16 Nisan Referandumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Nisan Referandumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2018 Cumartesi

İKTİDAR MECLİSE...

Gerek Referandum, gerek 24 Haziran seçimleri esnasında, "Eğer Erdoğan Anayasanın değişen maddelerinin kendisine verdiği yetkiler eşliğinde cumhurbaşkanı seçilirse küresel bir şirketin emekli CEO'sunu Türkiye ekonomisinin başına, Pentagon'dan emekli bir generali de TSK'nın başına getirir" anlamında öngörülerim olmuştu. Ön gördüklerimden biri gerçekleşmiş oldu. Belki bir emekli CEO'ya değil ama bir ABD şirketine teslim edildi. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanan Yeni Ekonomi Programı (YEP) gereği Türkiye’nin ekonomisi artık ABD’li danışmanlık şirketi McKinsey ile işbirliği yapılarak yönetilecek. Bir başka ifadeyle Ekonomi yönetimi Küresel Sermayeye teslim edildi. Çünkü böylesi şirketler ücretlerini aldıkları müşterileri adına değil, Küresel Sermaye adına denetleme yaparlar.
Aslında, hesapta Erdoğan'a muhalefet yaptığını sanan, CHP'sinden tutun, kendini CHP'nin daha solunda gören şaşkın muhalefetin de istediği oldu. Bu arada Muharrem İnce'nin... Erdoğan'ın Merkez Bankasının faiz-kur politikasına karışmasını eleştirirken; Merkez Bankasının Küresel Piyasaya endekslenmesi gerektiğini savuna geldiler. Sanki Erdoğan gerçekten faizin yükselmesine, Merkez bankasının Küresel Piyasaya endekslenmesine karşıymış gibi, bizim tatlı solcularımız muhalefet yapmak adına tam da Erdoğan'ın zaten yapmak istediği hatta misyonu gereği yapmak zorunda olduğunu savunup durdular. Televizyon programlarında hep Erdoğan'ın serbest piyasaya müdahale ettiğinden yakındılar. Erdoğan da adeta, "madem o kadar istiyorsanız sizin dediğiniz olsun" dercesine misyonunu yerine getirdi. Oysa yanlış olan, muhalefet yapılması gereken, Erdoğan'ın tek adam olarak Merkez Bankasına karışması, sorumsuzca demeçler vererek Borsayı köpürtmesiydi. Yoksa elbette 'ulusal irade' Merkez Bankasını denetleyebilmeli, gerekirse müdahale edebilmeli... Mesele Erdoğan'ın ne kadar yasal yetkileri olsa da asla tek başına ulusal iradeyi temsil etmediği ve edemeyeceği... Koskoca bir ülkenin kaderini etkileyecek kararlar, tek kişinin bilgisinin, öngörüsünün, mantığının, vicdanının dar sınırlarında oluşan iradesine bırakılamaz. Ülkenin içinde bulunduğu durum bu gerçeği haykırmaktadır. Yaşadığımız sorunlar sadece despotizmden değil, aynı zamanda basiretsizlikten ve kapasite eksikliğinden de kaynaklanmıyor. Açıkçası bu, Erdoğan'ın kişisel özelliklerinden, yetersizliklerinden ya da yeteneklerinden bağımsızdır. Bu kadar yetki ve sorumluluk özellikleri ne olursa olsun tek kişiye verilemez. Hiç bir kişisel irade tek başına böyle bir yükü kaldıramaz. Eninde sonunda iradesini paylaşmak zorundadır. Ya Küresel Hegemonya ile ya da ulusal irade ile... Bu örnekte ülkenin ekonomisini yönetme iradesi Küresel Sermaye ile paylaşılmıştır. Erdoğan'ın tek adam yönetimine rıza olduğumuz sürece ülke giderek Küresel Sermayenin bir parçası durumundaki bir holdinge dönüşecektir. 16 Nisan Referandumu çalışmalarında bu gerçek geniş yığınlara anlatılamamıştı. Şimdi bu gerçeği hayat göstermiş oldu. Muhalefet bu gerçek üzerinden yapılmalı, Hayır Cephesine bu gerçek üzerinden dinamizm kazandırılmalı. Hayır Cephesi ne 16 Nisan 2017 ne de 24 Haziran 2018 oylamasının adaletsiz sonuçlarına razı olmamalı, iktidarın ulusal iradeye teslim edilmesi gerektiğini haykırmalıdır. Bu haykırışın en net ifadesi, "İKTİDAR MECLİSE" çağrısıdır. Bana göre, "İktidar meclise" çağrısı geniş yığınların mantık ve vicdanına seslenen bir 'Belgi'ye dönüştürülebilir. Çünkü bu çağrının geniş kesimleri kapsayan, hem mantıksal hem de vicdani bir altyapısı var. Zaten 'Belgi' dediğimiz de budur. Toplumsal önermelerin mantıksal ve vicdani gerekçeleriyle sunulmasıdır. Yukarıda tartıştıklarım da -kendi çapımda- bu çağrıyı bir Belgi'ye dönüştürme çabasıdır. Elbette yetersizdir. Çok daha geniş, etkin ve yetkin kesimlerce acilen tartışılmalıdır. Zira yakın zamanda ikinci öngörüm de gerçekleşebilir. Deneyimli eleman sıkıntısı çeken TSK de Küresel bir güvenlik şirketinin idaresine teslim edilebilir. Yakın bir süre sonra artık tartışmanın da anlamı kalmaz. Belki de tartışmaya gerek de yoktur. Bütün bu yazdıklarım benim gereksiz vehimlerimdir. Hatta bütün bu gelişmeler belki de Türkiye'nin demokratik dönüşüm sürecidir.

27 Mayıs 2017 Cumartesi

AKP'nin 'Tek Millet'i ve Anadolu Ulusunun Bütünlüğü..!

İzmirli olanlar bilir, Karşıyaka'nın Kemal Paşa Caddesi akşam üzerinden,  akşamın ortalarına kadar şenlikli olur. Özellikle hafta sonları...
İmza kampanyaları ve dergi stantları, bildiri veya ticari broşür dağıtanlar ve sokak satıcıları ile dolar. Ama en ilginci de sokak müzisyenleridir.
Bir ara cılkı çıkmıştı. Yağmurlu havalarda incecik naylon bir montla, ıslak zeminde diz çökerek, oyuncak melodikalarla okul şarkıları çalan çocukların merhamet avcılıkları insanın bir yandan merhametini, bir yandan öfkesini kabartıyordu.
Ama son zamanlarda kalite düzeyi yükseldi. Artık bir sanat gösterisi olmaya başladı.
Özellikle bir ya da bir kaç grup var ki onların Anadolu'nun çeşitli renklerinden örnekler sundukları sokak konserlerine bayılıyorum.
Hem çalan ve söyleyenleri, hem de dinleyenleri İzlemek çok hoşuma gidiyor.
Ege türkülerini de, Lazca, Kürtçe, Ermenice türküleri de aynı coşku, beceri ve içtenlikle söylemeleri, izleyenlerin de aynı coşkulu hoşnutlukla dinlemeleri hatta katılmaları beni fazlasıyla mutlu ediyor.
Kardeşlik adına da, iyi ve güzelde birleşebilmek adına da umutlandırıyor.
Eminim ki böylesi sokak müziklerini sizler de izlemiş ve benzer duyguları sizler de yaşamışsınızdır.
Sizi bilmem ama ben kısa bir süre sonra hüzünlenirim.
Mutluluğum biraz burulur, umutlarım değişik kaygılarla gölgelenir.
Anlatması, hele kısaca anlatması çok zor…

Annemin son zamanlarında yine bir cumartesi Karşıyaka'daydım. İzban istasyonundan çıkar çıkmaz, etrafında kalabalık izleyicileriyle yine böyle bir grupla karşılaştım.
Aslında bu defa -bir an önce annemin yanına gidebilmek adına- aceleyle ve göz ucuyla baktım, dinleyemedim bile. Ancak,  Anadolu'nun değişik kültürlerinin türkülerini seslendirdiklerini, gerek söyleyenlere olan göz aşinalığımdan, gerekse kulağıma çalınanlardan dolayı anlamıştım.
Annemin evine gidinceye kadar benzer bir iki grup daha vardı. Onlar da aynı şekilde Anadolu'nun değişik kültür ve dilleriyle türküler söylüyorlardı.
Ne var ki bu defa hem daha mutlanıp, umutlandım, hem de daha fazla hüzünlenip, kaygılandım.
O cumartesi 18 Marttı… Belki de o nedenle her zamankinden fazlaydı bu tür gruplar.
18 Mart’ta Çanakkale Savaşının en çok şehit verildiği, en şiddetli çarpışması yapılmıştı.
Bugünü Çanakkale Zaferi olarak anmak ne kadar doğrudur bilemem ama savaşın bu günden itibaren Anadolu’dan yana döndüğü de doğrudur.
Bunlar tarihi değerlendirmelerdir, askeri bilgi de gerektirir.
Ama ben emperyalistlerle ortak girişilen savaşların zaferlerine hep eleştirel bakarım.
Çanakkale savaşı dönemin emperyalist devletlerinden Almanya ile yapılan ittifakın bir sonucuydu.
Keşke böyle bir savaş yapmak zorunda kalmasaydık.
Ama bu savaşa katılmak o zamanki Osmanlı Devletinin yöneticilerinin tercihiydi.
Yoksul, savaş yorgunu Anadolu insanının tercihi değildi. Osmanlının mağlup olarak çıktığı bu savaşın yükü Anadolu insanın omzuna yüklenmişti.
Çanakkale Savaşı artık 1. Dünya Savaşının bir devamı değil emperyalist bir saldırıya karşı yürütülen bir vatan savunmasıydı. Her ne kadar emperyalist devletler sonrasında İstanbul'u işgal etmiş olsalar da her şeye rağmen Çanakkale Savaşı bir zaferle sonuçlandı.
Eğer, bütün bunların “Kemal Paşa Caddesindeki Sokak müzisyenleriyle, senin mutlanıp hüzünlenmenle ne ilgisi var?” derseniz, anlatayım.

Çanakkale Zaferi Emekçi Anadolu Ulusunun varlığını tüm Dünyaya ilan etmesidir.
Çanakkale Savaşında Anadolu'nun her yerinden Türk, Arap, Çerkez, Abaza, Laz, Kürt, Pomak, Roman gibi Müslümanların yanında Rum Ermeni ve Yahudiler de vardı.
Böyle savaşlar baskıyla falan oluşan zorunlu bir katılım değil, binlerce yıldır süregelen kardeşliğin yansımasıdır.
Çanakkale Zaferi Müslümanların, Hristiyanlara karşı değil, mazlum yoksul Anadolu Ulusunun var olma savaşının sonucudur.
Çanakkale Zaferi olmasaydı Ulusal Kurtuluş Savaşı zihinlerde oluşamaz ve çok doğal olarak hayata geçemezdi.

Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında ne olursa olsun, Anadolu'nun kadim tarihinde neler gerçekleşirse gerçekleşsin, istendiği kadar yok var sayılsın Anadolu Ulusu bir olgudur.
Çanakkale savaşında varlığını ilan etmiş, o günden bu yana da kendini pekiştirerek sürdürmüştür.
Gerçek anlamda inkarcılıkla karşılaşan, ezilen, horlanan, parçalanmak istenen, kasıtlı olarak yanlış tanımlanan bir ulus varsa o da Anadolu Ulusudur.
Anadolu Ulusu, hiçbir inanç sisteminin, hiçbir etnik kökenin tek başına belirleyemediği, biçimlendiremediği bir ulustur.
Anadolu'nun kadim tarihi boyunca üzerinde yaşayan bütün etnik ve inanç kimliklerinin kökleri birbiriyle sarmaş dolaş dal budak salmıştır.
Anadolu coğrafyasında, Müslümanlık, Hıristiyanlık, Musevilik ve diğer bütün inançlar Anadoluludur.
Hepsi birbirini etkilemiş birbirine yakınlaşmıştır.
Anadolu’da herkes biraz Müslüman, herkes biraz Hristiyan, Yahudi veya Pagandır.
Herkesin biraz Türk, herkesin biraz Kürt, Çerkes, Pomak, Laz olduğu gibi…
Hepimiz biraz Hitit, biraz Asuriyiz. Selçukluyuz, Osmanlıyız.
O yüzden Anadolu Ulusu tek bir etnisite ya da tek bir dinle tanımlanamaz ve adlandırılamaz.
Sadece tek bir etnisite ya da dinle değil iki, üç ya da birkaç etnisite veya dinle de tanımlanamaz.
Anadolu Ulusu tektir.
O kadar tek, o kadar bütündür ki, tek bir canlı türüyle de tanımlanamaz.
Emekçi Anadolu Ulusu artık, kurdu, kuşu böceğiyle, ağacı, deresi, deniziyle var olma savaşı veriyor.
O yüzden ‘Anadolu’ Ulusudur. Anadolu ile bir bütündür.
Eğer bu bütünlüğü bozmaya kalkarsanız canlı bir organizmayı parçalamış olursunuz. Kolunu, bacağını, gövdesini ayırmış olursunuz.
Belki parçalamayı başarırsınız ama yaşatamazsınız.

16 Nisan Referandumu süresince bir yıkım ve parçalama tekniği olarak düzenlenmiş anayasa değişikliğine karşı verilen Hayır mücadelesi bir anlamda ulusal var olma savaşıdır.
Parçalanmama ve bütün kalma savaşıdır.
İşte o Karşıyaka'nın Kemal Paşa Caddesindeki güzelim Anadolu türkülerini mutlulukla, şöyle içinize sine sine dinleyebilmek için bu anayasa referandum süreciyle başlayan ulusal var olma ve bütün kalma savaşını kazanmak zorundayız.
İşte beni hem umutlandıran, hem de hüzünlendiren şey buydu.
O gün henüz referanduma 1 ay vardı. Referandum sonucu her şeyin sonu ya da her sorunun çözümü anlamına gelmiyordu ama önemli bir aşamaydı.
Ne yazık ki bu referandum -fiili anlamda- Hayır'la sonuçlanmadı.
Ama Hayır Bloku kendiliğinden olsa da bir refleks gösterdi.
Üstelik bu kavga bu referandumla bitmedi. Bu bütünlüğe saldırı devam edecektir, bu saldırıya karşı direnç de...
Referandum sürecinde, Hayır Blokunun gösterdiği refleksin arkasındaki birleştirici kaygı, Küresel Kapitalizmin saldırısını savuşturmaktı.
Ancak, “Küresel Kapitalizmin saldırısı” ile kast edilenin ne olduğuna bağlı olarak, bu refleks bilinçli ve ardıcıl mücadele dönüştürülerek, Hayır Cephesinde devam etmelidir.
Küresel destekli egemen algının, Anadolu Kardeşliğinin üzerindeki her türlü etnik dayatmasından kurtularak, daha kapsayıcı bir anayasaya kavuşmanın da tartışılabileceği, tek adam heveslilerinin sinsi metotlarının önünün kesilebildiği,  demokratik bir ülke için de kavga vermek gerekir.

Yakın zamanda yazdığım Sinsi Tehlikeli Bir Algısal Tuzak; Rabia..! adlı yazımda Erdoğan-AKP iktidarının Rabia adı altında tüzüğüne koyduğu "Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet" kavramlarını nasıl bir algı tuzağı haline getirdiğini ve bir provokasyon aracı olarak nasıl kullandığını anlatmaya çalışmıştım.

O yazıda kendimce yaptığım tespitlerde demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için yukarıda anlattıklarımı yazının başına koymayı düşünmüştüm.
Sonra, bir 'giriş' için fazla uzun olduğu nedeniyle vazgeçmiştim.
Ancak bu defa özellikle "Tek Millet" kavramı ile yazdıklarımın yanlış anlaşılmasından kaygılandım.
İşte o 'giriş'i şimdi bir yazıya dönüştürmemin nedeni de bu kaygı.
Erdoğan AKP'sin tüzüğündeki algısal tuzak; Ülkeyi, Türk Milliyetçiliğinin siyasi rantını kaybetmeden, "Ümmetçilik"bataklığına sürüklemektir.
Yazıda bunu: " Tek Millet ile Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk Milletini işaret etmiyorlar.
Millet diye tarif ettikleri, "İslam milleti".  'Tek'likten anladıkları ise; bütün Müslümanları tek çatı altında toplamak."  şeklinde ifade etmiştim.
Yazıyı  uzatmak istemediğim için o bölümde ulusal bütünlükten anladığımın ne olduğunu yazmamıştım.
Bu yazıda bunu anlatmış oldum.
Yukarıda geçen bir cümleyi burada tekrarlamak istiyorum; "Gerçek anlamda inkarcılıkla karşılaşan, ezilen, horlanan, parçalanmak istenen, kasıtlı olarak yanlış tanımlanan bir ulus varsa o da Anadolu Ulusudur."
Benim, "Tek Millet" tuzağıyla Ulusal Bütünlüğüne saldırıldığını düşündüğüm, işte bu Emekçi Anadolu Ulusudur.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Doğru bilgiye, hatta bilgiye ne kadar önem veriyoruz?

Bu görsel, TBMM'de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı ile ilgili görüşmelerin yapıldığı 10/03/1972 tarihli meclis görüşmesinin tutanaklarının yer aldığı Meclis Tutanak dergisinden alınmıştır.
Görselde yazılanlar okunursa anlaşılacağı üzere, görsel oylamanın sonucu ile ilgili...
Bu görsele kısa bir araştırmadan sonra ulaştığım konuyla ilgili bir PDF dosyasından keserek aldım.
Dosyanı bütünü inceliyorum.
Daha sonra -belki bir yazı ile birlikte- yayınlarım.

Şimdilik meclis görüşmesi ve oylamanın sonucunu paylaşmak istedim.
Bu ufacık görsel bile Türkiye'nin enformasyon konusunda ne kadar geri, ilkesiz ve doğru bilgi konusunda ne kadar duyarsız olduğunu gösteriyor.
Türkiye derken en geniş anlamda "Türkiye" diyorum.
Medyası, üniversitesi, akademisyenleri, yazarları, araştırmacıları ve yöneticilerini, sağcısı solcusu herkesi kast ediyorum.

Yaklaşık 10 yıldan beri Deniz Gezmiş'in asılma oylaması ile ilgili yayınlar, sosyal medyada paylaşımlar yapılıyor.
Hemen hepsinde CHP'nin hedef gösterildiği bu paylaşımların her birinin oylama sonuçları birbirinden farklıydı.
Önce Kabul oyu veren CHP milletvekillerinin sayısı abartıldı, oylama katılmayanlar Kabul oyu vermiş gibi gösterildi.
Nedense bir takım sol tandanslı paylaşımlarla Yeni Şafak, Akit gibi dergilerin bu konudaki yayın ve paylaşımları birbirleriyle örtüşüyordu.

Sonra bu rakamlar yavaş yavaş değişti.
En son Bianet ve Cumhuriyet'in sitelerinde belli rakamlarda ortaklaşıldı.
Bu oylama sırasında hangi milletvekillerinin oylamaya katılıp katılmadıkları, ne oy verdikleri bu sitelerde yayınlandı.
Ve diğer bir kaç sitede...
Ama hiçbirinde kaynak gösterilmediği gibi, hemen hepsi de copipast şeklinde birbirinin aynıydı.
Kimse kaynak taraması yapmamıştı demek ki herkes birbirinden kopyalamıştı.
Ama daha önemlisi hiç biri Meclis Tutanak Dergisindeki sonuçlarla uyuşmuyordu.

Bianet'teki rakamlara göre oylama sonucu şöyle:
Üye sayısı: 450, Oy verenler: 323, Kabul edenler: 273, Reddedenler: 48, Çekimserler: 2, Oylamaya katılmayanlar: 118Açık üyelikler: 9
Ancak Meclis Tutanak Dergisindeki rakamlar farklı. Görselde de görüldüğü gibi dergiye göre sonuçlar;
Oy verenler: 279, Kabul edenler: 238, Reddedenler: 53, Çekinserler ( Dergide "çekimser" değil "çekinser" yazıyor): 6 şeklinde...

Doğal olarak bu bilgileri baz almalıyız diyeceğim ama, rakamlarda çelişki var.
Bunu, rakamları incelediğimizde görebiliriz. 238 + 53 + 6 rakamlarını topladığımızda 297 rakamını buluyoruz. Yani oy verenlerin toplamı 297 olması gerekiyor. Ama görselde de gördüğünüz gibi tutanakta 279 yazıyor.
Büyük ihtimalle 7 ila 9 rakamı yer değiştirmiş.
Bu durumda oylamaya katılmayanların sayısı açık üyelikleri (9) düşersek 144 oluyor.
Gerçi bu açık 9 üyelik meselesi ne kadar doğru onu da bilmiyoruz.

Gördüğünüz gibi Türkiye'de doğru bilginin önemi yok. Herkes, solcusu, sağcısı herkes, kafasına ya da işine geldiği gibi “bilgi” verebiliyor.
Tabii adına bilgi denirse…
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılması Türkiye siyasi tarihinin en önemli olaylarından biridir.
Topu topu 45 yıl önce gerçekleşmiştir.
TKP’nin Mustafa Suphilerin katliamından hemen önce Türkiye’ye dönme konusunun tartışıldığı TKP Merkez Komitesinde konuşulanları noktası virgülüne kadar bugün bilebiliyoruz.
Ama idamların konuşulup, ad okunarak yapılan 45 yıl önceki oylama hakkında bir kaynak ortaya konmuyor.
Kim ne oy vermiş, sadece şifahi bilgiler var.
Ortalıkta dolaşılan bir takım bilgilerin ne kadar sağlıklı olduğunu bilmiyoruz. Bu bilgiyi yayınlayanlar kaynak gösterme ihtiyacı duymuyorlar.
Bu tutum sadece Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı konusunda değil hemen her konuda sergileniyor.

Aslında sadece bilginin doğrusuna değil, bilginin bizzat kendisine önem verilmiyor.
Zaten bilginin kendisine önem verilse doğru veya yanlış olması konusunda seçicilik de arkasından gelecektir.
Bunun en önemli göstergesi YSK’nın sitesinde görevi gereği web sitesinde sergilediği seçim sonuçlarının arşivine karşı ilgisizlik.
Hiçbir yerde bu verilerden yararlanarak yapılan bir araştırma, değerlendirme ve analiz görmedim.
Merak ediyorum seçimlere katılan partiler, seçim stratejilerini kurgularken bir önceki seçim sonuçlarını sandık bazında inceliyorlar mı?
CHP’sinden tutun HDP ve bilumum sosyalist, komünist partilere kadar YSK’nın sitesinde yayınlanan sandık sonuçlarını kendi arşivlerine yedeklediler mi acaba?
Öyle ya YSK, önceki seçimlerle ilgili sandık verilerini değiştiriyorsa..?

Nitekim; 16 Nisan referandumunda sandıklar kapanır kapanmaz YSK, web sitesindeki, önceki seçimlerle ilgili sandık sonuçlarına erişimi kapattı. Hemen hemen bir hafta boyunca, önceki seçimlerin sonuçlarına ulaşamadık.
Neden.!? Referandum sonuçlarının dosyalarını hazırlanmasının belli bir süre almasını anlarım.
Ama o süre boyunca önceki seçimlerle ilgili, zaten yayınlanmış olan dosyalara erişim neden kesilir, işte onu anlamam mümkün değil.
Akla tek şey geliyor.
Önceki sonuçların sandık bilgilerinin, yani sandık seçmen sayısı, kullanılan oy, geçerli, geçersiz oyların rakamlarını, 16 Nisan'daki sandık verileriyle tutarlı hale getirmek için zaman gerekiyordu.
Eğer bu doğruysa,  alelacele ilan edilen 16 Nisan sonuçlarında bir tutarsızlık var demektir.
Çünkü daha önce YSK portalında bulunan sandık sonuçları veri dosyaları kendi içlerinde zaten tutarlıydı.
Eğer 16 Nisan sonuçları da kendi içinde tutarlı olsaydı önceki sandık veri ve sonuçlarıyla hiç çelişmezdi.
Özellikle 1 Kasım seçimleriyle ilgi sandık bilgileri ve seçmen listelerinin değişmeyeceği ilan edilmişti.
O zaman tekrar soralım 16 Nisan’da sandıklar kapandıktan hemen sonra, yaklaşık 1 hafta boyunca YSK’ın sandık sonuçları arşivine erişim neden yasaklandı?
Yukarıda bir soru sormuştum, partiler acaba YSK’nın her seçim sonrasında yayınlayıp Excel ve PDF dosyalarında arşivlediği önceki seçim verilerin kendi arşivlerine yedeklediler mi diye.
Eğer böyle yedekleri varsa, YSK’nın önce erişimi kesip, sonra yeniden açtığı dosyalarla karşılaştırmalılar.
Referandum için 1 Kasım seçimleri listeleri baz alınacaktı. Eğer referandum sonuçları listelerle çelişiyorsa 1 Kasım kayıtları ile de çelişecektir.
O durumda 1 Kasım seçimleri ile sandık liste ve bilgilerinin de yeniden düzenlemeleri gerekir.
YSK'nın sandık sonuçları sayfası 1 hafta sonra erişim açıldığında böyle düzenlemenin yapılıp yapılmadığı ancak parti ve diğer kuruluşların arşiv verilerini karşılaştırarak anlaşılır.
Ben çok az bir kısmını arşivlemiştim.
YSK sandık sonuçlarına erişime açınca tekrar baktım.
Sandık numaraları değişmiş. Bu tek başına bir yolsuzluğu işaret etmez ama, yine de şöyle bir soru akla geliyor, YSK buna neden gerek duydu?
1 Kasım seçimlerindeki sandık listeleri kullanıldığına göre YSK, 1 Kasımdaki sandık seçmen sayılarını, 16 Nisan sonuçlarına uydurmak için geriye yönelik yeniden mi düzenledi?
Böylece sandık bazında kıyaslama yapmamıza imkan kalmamış oluyor.
Bu sorunun cevabını bilebilmemiz için, Hayır cephesinden birilerinin ya da bir takım kurumların, -partiler, yayın kuruluşları vs.- YSK’nın sandık sonuçları arşivindekileri önceden kendi arşivine yedeklemiş olması gerekir ki bütün sandıkları birbiriyle eşleştirip kıyaslama yapılabilsin.
Ben böyle bir yedekleri olduğunu sanmıyorum.
Daha doğrusu buna gerek duyduklarını bile sanmıyorum.
Çünkü bilgiye, belgeye önem vermiyoruz.
Eğer verseydik; bugün tüm partiler dahil, bütün Hayır Cephesi, YSK’nın 16 Nisan’dan sonra neden  Sandık Sonuçları arşivini bir hafta boyunca erişime kapattığı sorusunu toplu halde ve yüksek sesle dile getirirdik.
Ben o bir haftalık sürede arşivde - geriye yönelik - ne gibi düzenlemeler yapıldığını deli gibi merak ediyorum.
Bunları araştırma imkanları ve görevleri olanlar da merak ediyor mu acaba?

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılması oylamasında kimlerin ne oy verdiğinin kaynaklarına ulaşılabilir mi bilmiyorum.
Şimdilik söylentilerle idare ediyoruz.
Ben kendi adıma idam görüşmeleri yapılarken “kim ne dedi” bilgilerinin kaynaklarına ulaştım.
Öyle aman aman araştırma yaparak değil. Meclisin sitesinden https://www.tbmm.gov.tr/ Google ile aratarak, kolayca…

Sandık sonuçlarına da YSK’nın sitesinden ulaşabilirsiniz.
Sizler de arşivleyin bakarsınız yine erişime kapatılır.