratmayacaktır. Ama en azından bir baskı yaratacaktır. Kaldı ki böyle bir baskı muhalefetin sınırlı seçeneklerinden biridir. Muhalefet meşru sınırlar içinde kalarak mücadele yürütmek istiyorsa bu seçeneği zorlamak durumundadır. Muhalefet, mecliste bu "ulusal endişenin" yani ulusal iradenin temsilciliğini üstlenerek hareket ederse bütün anti demokratik uygulamalara karşın etkili olacaktır.
Yazımı ileride tartışmayı umut ettiğim bir toksik şablona gönderme yaparak bitirmek istiyorum. Kesinlikle, "Diktatörler seçimle gelirler ama seçimle gitmezler" gibisinden toksik şablonların etkisinden bir an önce kurtulup demokratik ve meşru araçları sonuna kadar zorlamalıdır.
Nadi Öztüfekçi
10 Şubat 2019
Ne var ki Devlet Bahçeli'nin fikrindeki beka, "Devletin Bekası" değil, "Devlet'in Bekası", yani şahsının, Devlet Bahçeli'nin bekası..! Büyük bir ihtimalle bu benzetmeyi, bu paylaşımımı okuyan hem tüm arkadaşlarım yapmışlar ve Bahçeli'nin bu fikrini de biliyorlardır. Ama asıl yanlış olan Bahçeli'nin fikri... Devlet Bahçeli zannediyor ki; eğer Cumhur İttifakı yerel seçimlerde başarılı olursa sık sık zikrettiği "beka sorunu" kendisi açısından ortadan kalkacak. Aksine..! Eğer Cumhur İttifakı yerel Seçimlerde başarılı olursa, -ki bu, Erdoğan ve AKP için başarı olacaktır- Devlet Bahçeli'nin MHP liderliği ilgili bekası tehlikeye girecektir. Erdoğan yerel seçimlerde -özellikle başarılı da olursa- büyük bir olasılıkla Devlet Bahçeli ve MHP ile olan köprü arkadaşlığını bitirecektir. Neden mi? Her zamanki gibi açık haber kaynaklarında yayınlanmış haberlere dayanarak üzerine akıl yürütelim. Yerel Seçimlerden sonra Türkiye'nin gündemine bambaşka konuların -ya da sorunların- gelmesi söz konusu. Örneğin, iktidara yakın medyanın ısrarla görmezden geldiği, -şimdilik- hiç olmamış gibi davrandığı bazı olaylar... Neler mi? Yakın geçmişte AKP'nin üç eski bakanının (Efkan Ala, Taner Yıldız ve Abdullah Aksu) DPI ile görüşmesinin sonuçları politik gündemdeki yerini alabilir. Rezzan Kavakçı'nın Fedaral Almanya'da "Federal Sistem" ile ilgili inceleme yaptığını Twitter hesabından 'özellikle' duyurmasının ne anlama geldiği üzerine tartışılmadı bile. Bence, 'özellikle' duyurulduğuna göre uygun zamanda tartışmaya açılacaktır. İlginçtir bu iki olay Cumhurbaşkanın o ülkelere ziyareti ile eş zamanlı gerçekleşti. Bitmedi; OSLO'da yakın zamanda Akil Adamların,da toplanmasının sonuçları da gündeme gelebilir. Hatırlarsınız. Akil Adamlar olgusu MİT'in yine OSLO'da PKK yetkilileriyle yaptığı görüşmeler sonucunda başlatılan Çözüm sürecinin önemli bir unsuruydu. Yerel Seçimlerden sonra, bütün bu gelişmelerin sonucu, "demokratik(!?) bir oldubitti" ile Türkiye'nin gündemine getirilip, üstelik iktidara yakın medyanın ön ayak olmasıyla tartışılmaya başladığında..?
Bu tartışmanın yarattığı sıcaklık dondurucuya kaldırılmış Dolmabahçe Mutabakatının buzlarını çözdüğünde ve beraberinde ertelenmiş Çözüm Süreci, Akil Adamlar ve benzeri parodiler güncellenmiş senaryolarıyla sahneye konduğunda..?
Hali hazırdaki milliyetçilik temalı parodilerde yardımcı oyuncu olarak rol alan Devlet Bahçeli'ye bu parodilerde uygun bir rol düşer mi sizce?
Sanmıyorum.
Bu yeni senaryoda yardımcı oyuncu belli. Hatırlıyorsunuz ilk versiyonu sahnelenmişti zaten.
Peki Bahçeli, sanat aşkına yardımcı oyunculuktan daha mütevazi rollere razı olur mu?
Açıkçası son bir iki yılını gördüğümüz Bahçeli'nin tavrı yine de pek belli olmaz da, bu rol öyle; "oklava-baklava", "millet-zillet" tekerlemeleriyle oynanmaz.
Üst üste yığılan dezenformasyonlardan oluşan ülkü kuleleri yavaştan da olsa sarsılmış olur.
Belki de bu ufak sarsıntılar iskambil kağıdından yapılmış kuleler gibi bu kulelerin de yıkılmasına neden olur.
Bu yıkıntının altında da önce Devlet Bahçeli kalır.
Kısacası bana kalırsa her halükarda Devlet'in MHP ile bekası tehlikede.
Açıkçası benim de umurumda değil.
Ama yukarıda sözünü ettiğim parodiler Tek Adam Rejiminin geçerli olduğu günümüzde, işletilmeye başladığında..?
İşte o zaman gerçek anlamda devletin bekası söz konusu olur ki Devlet Bahçeli'nin durumunun önemi bile kalmaz. Çünkü Tek Adam Rejiminde o 'tek adamın' kim olduğunun önemi yoktur.
O tek adamın namuslu, cesur, akıllı, iyi niyetli ya da tam tersi olmasının, despotik ya da demokrat, milli ya da gayri milli olmasının da önemi yoktur. Tek adam yanılabilir, kandırılabilir, yönlendirilebilir. Her yöneticinin milletin sağ duyusuna, denetimine ihtiyacı vardır.
O yüzden özellikle böylesi senaryolar ulusal iradenin tam ve eksiksiz olarak işlemediği ortamlarda yürütülmeye kalkışılırsa felaket olur.
2011'de parodi aşamasında kalan senaryo bu defa sahneden hayata inecektir.
Yabanı yapımcılar devreye girer, senaryo oyun oynarken bile değiştirilebilir. Parodi drama, hatta trajediye dönüşebilir.
Muhalefetin en büyük yanılgısı da bence tam burada;
Yerel seçimlere bir beka sorunu olarak bakmaması bu çok önemli sorunu Devlet Bahçeli gibi konu mankenlerine bırakması; Tek Adam Rejiminin başlı başına bir beka sorunu olduğunu görmemesi; dolayısıyla muhalefeti Tek Adam Rejimine karşı değil de "tek adama" karşı yapması muhalefetin 31 Mart Yerel Seçimlerinde en büyük handikabı olacağa benziyor.
Aynı handikabı 24 Haziran seçimlerinde de yaşamıştı.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Muharrem İnce Erdoğan'ın tek adamlığına karşı kendi tek adamlığını yarıştırmaya kalkışmıştı.
Adeta, "ben daha iyi tek adamlık yaparım" demeye getirmişti. Erdoğan'ın tek adamlığı karşısında kaybedince de Erdoğan'la birlikte Tek Adam Rejimi de adeta bir ulusal mutabakatla onaylanmış oldu.
Bu mantık hemen tüm partilerce ve diğer siyasi yapılanmalar üzerinde de hakim olmuştu.
Aslında meclis, 24 Haziran'da bilerek ya da bilmeyerek muhalefet tarafından da dışlanmıştı.
Ulusal iradenin hızla yok hükmüne doğru gidişine karşı elimizde tek müdahale şansı olduğunu düşünürsek, bu yerel seçimler gerçekten beka sorunu. Muhalefet yerel seçimlerde beka sorununu -gerçek anlamıyla- bizzat kendisi gündeme getirmelidir.
Elbette yerel seçimlerin sonuçları iktidarları yıkmaz.
Kaldı ki böyle bir beklenti ya da -iktidar yanlıları açısından- korku yaymanın anlamı ve yararı yok. Ancak yerel seçimlerin sonuçları güçlü bir ulusal mesaj verebilir. Eğer Millet İttifakı, beka sorununu yerel sorunlarla birlikte gündeme getirerek, ülke çapında başarılı olursa, bütün yetkilerin tek adamda toplandığı, Millet Meclisinin, dolayısıyla milletin giderek dışlandığı bu gidişe dair Milletin endişesi olduğu açığa çıkar. Bu güçlü bir mesajdır. Bu mesaj elbette AKP, hatta MHP milletvekillerinin tavırlarında aman aman bir değişiklik yaratmayacaktır. Ama en azından bir baskı yaratacaktır. Kaldı ki böyle bir baskı muhalefetin sınırlı seçeneklerinden biridir. Muhalefet meşru sınırlar içinde kalarak mücadele yürütmek istiyorsa bu seçeneği zorlamak durumundadır. Muhalefet, mecliste bu "ulusal endişenin" yani ulusal iradenin temsilciliğini üstlenerek hareket ederse bütün anti demokratik uygulamalara karşın etkili olacaktır.
Yazımı ileride tartışmayı umut ettiğim bir toksik şablona gönderme yaparak bitirmek istiyorum. Kesinlikle, "Diktatörler seçimle gelirler ama seçimle gitmezler" gibisinden toksik şablonların etkisinden bir an önce kurtulup demokratik ve meşru araçları sonuna kadar zorlamalıdır.
Nadi Öztüfekçi
10 Şubat 2019
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)