Kürt Düşmanlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürt Düşmanlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2014 Salı

Atlamadan önce...



- Bak..! Ben bu zindanın penceresinden atlayacağım. Benimle birlikte sen de atlayıp beni kurtarmaya çalışmalısın. Eğer benimle birlikte atlamazsan başıma gelenlerden sen sorumlusun.

- Tamam da kardeşim. Neden atlıyorsun ki? Neden birlikte kendimizi riske atalım? Bu zindan burcun tepesinde ve burç çok yüksek…  Düştük mü ölürüz ikimiz de.

- Ya korkma. Ben seni tutarım. 

- Nasıl yani.!?

- Bak, bende “çözüm paraşütü” var. Düşerken paraşütü açarız. Yere sağ salim ineriz.

- Peki ya beni tutamazsan, ya o “çözüm paraşütü” açılmazsa..? Ya da bakalım ikimizi birden taşıyacak mı..?

- Taşır taşır korkma. Ben biliyorum.

- Nereden biliyorsun? Hesapladın mı?

- Hesapladım kardeşim, uzmanlara sordum.

- Peki, bana da anlat öyleyse. İkna olmam lazım.

- Ya sen bana güvenmiyor musun? Sen ne kafa yoruyorsun ötesi berisi ile..? Koskoca uzmanlar söylüyor. Sen onlardan iyi mi bileceksin?

- O zaman sen de hesaplamadın. Uzmanlara inanıyorsun yani? Benim de inanmamı bekliyorsun.

- Yav kardeşim sen de çok uzatıyorsun şimdi ha..! Sen bu işlere kafa yorma diyorum sana. Bana güven, gerisini merak etme sen. Senin görevin beni takip etmek…

- Olur mu arkadaş?! Benim de aklım, bilincim ve sorumluluklarım var. Bu burç benim de kalemin burcu. Onu bize zindan ettiler. Ama ben zindancı ile mücadele ederek çıkacağım bu zindandan. Zindancıyı alaşağı etmek istiyorum. Gel birlikte yenelim zindancıyı.

- Geç bunları kardeşim. Biliyorum senin benimle neden atlamak istemediğini.

- Nedenmiş peki..?

- Sende bana karşı gizli düşmanlık var.

- Hayır, neden olsun? Ben bu kaleyi terk etmek istemiyorum. Zindancıya neden bırakayım ki? Bu kale benim. Hepimizin. Gel zindancıyı nasıl alaşağı ederiz onu konuşalım.

- Ya bırak bu işleri. Nesini konuşacağız? Ben hesapladım diyorum sana. Gel işte birlikte atlayalım. Hele ben bir aşağıya sağ salim ineyim. Bak nasıl zindancıyı deviriyorum. Sen de kurtulursun sayemde.  Ama öyle boynuma sarılmak yok. Belimdeki ipe tutunacaksın. Benim elim serbest olsun ki yere inişi iyi ayarlayayım.

- Yani bana düşen görev sadece senin ipine tutunmak öyle mi?

- Evvet..!!? Neden olmasın? Senin varlığın yeter. Yoksa ipi keserim diye mi korkuyorsun?

- Hayır, ondan korkmuyorum. Kesmezsin biliyorum. Kesmezsin de… Peki, ip koparsa ne olacak?

- Yahu kopmayacak. Ben araştırdım. Öyle dediler.

- Yani şu senin uzmanlar öyle dedi, değil mi?

- Ne yani güvenmiyor musun?

- Valla sana bir şey demiyorum da, senin şu uzmanlar… Yani onlara pek güvenmiyorum. O hesapları benim yapmam lazım. Gördüğüm kadarıyla sen bu uzmanlara fazla güveniyorsun.

- Anladım, anladım senin bana düşmanlığın var.

- Yok kardeşim, benim düşmanlığım yok. Ama ben senin ipinde süs gibi sallanmak istemiyorum. Ne sana ağırlık ve yük olmak istiyorum ne de kendi irademi kimseye teslim etmek istiyorum.
Ben seninle “dayanışmak” istiyorum., “abanışmak” istemiyorum.

- Nasıl yani?

- Yani senin şu uzmanlar… Onlar senin sorununu çözemezler bence… Bu sorun bu kalenin insanlarının, tümünün vicdanında çözülür. Onun içinde o vicdanlara dokunmak lazım. İşte o vicdana dokunmak benim işim. Bırak ta ben kendi işimi kendi bildiğim gibi yapayım. Onlara karşı görevimi yapmazsam, yapamazsam onlara yaklaşamam. Eğer yaklaşamazsam vicdanlarına nasıl dokunabilirim?

- Sen o ipi beğenmiyorsun ama beğenen çok. Bak benden daha çok kızıyorlar sana…

- Görüyorum. Zaten hep öyle olur. Bence çöz o ipi. Hem senin yükün azalır hem de onların da ayakları yere değer. Eğer gerçekten senin dostunsalar kendi görevlerini sana ihale etmezler. Kuyruğunda değil senin yanında dururlar. Kendi ayakları üzerinde, kendiişlerini yaparlar, kendi insanlarının güvenini kazanırlar.

- Sen şimdi gelmiyor musun peşimden?

- Gelirsem de peşinden değil yanında gelirim. Ama önce bu kale için en iyisini bir düşünmem, düşünmemiz lazım. Hele bir kendi aramızda bir konuşalım.

- Siz kimsiniz?

- Biz, hepimiz… Biz artık “ben” değiliz 'biz'iz. Biz birleştik.

- Biliyordum zaten. Bana karşı birleştiniz sonunda…

- Hayır asla… Sana karşı değil. Biz senin yetmediğin, yetemediğin, dolduramadığın boşluğu dolduracağız. Senin de yanında olacağız. Kendi işimizi de yapacağız. Biz kendi işimizi iyi yaptıkça güçleneceğiz. Güçlendikçe de sana daha güçlü omuz vereceğiz.

- Anladım, uzatmana gerek yok. Sen benle atlamaya korkuyorsun.

- Ben aklımı kullanmak durumundayım. Dedim ya artık “biz” olduk. Sadece kendi aramızda değil tüm kale insanlarıyla biziz bundan böyle. İpimiz onlara bağlı. Biz onları zindancı ile baş başa bırakmak istemiyoruz. Sorumluluğumuz büyük. Bence sen de atlamadan düşün. O ‘uzmanlar ‘a güvenme. Gel birlikte düşünelim.

- Düşünmeye gerek yok. Eğer benimle atlamazsanız benim de, bu kaledekilerin de başına geleceklerden siz sorumlusunuz. Uzatmaya gerek yok. Ben söyleyeceğimi söyledim. Burada keselim.

- Hayır kesmeyeceğiz. Anlaşıncaya kadar, birbirimizi anlayıncaya kadar konuşacağız. Hem bu sadece seni ilgilendirmiyor. Tüm kaledekileri ilgi….

- Tamam tamam. Konuşuruz sonra.

- Tamam “biz” buradayız.

17 Temmuz 2014 Perşembe

KRUGER SENDROMU veya diğer adıyla CAHİL CESARETİ

Kruger Sendromu ilgili bir alıntı;
“Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi...
 Soruların yüzde 10 ' una bile yanıt veremeyenlerin "kendilerine güvenleri" müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.
Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise "en alçakgönüllü" deneklerdi; soruların yüzde 70 ' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.

Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı: (Bkz. Vikipedi)
   * Yetkin olmayan insanlar becerilerine aşırı değer biçme eğilimindedirler.
    *Yetkin olmayan insanlar diğer insanlardaki gerçek beceriyi farkedememektedirler.
    *Yetkin olmayan insanlar kendilerindeki yetersizliğin boyutunu görememektedirler.
    *Eğer bu yetkin olmayan insanlar becerilerini geliştirmek üzere eğitilirlerse, geçmişteki eksikliklerini farkedip kabul etmektedirler.

Sonuç olarak insanlar, bir konu hakkında ne kadar az biliyorsa, o konu hakkındaki az olan bilgisi aslında ne kadar az bilgi sahibi olduğunu farketmesini engellediği gibi, sanki konuyla ilgili her şeyi biliyormuşcasına bir özgüven kazandırmaktadır.

Şimdi yukarıdaki deneyi kendimiz için uyarlayalım. Soruların konusu Cumhurbaşkanı Seçimleri ile ilgili olsun. Denekler ise, bu sayfalarda ve bu konuda bildiği kadar fikirlerini görüşlerini belirten insanlar, yani hepimiz, bizler olsun.

Sorulardan bir tanesi şöyle olsun; “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP iktidarına muhalif olan, kendisini demokrat ya da solcu görüp, ulusalcı çizgide görmeyen insanların göstereceği en doğru tavır nedir?”

Şimdi bu sorunun altına şıkları sıralarsak; sizce gerekli kaç şık koyabiliriz? Epeyi fazla olur değil mi? Ama biz öyle yapmayalım, konunun girift ve detaylı olduğunu göz önüne alarak kategorize etmeden değişik bakış açıları neler olabilir tartışalım.

Örneğin; “Erdoğan’ın seçilmesini istemiyorum. Ama CHP’nin diğer partilerle gösterdiği ortak adaya oy vermek içimden gelmiyor o yüzden 1. Turda oyum Selahattin Demirtaş’a veriyorum. Ama sonucun belli olması 2. Tura kalması halinde oyumu Erdoğan’ın rakibine vereceğim. Ekmeleddin İhsanoğlu ya da Selahattin Demirtaş fark etmez.” gibi bir bakış açısı olabilir.

Yukarıdaki bakış açısının farklı bir versiyonu olarak; “Ben asla CHP adayına oy vermem. Selahattin Demirtaş 2. Tura kalamazsa oyumu boş veririm.” Ya da “ben solcuyum ama Çözüm Sürecinin sekteye uğramaması açısından oyumu Erdoğan veririm.”

Tamamıyla farklı bir bakış açısı; “Selahattin Demirtaş zaten 1. Turda kazanacak. Gerisini tartışmaya gerek yok.”

Bir başka bakış açısı; “Erdoğan’ın kazanması halinde Devlet tümüyle tek adam ve tek parti yönetimine geçer. O yüzden birincil öncelik iktidar da az da olsa bir çatlak yaratmak lazım. Seçim sonucu 2. tura kaldığında Erdoğan’ın kazanma ihtimali yüksek. Erdoğan’ın kazanmasını istemiyorsak işi 1. Turda bitirmek lazım.”

Daha bir çok değişik bakış açısı olabilir ama uzatmamak açısından son bir bakış açısı; “Ben bu seçimlerin dayatma ve bir mizansen olduğunu düşünüyorum. Meşru görmüyorum. O yüzden seçimlerde oyumu boş olarak vereceğim.”

Bir soru daha üretelim; “Yukarıdaki bakış açılarından hangisi “Gizli Kürt Düşmanlığıdır?”

Bir soru daha; ”Böylesi bir konuda fikir üretebilmek o kadar kolay mıdır? Bu bakış açıları başka kaygılardan kaynaklanamaz mı?”

Son bir soru daha; “Katışıksız bir AKP iktidarı çözüm sürecine zarar verebilir mi? Ya da güçlü bir alternatifi olmayan AKP iktidarı sarsılırsa Çözüm süreci zarara uğrar mı?

Bizim testimiz böyle olsun.
Bu sorular üzerine kafa yorup kendi kendimize yanıtlayalım ve en son da kendimize şu soruyu soralım.
“Yukarıdaki soruları cevaplarken kendimizden ne kadar eminiz? Bütün soruları doğru mu yanıtladık?

Ben kendime sordum.
Ne kadarını doğru yanıtladım bilmiyorum.
....


“Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır." Bertrand Russell.

Nadi Öztüfekçi
18 Temmuz 2014

10 Haziran 2014 Salı

"BEN TEZGAHIM" DİYE BAĞIRAN BİR TEZGAH!..

Burada bir şike var.
Tıpkı Dağlıca olayında olduğu gibi...
Orada direğe çıkan kişi vurulmayacağını biliyordu.
Dağlıca olayında; bölgeye günlerce katırlarla ağır silahlar taşıyıp, istihkam çalışması yapanların rahatlığı direğe tırmanan o 'İbiş Cambazı'nda da görülüyor.
Tam bir "cambaza bak" tezgahı…

Yine iğrenç bir oyun tezgahlandığı apaçık.
Peki amaçlanan ne? İşte orası o kadar açık değil.
İlk akla gelen; "Çözüm sürecine engel olmak istiyorlar" tespiti, doğrusu bana biraz kolaycı bir tespitmiş gibi geliyor.
Evet, ortada bir şike var. Ama bilindiği gibi şike tek taraflı bir olay değildir.
Bu konu soruşturulmalı. Hem de tüm taraflarca.
O bayrak indirildikten sonra nereye gitti? Ya da o bayrağı indiren kişi?..
Eğer bu denetimsiz ve kendiliğinden gelişen bir olay olsaydı orada bitmez, büyük bir olasılıkla bayrağın yakılmasıyla son bulurdu. Belli ki planlı bir girişimdi.

Bir daha soralım. Peki amaçlanan ne? Yanıtı çok zor… En azından eldeki verilerle...
Yine de ilk izlenimlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.
Adı üzerinde bir izlenim, bir tespit değil.
Sanki tezgahın kendisi bir tezgah. Yani eylem öyle bir tezgahlanmış ki; bir tezgah olduğu özellikle anlaşılsın istenmiş.
Bu işi tezgahlayanlar, asıl hasatlarını bunun bir tezgah olduğu ortaya çıkınca toplayacaklar gibi geliyor bana...
Biraz fazla komplocu gibi gelebilir.
Ama Balyoz planlarını hatırlayın.
Sanki uygulamaktan daha çok, ortaya çıksın diye yapılan planlardı.
Ve o planların da hasadını planı yapanlar değil, o planı sipariş edenler topladı.
Yani ortada baş tezgahçılar var.
Baş tezgahçılara ulaşılamıyor.
Büyük bir olasılıkla yine ulaşılamayacak.
Asıl amaçlananın da ne olduğu belki bu amaçları gerçekleştiğinde, ne yazık ki iş işten geçtiğinde anlaşılacak.

Ben önüne geçilmesi imkansız bazı süreçlerin yaşandığı kanısındayım.
Kendi adıma onaylamayacağım süreçlerin katılımcısı olmak istemiyorum.
Hiç olmazsa o süreçleri karşılamak gerekir diye düşünüyorum.
İki şey önemli;
Sınıfsal kayıpların en aza indirgenmesi, aksine sınıfsal (elbette işçi sınıfı) kazanımların yükseltilmesi için sınıf kavgasından asla vaz geçilmemesi.
Ve BARIŞ... Ve halkların kardeşliği...

Bu tezgahın amaçladıkları üzerine bir çok tahminde bulunulabilir.
Ama bu tezgahın hedefe koyduklarının bir tanesi var ki o üzerine tartışılmayacak kadar kesin.
O hedef; hepimizin üzerine titremesi gereken şey olan 'BARIŞ'tır.

Nadi Öztüfekçi

9 Haziran 2014