Ortadoğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ortadoğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2016 Çarşamba

LOZAN, OSMANLICILIK, BAŞKANLIK SİSTEMİ, MUSUL ve ORTADOĞU BATAKLIĞI...

Lozan, Osmanlıcılık, Fırat Kalkanı Operasyonu ve başkanlık tartışmalarının birbiri ardına gündeme gelmesini bir tesadüf olarak görebilir miyiz?
Bütün bu tartışmalarının arkasında sizce ne var?
Örneğin aniden Lozan konusu neden gündeme taşındı? Musul civarlarında hır çıkarmak için dolaşan bir külhanbeyi edasıyla dolaşmamızla, Lozan'ın bir zafer değil de bir hezimet olduğunu dillendirmenin bir ilişkisi olmadığını söyleyebilir misiniz?

Erdoğan'ın, 24 Temmuz'da Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının 93. yıl dönümü münasebetiyle yayımlanan mesajında şöyle deniliyordu;
"...Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir...
Bu anlaşma, yeni kurulan devletimizin tapusu niteliğindedir."

Ardından 29 Eylül'de, 'Külliye'de, "Geleneksel Toplu Muhtar İşkencesi Etkinliği"nde ise,şöyle diyor:
"Birileri de Lozan'ı zafer diye yutturmaya çalıştı. Her şey ortada.
İşte şu an Ege'yi görüyorsunuz değil mi? Bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan'da verdik. Zafer bu mu?"

Bu iki söylem arasındaki çelişki bunca zamandır alıştığımız, sıradan bir Erdoğan tutarsızlığı olarak değerlendirilebilir.
Mesele keşke bu kadar basit olsa...
Değil yazık ki.
Bu ifadedeki, tarih bilgisi açısından bir danışman faciası olarak tanımlanacak skandal hataları bir yana bırakalım.
Hatta bu iki farklı söylem ve tutumun, -zaten ayakları havada bir zorlama olan- 'Yenikapı Ruhu'nun çoktan 'tuz ruhuna" dönüştüğünün kanıtı olması da çok önemli değil.
Bu söylemin arkasında, bütün bunlardan çok daha önemli konu ve gelişmeler, hepimizi ilgilendirecek tehlikeli küresel çapta planların misyon edinilmesi var.

Örneğin yandaş medyada sürekli işlenen ve adeta bir kampanya ile öne çıkarılan Osmanlıcılık..!
AKP'nin militan vurucu gücü ve gençlik kolu olarak kurulan Osmanlı Ocakları da bu trendin bir parçası.
Ve Uşşaki Tarikatı'nın "Fatih Nurullah Efendi" isimli liderinin Erdoğan'ı padişah ilan ettiği videonun piyasaya sürülmesi de aslında bir tesadüf değil.
Öteden beri inceden inceye işlenen, benimsenmesine çalışılan bu lanetli yutturmacanın şimdi daha açık ve yüksek sesle dile getirilmesi, sadece giderek artan bir cesaretin ve kendine güvenin sonucu değil, aynı zamanda Küresel Sermayenin dayatmasının sonucu.
Belki de AKP'nin bir proje olarak ortaya çıkarılmasının ana nedeni olan, Küresel Kapitalizmin artık iyice acilleşen gereksinim ve çıkarlarının Türkiye'ye yönelik beklentilerinin hayata geçirilebilmesinin yolu Osmanlıcılıktan geçiyor çünkü...
Aslında Osmanlıcılık bir tuzak. Hayata geçirilebilmesi imkansız Türkiye insanına pazarlanmaya çalışılan, etik dışı şehvetli bir hayal, lanetli bir macera, ulusal bir intihar...
Hazır elinin altında tanker sahibi evlatlar, enerji şirketi sahibi damatlar varken, Musul-Kerkük petrollerinden nemalanmaya duyulan şehvet ve arzunun bir yansıması.
Emperyalist devletlerin Osmanlı İmparatorluğuyla arasındaki, ulusal kurtuluş savaşı sonucu yarım kalmış hesabının tamamlanması için adeta yeniden diriltilmesi çabası gibi bir şey.
O yarım kalan hesap Anadolu'nun parçalanmasıydı. Ve bu hesabın tahsilatına ise Erdoğan memur edildi.
Erdoğan yakın zamana kadar bu memuriyetini açıkça dile getiriyordu.
Biraz gerilere gidelim. 2013 yılına...
Erdoğan'ın bir röportajda söylediklerini bir izleyin.


Bakınız CNN Başbakan Özel Programı

Bu röportajda Erdoğan'ın Başkanlık Sistemi, Eyalet Sistemi ve Osmanlıcılık kavramının birbiri ile ilişkisini nasıl kurduğunu ve 2023 hedefinin ne olduğunu görmek mümkün.

Biraz daha geriye gidelim.
Bu defa 2008'de Abdullah Öcalan'ın İmralı görüşmelerinden bir alıntı:
"Benim asıl söylemek istediğim şey, Kürtlerin Lozan'ıdır. Lozan'a gidilirken iki Kürt milletvekili götürülmüştü. Orada 'Türklerin ve Kürtlerin temsilcisi olarak buradayız" denilmişti ama gereği yapılmadı. Türkler açısından Lozan tamamlanmıştır. Kürtler açısından bugün tamamlanması gerekiyor. Ben buna İkinci Lozan veya Lozan'ın Tamamlanması Süreci diyorum. Lozan'ın tamamlanması Cumhuriyet'in demokratikleşmesiyle olacaktır. Ben Konfederalizm derken yanlış yorumlayıp ulus-devletin, üniter devletin parçalanacağını düşünüyorlar. Cumhuriyete de karşı değilim.

Konfederalizmden kastım Suriye, İran, Irak, Türkiye içindir. Suriye dâhil olmasa da Suriyeli Kürtler, İran da bu birlikteliğin içinde olabilir. Konfederalizm, Türkiye'deki Kürtlerin kendi demokratik örgütlenme biçimidir, ayrı bir devlet değildir. Lozan'la Cumhuriyet kuruldu. Konfederalizmle içi doldurulacak, Kürtlerin hakları tanınacak. Böylece Lozan tamamlanacak. Musul ve Kerkük de misak-ı milliye dâhildi. Konfederalizmle bunları da dâhil ediyorum. Misak-ı Milli önemlidir. Burada Kürtlerin haklarına saygılı olunacağı belirtiliyor. Kürtler ayrılmak istemiyorlardı. Zorla ayırdılar. Benim kastım Kürtlerin haklarıdır. Osmanlı nasıl ki altı yüz yıl boyunca bu bölgede bir güç olarak yönettiyse, eğer böyle bir çözüm geliştirilirse Cumhuriyet de buna öncülük ederek bunu devam ettirebilir."

Erdoğan'ın CNN'deki o röportajda ve 29 Eylül'de Muhtarlar toplantısında söylediklerini, ardından Öcalan'ın yukarıdaki söylemlerini birbiriyle ilişkilendirin.
Her ikisinin de söylemlerinde Osmanlı övgüsü var ve sorunlara önerdikleri çözüme Osmanlı modeli öne çıkıyor.
Erdoğan'ın eyalet sistemi ile Öcalan'ın konfederalizmi özünde aynı. Üstelik Lazistan ve Kürdistan isimleri örnek verildiğine göre, etnisite temelli bir eyalet sistemi söz konusu.
Yani bütün bu konularda Öcalan ve Erdoğan, uzun bir süre "kalp kalbe karşı" oldular.
Erdoğan'ın 7 Haziran seçimlerinden sonra aniden kılık değiştirmesi kimseyi aldatmasın.
Söylemler değişse de bu "kalp kalbe karşı" duruşları aslında hala devam ediyor.
Şu an Öcalan'dan haber alınamıyor ama Erdoğan'ın Lozan çıkışı bu duruşun hala devam ettiğini gösteriyor.
Şöyle bir baktığımızda, Lozan Antlaşması her ikisi açısından yarım ya da eksik kalmış bir antlaşma olarak görülüyor.
Erdoğan şimdilik Lozan'ın bir hezimet olarak tanımlamasının nedenini -tarih bilgisi açısından bir skandala imza atarak- Yunan adalarına bağlasa da aslında dilinin altında Musul baklası vardı.
Şimdilik o baklayı çıkarmıyor ama eş zamanlı olarak Musul'u kurtarılmaya(!) kalkışılması bu baklayı kısa bir süre sonra çıkaracağını söylüyor.
Öcalan'ın yukarıdaki söyleminden bir iki cümlesine dikkatimizi yoğunlaştıralım.
"Lozan'la Cumhuriyet kuruldu. Konfederalizmle içi doldurulacak, Kürtlerin hakları tanınacak. Böylece Lozan tamamlanacak. Musul ve Kerkük de misak-ı milliye dâhildi. Konfederalizmle bunları da dâhil ediyorum."
Öcalan, ta 2008 yıllarında Türkiye'yi Musul'la yemlemeye çalışarak Küresel Sülün Osmanların ayakçılığını yapmış.
Aslında Çözüm Sürecinin pazarlanmasında da en fazla kullanılan argüman Musul yemlemesiydi.
O dönemler, Çözüm Sürecinin Türkiye için bir fırsat olduğu sürekli yazılıp dururken de ima ederek ya da açık açık hep Musul Petrolleri işaret ediliyordu.
HDP eş başkanı Figen Yüksekdağ CNN'de bir kaç gazeteci ile yaptığı bir programda Çözüm Sürecinin,Türkiye'nin Ortdoğu'da topa giren bir ülke olmasının bir fırsatı olduğunu söylerken de Öcalan'dan esinlenmiş, aynı şeyi işaret etmişti.
Bugün Erdoğan müridi medyaşorlar "yurtta Sulh, cihanda sulh" ilkesini miadı dolmuş olarak değerlendirirken de kast ettikleri buydu.
O günlerden bu yana çok gelişmeler oldu. Çözüm Sürecinin ilk başlarında "analar ağlamasın" argümanı üzerinden Erdoğan'ın giydiği "barış güvercini" kılığı üzerine olmadı.
Güvercin, bir süre sonra Musul-Kerkük imaları ve jöleli danışman Yiğit Bulut'un piyasaya ettiği "Emperayal Türkiye" masalı ile dolandırıcı Sülüne(*), sonra şahine dönüştü.
7 Haziran seçim sonuçları Erdoğan'ın kazıklandığı hissine kapılmasına neden olmuştu.
HDP'nin CHP'den oy transferiyle barajı geçmesi, AKP'nin de tek başına iktidar olması üzerine yapılan hesaplar tutmadı.
Demirtaş'ın yıldızı parlatılarak, CHP'den ana muhalefet rolünü kapması için, "Seni başkan yaptırmayacağız" çıkışı CHP'den çok AKP'den oy çalmasına yol açtı.
Erdoğan, çevresi ve hatta arkasındaki Küresel güçler, öteden beri taşınan ve zaten üzerilerinde eğreti duran "mülayim güvercin" kılığının sorun çıkardığını gördüler.
Zira Musul-Kerkük vaatleri eşliğinde Anadolu'nun eyaletlere bölündüğü ve Türkiye Cumhuriyetinin bir sultanlığa dönüştüğü bu planı gönül rızasıyla, sorgulamadan kabullenebilecek kesim Erdoğan'a verilen destekle aynı orantıda değil.
Erdoğan'a destek veren geniş kesimler bu desteği bir takım koşullar karşılığında veriyorlar... Bu koşullar kısaca ülke bütünlüğü ve cumhuriyetin varlığı, devamlılığı ve en çok da ülkede ve bölgede ve barış.
Erdoğan ve arkasındaki Küresel odak bunu çok iyi biliyor. Çünkü AKP adına çalışan şirketlerin yaptığı kamuoyu araştırmaları bunu gösteriyor.
Erdoğan'ın şu sıralar taşıdığı "savaşçı şahin" kılığı üzerine döktüğü milliyetçi ve anti emperyalist sos bir zorunluluk.
ABD ve AB ülkelerine yönelik külhani çıkışları, aslında Küresel Kapitalizmin gözetim ve kabul edilebilirlik sınırında karşılıklı oynanan tehlikeli bir tiyatrodan başka bir şey değil.
Evet, karşılıklı oynanan tehlikeli bir tiyatro..!
Çünkü Küresel Kapitalizmin çıkarları, Erdoğan'ın Yavuz Sultan Selimi oynadığı bu  tiyatronun inandırıcılığına çok bağlı.
Erdoğan'a bir Osmanlı Sultanı edasında Türkiye'yi Ortadoğu bataklığına sürüklemesi, Türkiye'nin giderek Irak ve Suriye'ye dönüştürebilmesi için Erdoğan'a güç ve zaman gerek.
Bu yüzden Küresel Kapitalizm, Erdoğan'ın kendisini başkanlık sistemi tartışmaları ve Musul operasyonu çerçevesinde anti-emperyalist külhan olarak pazarlaması için  kendi üzerine düşen rolü oynuyor.
Öteden beri istediği şeyi, Türkiye'nin Ortadoğu bataklığına girmesini, sofistike bir taktikle, Erdoğan'ın zorlamasıyla kerhen kabul etmiş görünerek gerçekleştiriyor.

Erdoğan'ın despotik ve güç biriktirme eğilimleri, emperyal bir lider olma arzusu, Küresel Kapitalizmin fedaisi, Yuvarlak Masa Şövalyeleri Emperyalist devletler tarafından kutsal davaları adına kullanılıyor.
İktidarı boyunca Osmanlıcılık, Lozan, başkanlık sistemi curcunası eşliğinde Ortadoğu bataklığına dizlerimize kadar battık.
Bu seviyenin giderek yükselmesi olasılığı çok yüksek.
Demokrasi ve anti emperyalist güçlerini anti kapitalizmi de içeren zorlu bir mücadele bekliyor.

20 Haziran 2016 Pazartesi

Solcuları Emperyalist müdahaleyi savunur hale getirme becerisi..?

Küresel algı baronlarının geliştirdiği tekniklerin vardığı nokta müthiş..
Geçenlerde geç vakitlerde çok garip bir tartışmaya dahil oldum. Konu şuydu; AKP iktidarı hiçbir örgütlenme veya mücadele ile yıkılamayacağına göre, ABD ve Batı ülkelerinin müdahalesi gerekiyordu.
Oldukça garip olmasına karşın benim için ilginç değil, beklediğim bir şeydi.
Önceki yazılarımda, Özellikle Solcuların Zor Sınavı (1-2) adlı iki yazımda bahsetmiştim. Sofistike tekniklerle Türkiye Solunu –belki de tüm Dünya Solunu- Emperyalizmle yol arkadaşı yapma operasyonunun beklenen sonucuydu.
Ama açık söylememem gerekir ki bu denli ileri gidileceğini hiç tahmin edememiştim.
Zira tartışmanın sonuna doğru, bu müdahalenin askeri boyutta olmasına bile razı olunduğunu gördüm. Aslında kast edilenin esasen bu olduğu anlaşılıyordu.
Hatip Dicle’nin, “NATO Türkiye’ye müdahale edebilir”  şeklindeki demecinden sonra bu düşünce yavaş yavaş piyasa edilmeye başladı.
Aslında twitter’da  PKK, hatta daha çok Küresel Kürt Hareketi adına twit atan bazı hesaplardan anladığım kadarıyla ABD ile ittifak oldukça makul, hatta ayrıcalık sayılmakta...
Suriye’de ABD nezaretinde gerçekleşen ‘Rajova Devrimi’ tadı damaklarında kalmış anlaşılan. O devrimin temel sloganı “Biji Serok Obama” idi.
Dün geceki tartışmadan sonra daha bir emin oldum ki Türkiye’deki devrimin(!) adı “Biji Serok Trump ya da “Biji Serok Clinton” olacak. Ve bu slogan Küresel Kürt Hareketi adına twit atanlar kadar, Türkiye’deki teşne sol için de gayet makul ve mantıklı görülecek.
Gelişmelerin önümüzdeki günlerde ne şekilde seyredeceği henüz belli değil.
Yani Türkiye’deki koşullar Suriye’deki gibi değil. Erdoğan da Esad değil.
Bir kere Esad’ın iktidar olmasının arkasında ABD yok. Oysa Erdoğan bir ABD projesi, bir BOP memuru… Erdoğan’nın ABD ile Esad gibi çelişmesi ya da ABD’nin Erdoğan’ı gözden çıkarması söz konusu değil.
Bu konuda biraz akıl yürütelim;
ABD’nin bölgemiz ve ülkemizde Erdoğan’la yapacağı çok şey var. Bölgemiz derken sadece Ortadoğu’yu anlamayın.
Karadeniz de ABD’nin özel ilgi alanlarından biri. Türkiye ile yakından ilişkili birçok mesele ABD’yi yakından ilgilendiriyor. Esasen Ortadoğu ve Türkiye ABD’nin ve Küresel Kapitalizmin Asya hayallerinin bir köprüsü…  Soğuk savaş döneminde sürekli  tahkim edilmesi gereken bir duvar, bir barajken şimdi geçiş kolaylığı için gerekli formatların yapılması gereken bir köprü konumunda.
Böylesi bir formatlamayı, yani Karadeniz’in ABD gemilerine kapalı olması ve ABD’nin bir türlü Rusya’nın etkinlik bölgesinde varlık gösterememesi gibi sorunlarını çözebilecek yapısal değişikliklerin, ancak kifayetsiz ve kendisine her bakımdan bağımlı olan bir tek adamın gerçekleştirebileceğini biliyor.
Keza Ortadoğu’daki planlarını da öyle… Bugüne kadar ABD, hayata geçirebildiği bütün planlarını iki önemli ittifakı ile birlikte başarabildi. İslamcılık ve Kürt Hareketi…
İslamcılıkla ABD ilişkileri çoğu kez karmaşık, çelişkili ama canlı ve organik olarak süregelmiştir.
Suudiler ve Körfez ülkeleri bugüne değin Politik ve finans olarak ABD’nin uzak eyaletleri gibi yönetilmiştir. Diğer yandan bu ülkeler,- görünürde ABD ile çelişkisi olan- cihatçı ve şiddet yanlısı, radikal İslamcı çetelerin destekçisi olmuştur.
Erdoğan ve AKP iktidarınu bir yandan başta Suudiler olmak üzere Körfez ülkeleriyle politik finansman diğer yandan ABD ile gizli askeri anlaşmalar ve küresel egemenlerin her zaman kullandığı gizli planların bir parçası olarak CIA-MİT-PKK ilişkilerinin tam göbeğinde yer almanın getirdiği bağımlılık düzeyinde bir ilişki içerisinde.
Demokrasi güçlerinin güçlü ve diri olduğu bir Türkiye’de bir yandan kırmızı çizgiler palavrasını piyasa edip diğer yandan ABD’nin bölgedeki (Ortadoğu-Karadeniz) çıkar ve gereksinimleri doğrultusundaki bu planlarını hayata geçirmek kolay değil.
Oysa, Deniz Fenerinden başlayarak;
Suudilerden gelen, Maliye Bakanlığı blançolarında “Hata-Noksan” diye adlandırılan kaynağı belirsiz para fazlası;
IŞİD ve El Nusra gibi İslamcı çetelere verilen dolaysız destek;
IŞİD ile birlikte yapılan petrol kaçakçılığı;
Hepsinden önemlisi, ABD’nin elindeki Reza Zarrap’ın her biri hükümet yıkmaya yetecek onlarca suç unsuru içeren savcılığa verilmiş ifadeleri ile her açıdan kendilerine bağlı bir tek adam olan Erdoğan’la bu işleri yapmak daha kolay.
Erdoğan’ın tek adam rejiminin pekişmesi ABD ve Batının,  işine gelir. Erdoğan'dan ABD ve Batı ülkelerinin müdahalesi ile kurtulmaya kalkışmak sadece enayilik değil demokrasi mücadelesine ihanettir. Erdoğan tek adam rejiminin pekişmesine yardımcı olmaktır.
Etrafında batı düşmanlığı ve İslamcılıkla örülmüş ama hiçbir şekilde antiemperyalist olmayan, bilinçsiz bir zırh oluşturmasında kendisine yardımcı olmaktır.
Diğer yandan ABD ve Batı ülkelerinin Ortadoğu’da yaptıklarını mazur göstermek ellerine bulaşmış milyonlarca insanın kanını temizlemeye kalkmaktır.
Emperyalizmi yok saymaktır. Küresel kapitalizmin kendisini gizlemek ve olduğundan farklı göstermesine yardımcı olmaktır. Hedefindeki Dünyanın emekçi ve yoksul halklarına olan saldırısını gizlemektir.
Ortada bilinçli ya da bilinçsiz, dolaylı ya da dolaysız pis bir ittifak var.
Demokrasi güçlerinin birincil görevi bu ittifakı teşhir etmek ve bozmaktır.
Erdoğan'a karşı mücadele de ABD ve Batı ülkelerinden şu ya da bu biçimde bir müdahaleyi savunmak yerine Erdoğan-AKP yönetiminin Emperyalizmle bağlantısını açığa çıkarmak ve teşhir etmek gerekir.
ABD ve Batılı egemenlerin Erdoğan-AKP yönetimi işine gelir. ABD ve Batı ülkelerinde demokratik ya da demokratik görünümlü kamuoyu ile Küresel kapitalizmle eşgüdümlü devlet yapılanmalarını bir birine karıştırmamak lazım.
Erdoğan’ın AB’ye yönelik efelenmelerine de yanlış anlamlar yüklememeliyiz. Bütün bu söylemler iç politikanın ayak oyunlarıdır. Ev kabadayılığının tipik halleridir.

Erdoğan-AKP yönetimi, doğru bir mücadele rotası, doğru argümanlar, türetilmiş paradigmalar yerine yaşamsal gerçeklerin içinden çıkmış olgularla hareket den bir muhalefetle, yığınlarla kucaklaşan istemlerle, gizil andıçların olmadığı samimi birleteliklerle yıkılabilir.
ERDOĞAN-AKP BASKICI REJİMİNİ YIKMAK İÇİN EMPERYALİST MÜDAHALEYE GEREK YOK!

7 Ağustos 2014 Perşembe

Sormak iyidir...



Ben Dünya'yı ve yaşamı "zaten bilerek" değil sorarak anlamaya çalışırım.
Kendimce doğru soruları sorarak ve bunları yanıtlamaya çalışarak, günümüzü kavramaya çalışırım.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de böyle algılamaya çalıştım.
Önce; ne istediğimi, kendimi nerede gördüğümü düşündüm ve bu yönde sorular sordum. Basit olmasına özel dikkat saffettim. Çünkü soruları basit sormazsan doğru yanıtları bulma ihtimalin de azalıyor.
Okuyan arkadaşlarım bilir Bloğumun adı "Sıradan Şeyler".
Doğal olarak soruları da sıradan sorular olacak.

İşte; öylesine, iddiasız, sıradan sorular...

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi demokratik bir Türkiye isteyenler açısından bir sorun mudur? Ya da başka ifadeyle demokrasi mücadelesi verenler açısından Erdoğan'ın seçilip seçilmemesi önemli bir kırılma noktası mı, yoksa "önemsiz bir detay" mıdır?

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi kendini yoksullar ve çalışanların tarafında görenler açısından; bir olumsuzluk mu yoksa "bu mücadele zaten devam ediyor, kim seçilirse fark etmez" midir?

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi çağdaş bir yaşam sürdürmeyi, inancını, dinini kendi algıladığı ve yorumladığı şekilde yaşamayı arzulayanlar açısından; bir tehlikenin daha da somutlaşması anlamına mı gelir, yoksa "bütün bunlar gereksiz, mesnetsiz korkular" mıdır?

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi temiz bir toplum isteyenlerin; asla vicdanlarına sığdıramayacakları açığa çıkan bunca yolsuzluk, rüşvet ve yasadışlılıkların onaylanması demek olan ülkece yaşanacak bir rezillik midir yoksa "demokrasinin bir cilvesi" midir?

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi savaş karşıtları için; Ortadoğu bataklığına, sırf kendi ihtirasları ve küresel sermayenin kendisine yüklediği misyonları adına balıklama dalmaya hazır bir 'Malkoçoğlu'na ülkenin geleceğini emanet etmek midir yoksa "abartmayalım" mıdır?

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi kadın hakları savunucuları, cinsiyet ayrımcılığın ve cinsel eğilimler üzerindeki baskılara karşı olanlar açısından; topluma kendi inanç ve ahlaki yargılarını topluma dayatmaya hazır bir anlayışın daha da cesaretlenmesi ve daha atak olmasının önünü mü açacak bir aşama mıdır yoksa  "yok canım" mıdır?

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi bu ülkede her türlü etnik ayrımcılığa, kimlik ve inanç ve mezhep dayatmacılığına karşı olanlar açısından; son dönemlerde kullanılan açıkça mezhep kışkırtıcılığı anlamındaki ifadelerin artık somutlaşacağı yeni bir dönem midir yoksa "telaşa gerek yok" mudur?

Son soru…
Eğer kendimize; demokrasiden, yoksullardan ve çalışanlardan, çağdaş bir yaşamdan, temiz bir toplumdan, savaşın karşısında ve barıştan, kadın haklarından, cinsel kimlik ve yönelim temelli insan haklarından yana görüyorsanız, solcu, sağcı, sosyalist, demokrat, liberal ne olursanız olun Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi sizin için önemli bir sorun mu, “fark etmez” mi yoksa “iyidir iyi” mi?
Sormak iyidir.
Nadi Öztüfekçi
7 Temmuz 2014

12 Temmuz 2014 Cumartesi

IŞİD Türkiye için sorun değilmiş!?..

SKY 360 Tv ve Çözüm Masası programı...
Mahmut Övür ve İlhami Işık birlikte sunuyorlar.
Konu; IŞİD, Irak, Kürt Meselesi ve Çözüm Süreci.
AKP milletvekili Galip Ensarioğlu konuk olarak katılıyor.
Tahmin edebileceğiniz gibi tüm meseleler tek yanlı ele alınıyor.
Sen, ben bizim oğlan yani.
Ama içinde bulundukları rahatlık ilginç söylemlerin ortaya dökülmesini sağlıyor.

Ensarioğlu "Çözüm Süreci Türkiye’nin sınırlarını aşmıştır. Türkiye'nin etki alanını genişletir. Bölge üzerindeki hakimiyetimiz artar" diye buyuruyor.
Son günlerde HDP çevrelerinden de buna benzer söylemler duyuyoruz.
Bu söylem bende ister istemez; sürecin  ‘Barış Süreci' olarak başlayıp, 'Çözüm Süreci'ne evirilmesindeki nedeni sorgulamama neden oluyor.
Elbette Barış bir çözümle birlikte gelecek. Gelmeli de…  Ama bu konu,bir vicdan ve tarihsel bir adalet sorunu olmaktan çıkarılıp, karlı bir iş anlaşması olarak sunulursa, ortaya ‘Barış’ı da içeren bir Çözüm Süreci çıkmaz. Bunun adına Çıkar Birliği denir ki; “Çıkar” öğesinin daima erkten ve egemen sınıflardan yana işlediğini hatırlamak gerekir. Ortaya sürülen bu “karşılıklı çıkar” aldatmacasının, çalışanlar emekçi ve yoksul kesimin yıkımına neden olabilecek bir sürece dönüşmesi ise işten bile değil.
Keşke bu endişeme neden olan söylemler Galip Ensarioğlu ve onun gibilerinin söyledikleriyle sınırlı olsaydı. Ne yazık ki değil.
Bu söylemler; yani Çözüm Sürecinin tüm Ortadoğu’yu kapsadığı, Türkiye için büyüme ve etki alanını genişletme fırsatı olduğu yolundaki propaganda, çok yaygın ve düzenli bir şekilde piyasa ediliyor. Karşılıklı paslaşmalar halinde, değişik kesimlerden birbirini tamamlayan söylemlerle, adeta usta bir orkestra tarafından çalınan bir beste var ortada.  Bir ortaklaşmanın, sürekli değişen konjonktüre göre ustaca uyarladığı bir müzik bu... Evet, bir ortaklaşmanın ürünü ama asla bir halk türküsü değil. Çünkü işin içinde halk yok. Çünkü beste bir yerlerde zaten bestelenmiş. Piyasa eğilimleri ustaca hesaplanmış, toplumun formatlanması süreci ile senkronize olarak boşlukları yavaş yavaş doldurularak, sürekli yeniden piyasa ediliyor. Evet, çok ustaca hazırlanmış, uluslararası bir bestseller piyasaya sürülmek üzere. Ama ortada sanat yok. Sadece finansörlerinin kar güdüleri ve piyasa koşullarının hesaba katıldığı bir ürün…

Ensarioğlu’ndan ilginç bir yaklaşım daha;
“IŞİD Kürtlere dokunmazsa Türkiye için sorun değil” diyor hazret.
“Yani Rajova’ya saldırmazsa bizim için sorun olmaz” diye devam ediyor.
“Zaten IŞİD’in bir toplumsal tabanı var ve biz bunu dikkate almalıyız” mealinde bitiriyor.
Bu arada IŞİD’in elinde kaç gündür rehin tutulan yurttaşlarımız aklına bile gelmiyor şahsın.
Ha tabi o konuda konuşmak yasak ya!.. Her halde ondan…
Öyle ya; şimdi seçim üstü bundan söz etmenin ne alemi var?
IŞİD’in işgal ettiği her yerde yaptığı katliamlar falan gözünde değil Ensari veledinin.
Ensarioğlu'nu anlarım da...
Bu tür; çıkarcı, şoven ve tüccar yaklaşımların benzerlerinin bu sayfalarda rastlamak doğrusu beni üzüyor. Aslında artık üzülmekten bıktım. Öfkelendiriyor.
Şu sıralar bir kaç defa rastladığım; "IŞİD'in işgalleri Kürtlerin elini güçlendirdi" gibisinden analizler kesinlikle Çözüm Sürecinin içindeki Barış, Kardeşlik, Vicdan ve Tarihsel Adalet öğeleri ile bağdaşmıyor. Bu öğelerin çürümesine neden oluyor.
Eğer bu öğeler bu sürecin içinden ayıklanırsa ortada kupkuru bir "çıkar uzlaşması" kalır ki; böylesi uzlaşma içerisinde işçi sınıfınn zaten yeri yok da ama ezilenlerin, mazlumların de yeri yok.
Benim de...

Nadi Öztüfekçi
13 Temmuz 2014