ABD Başkanı Donald Trump, Suriye konusunda üç seçenekleri olduğunu belirterek, Twitter üzerinden;
1 ) Ya oraya asker göndereceğiz ve askeri olarak kazanacağız
2 ) Ya Türkiye’yi finansal olarak ve yaptırımlarla sert bir şekilde vuracağız
3 ) Ya da Türkiye ve Kürtler arasında bir anlaşma için ara buluculuk yapacağız!
açıklamasında bulunmuş. (*)
Bana kalırsa hesaplar baştan beri 3. seçenek üzerine...
Diğer iki seçenek üçüncü maddeye zorlamak için ara aşama olarak düşünülmüş.
Türkiye böyle bir macera içine çekilerek, Suriye'nin kuzeyinde kurulmuş, ABD'nin 51. Eyaleti konumundaki Kışla Devletinin varlığına rıza göstermeye zorlanacak.
ABD'nin -ya da Trump'ın- bu harekata karşı çelişkili tutumu, bir taraftan çekilirken, diğer yandan tehditler savurmasının başka açıklaması olamaz.
Çok belliydi ki amaç, Türkiye'yi Suriye'e girmeye zorlamaktı.
Gerçi buna pek zorlamak denir mi bilemem. Özellikle Erdoğan iktidarı açısından...
Peki Erdoğan İktidarının Trump'ın bu üç seçenekli planına karşı tutumu nasıl olacak?
Kısaca akıl yürütelim.
Eğer sorun gerçekten, güney sınırımızdaki ABD güdümündeki terör ordusunun yarattığı potansiyel tehlikeyi bertaraf etmekse;
normal koşullarda Türkiye, o toprakların meşru sahibi olan Suriye ile işbirliği yapabilirdi.
Böylece Suriye topraklarında işgalci durumuna düşmezdik.
Ama Erdoğan İktidarı bunu tercih etmedi. Neden..?
Devam edelim.
Bu tweete cevap verildiğini de görmedim.
Suriye'de 2011'den buyana olup bitenleri incelediğimizde; Kılıçdaroğlu'nun sorduğu, Erdoğan'ın yanıtlamadığı, -yanıtlayacağını da sanmadığım- soruları da dikkate alırsak..?
Görülüyor ki ortada yanıtlanmayan ya da yanıtlanmak istenmeyen sorular var.
Bunun nedeni kendinden emin olamama halidir.
Bana kalırsa Erdoğan İktidarı ile YPG arasında ABD gözetim ve desteğinde böyle bir anlaşma olması büyük olasılık.
Türkiye'de uzun zamandır pompalanan milliyetçi gaz alındıktan ve anlaşma için gerekli miktarda karşılıklı ölümlerden sonra YPG ile anlaşma yapmak, (siz onu ABD ile Suriye'nin bölünmesi konusunda anlaşmak olarak anlayın) herkese mantıklı gelecektir.
Evet herkese... Solcu veya sağcı olması, meseleye Türkçü veya Kürtçü bakış açısıyla yaklaşması fark etmeksizin herkese mantıklı gelecektir.
Hiç kimse Ortadoğu'da tıkanmak üzere olan BOP'un önünün açılmış olacağını aklına bile getirmeyecektir.
Suriye'den sonra İran ve arkasından Türkiye...
Zaten Etnik Aidiyet Takıntısı ile muzdarip Türkçü ve Kürtçü muhalif kesim dahil olmak üzere, hep birlikte Küresel Hegemonyanın ürettiği Küresel Rızaya boyun eğeceğiz.
Hatta kimileri "barış şenlikleri" bile düzenleyebilirler.
Post-Truth çağı böyledir işte. Karanlığın aydınlık gibi göründüğü, karanlığın sahiplerinin kolayca rıza üretebileceği bir ortamdır.
Küresel Hegemonyanın, "rıza üretme" gücü ve kararlılığını da asla hafife almayın.
Sırf inandırıcı olsun diye sahne efektlerini gerçek insan ölümlerini kullanarak düzenleyebilir.
Ya da ;
Küresel Kapitalizmin çıkarları doğrultusunda bölgenin formatlanması, yaşadıklarımıza göre çok daha şiddetli ve kaosların belirtileri, kitlelere müjde gibi gösterebilir.
Nadi Öztüfekçi
10 Ekim 2019
(*)
https://tele1.com.tr/abd-disisleri-bakanligindan-flas-aciklama-erdogan-harekat-oncesinde-trumptan-askeri-yardim-istedi-91248/
Etnik Aidiyet Takıntısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Etnik Aidiyet Takıntısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Ekim 2019 Cuma
10 Ekim 2019 Perşembe
ÜLKE ÇAPINDA BİR TAKINTI...
Herkesin hayatında en az bir kez belirli bir düşünce, durum, olayla ilgili şüpheye düştüğünü, endişeye kapıldığını belirten uzmanlar, bunun çoğu kez gerçek bilgiye ulaşıldıktan kısa bir süre sonra ortadan kalktığını söylüyorlar.
Ancak bazı şüpheli, endişeli düşünceler vardır ki; kişi düşüncesi ile ilgili bilgiye ulaşmış olsa dahi rahatlamaz, rahatlayamaz. Bu tip düşüncelerin zaman zaman herkesin aklına takılabilen, uykularını kaçırabilen, heyecanlandıran düşüncelerden farkı vardır.
Bunlar; dürtüsel olarak istenmeden gelen, kişinin mantıklı kendine telkiniyle ortadan kalkar gibi olsa da yineleyici şekilde geri dönen ve kişiyi bunaltan düşüncelerdir.
Takıntılı düşüncelere şüpheli düşüncelerden farklı olarak “Obsesif-Kompülsif Bozukluk”olarak tanımlanır.
Birçok belirtisi var.
İnternette bir çok araştırma bulabilirsiniz. Ben de öyle yaptım.
Takıntı konusuna göre de değişiyor.
Ancak; Ethnic Obsessive Compulsive yani Etnik Aidiyet takıntısı diye bir psikolojik bozukluk da literatüre girmiş ama ne yazık ki belirtileri konusunda fazla veri yok.
Ulaşabildiğim bütün kaynaklar bu konunun yeteri kadar araştırılmadığını kendileri itiraf ediyorlar.
Yabancı dilimin oldukça yetersiz olması da bir başka önemli sorun...
Ve ne yazık ki Türkçe kaynak yok.
Aslında ben değil akademisyenlerce özellikle Türkiye güncelliğiyle irdelenmesi gerekir.
Günümüzün yaygın bir hastalığı olduğunu düşünüyorum.
Toplumsal çapta olumsuz, hatta tehlikeli sonuçları olabilir.
Yeteri kadar veriye dayanarak bir çıkarsama değil ama
Obsesif-Kompülsif Bozukluk ya da diğer adı takıntı hastalığının bazı belirtilerinin Etnik Aidiyet Takıntısı için de geçerli olabileceğini düşünüyorum.
Bunlardan ikisi şöyle:
--) Genellikle akıldan çıkmayan kelimelere, görüntülere veya düşüncelere takılıp kalma,
--) Belirli kelimeleri, cümleleri veya duaları tekrarlama gibi belirtiler...
Türkiye siyaseti, -bu arada Türkiye Solu- bu belirtilere yakın davranışlar gösteriyor.
Yani bunun için çok fazla gözlem yapmaya gerek yok. Şöyle sosyal medyada kısa bir gezinti yapsanız görüyorsunuz.
Obsesif Türkçü ve Kürtçü paylaşımlardan geçilmiyor.
Şu günlerde arada bir paylaşım yaptığım bir facebook grubunda, etnik kimliğini de dillendirerek beş dakikada bir hemen hemen birbirinin tekrarı şoven paylaşımlar yapanlar var Yeteri kadar ilgi görmediğini görünce de kendisi kadar "duyarlı" olmadığını düşündüğü diğer insanlar hakaretler ediyor.
Elbette bu sadece bir örnek, takıntı ülke çapında...
Takıntıyı aşsak şu savaş tehlikesine karşı daha mantıklı yaklaşabiliriz. Her iki taraf da, "Her düğünün gelini, her cenazenin ölüsü" olma peşinde... Bir de siz bakarak olun, belki başka veriler bulabilirsiniz. Hatta çaresi konusunda önerileriniz bile olabilir. Nadi Öztüfekçi 10 Ekim 2019
Şu günlerde arada bir paylaşım yaptığım bir facebook grubunda, etnik kimliğini de dillendirerek beş dakikada bir hemen hemen birbirinin tekrarı şoven paylaşımlar yapanlar var Yeteri kadar ilgi görmediğini görünce de kendisi kadar "duyarlı" olmadığını düşündüğü diğer insanlar hakaretler ediyor.
Elbette bu sadece bir örnek, takıntı ülke çapında...
Takıntıyı aşsak şu savaş tehlikesine karşı daha mantıklı yaklaşabiliriz. Her iki taraf da, "Her düğünün gelini, her cenazenin ölüsü" olma peşinde... Bir de siz bakarak olun, belki başka veriler bulabilirsiniz. Hatta çaresi konusunda önerileriniz bile olabilir. Nadi Öztüfekçi 10 Ekim 2019
23 Mart 2013 Cumartesi
Kaygılarım ve inancım
Hiç bir zaman, hatta ders kitaplarında soyumuzun "Orta Asya’dan geldiğine" dair bilgilerin(!) çarşaflandığı ilkokul çağımda bile Türk olmak beni heyecanlandırmadı. O hamasi şiirler, 'Ak tolgalı beylerbeyi'nin haykırması benim tüylerimi öyle diken diken etmedi.
Şimdi, "küçük yaştan beri Komünisttim" dediğim falan yok. Bunda , belki de Çerkez kökenli olmamın etkisi vardır. Çok da fazla gelenek ve göreneklerine vakıf da değilim ama yine de Çerkez Oyunlarını ve şarkılarını seyreder ya da dinlerken bir başka heyecanlanıyorum.
Ama hiçbir şey beni; genç yaşta öğrendiğim Nazım'ın "Türkiye işçi sınıfına selam" adlı, "Tarlalarda biziz/Fabrikalarda biz/Biziz hayatı yaratan" dizelerini içeren Avusturya İşçi Marşı, Enternasyonal Marşı vb. ni dinlediğimde olduğu kadar heyecanlandırmıyor.
Şu günümüzde yaşanan olaylar beni aidiyetimin ne olduğunu düşünmeye sevk etti. Kendimi şöyle bir irdelediğimde gördüm ki; ne İslam olmak, ne Ortadoğu veya Orta Asyalılık, ne Türk, ne Kürt, ne Arap, ne Çerkez olmak benim aidiyetimi tanımlamıyor.
Türkiyeli olmak çok önemli ama İşçi sınıfının ve onun mücadelesinin bir parçası olmak benim için daha önemli... Sınıfsal aidiyetimden söz ediyorum.
“Barış adına umudumuzu diri tutalım ve barışı es geçmeyelim.” söylemine sonuna kadar katılıyorum. Ama belirtmek zorundayım ki; Nevruz mesajında okunanlarla RTE’nin söylemleri arasındaki “kalp kalbe karşıymış” durumunun bize sunduğu, “Emperyal Türkiye” tadında müjdelenen ışıklı ufuklar benim içimi aydınlatmıyor.
Aslına bakarsanız kendi aidiyetimin ötelendiği kanısındayım. Sınıfsal aidiyetim adına kaygılanıyorum. Yaşam alanlarım ve kaynaklarım adına da kaygılanıyorum. Sürecin işçi sınıfı, tüm emekçi ve yoksullar için ne şekilde somutlaşacağı konusunda kaygım var. Sosyal güvenliklerinin, sağlık güvencelerinin, emeklilik haklarının, örgütlenme ve sınıfsal mücadele etme haklarının tehlikede olduğunu, bu gümbürtüde en büyük saldırıya uğrayacak kesim olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu, kültürel değerler, etnisite, inanç, tarih ortaklığının kutsanmışlığı üzerinden yürütülen çözüm sürecinde işçi sınıfının adı yok denecek kadar öteki.
Bu öteleme, ayniyle karşı tarafta da geçerli... Vatan, millet, bayrak temelli, sınıfsallığa teğet bile geçmeyen, güya anti-emperyalist hezeyanlar da az kaygı verici değil. Zaten toplumsal mutabakatın oluşmasına bir nebze bile önem verilmediği, aksine engel olunduğu bu oldubittiye, yangına körükle gidercesine yaklaşıyorlar.
Yani kaygılarım var. Kendi aidiyetimi bulduğum işçi sınıfı adına kaygılarım var. Ve onun mücadelesinin sönümlenmesine dair kaygılarım var.
Ve bu kaygılarımı geçersiz kılacak, beni utandıracak sınıfsal reflekslere sahip işçiler, emekçiler ve yoksullar olduğuna dair inancım var.
Nadi ÖZTÜFEKÇİ23.03.2013
Ama hiçbir şey beni; genç yaşta öğrendiğim Nazım'ın "Türkiye işçi sınıfına selam" adlı, "Tarlalarda biziz/Fabrikalarda biz/Biziz hayatı yaratan" dizelerini içeren Avusturya İşçi Marşı, Enternasyonal Marşı vb. ni dinlediğimde olduğu kadar heyecanlandırmıyor.
Şu günümüzde yaşanan olaylar beni aidiyetimin ne olduğunu düşünmeye sevk etti. Kendimi şöyle bir irdelediğimde gördüm ki; ne İslam olmak, ne Ortadoğu veya Orta Asyalılık, ne Türk, ne Kürt, ne Arap, ne Çerkez olmak benim aidiyetimi tanımlamıyor.
Türkiyeli olmak çok önemli ama İşçi sınıfının ve onun mücadelesinin bir parçası olmak benim için daha önemli... Sınıfsal aidiyetimden söz ediyorum.
“Barış adına umudumuzu diri tutalım ve barışı es geçmeyelim.” söylemine sonuna kadar katılıyorum. Ama belirtmek zorundayım ki; Nevruz mesajında okunanlarla RTE’nin söylemleri arasındaki “kalp kalbe karşıymış” durumunun bize sunduğu, “Emperyal Türkiye” tadında müjdelenen ışıklı ufuklar benim içimi aydınlatmıyor.
Aslına bakarsanız kendi aidiyetimin ötelendiği kanısındayım. Sınıfsal aidiyetim adına kaygılanıyorum. Yaşam alanlarım ve kaynaklarım adına da kaygılanıyorum. Sürecin işçi sınıfı, tüm emekçi ve yoksullar için ne şekilde somutlaşacağı konusunda kaygım var. Sosyal güvenliklerinin, sağlık güvencelerinin, emeklilik haklarının, örgütlenme ve sınıfsal mücadele etme haklarının tehlikede olduğunu, bu gümbürtüde en büyük saldırıya uğrayacak kesim olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu, kültürel değerler, etnisite, inanç, tarih ortaklığının kutsanmışlığı üzerinden yürütülen çözüm sürecinde işçi sınıfının adı yok denecek kadar öteki.
Bu öteleme, ayniyle karşı tarafta da geçerli... Vatan, millet, bayrak temelli, sınıfsallığa teğet bile geçmeyen, güya anti-emperyalist hezeyanlar da az kaygı verici değil. Zaten toplumsal mutabakatın oluşmasına bir nebze bile önem verilmediği, aksine engel olunduğu bu oldubittiye, yangına körükle gidercesine yaklaşıyorlar.
Yani kaygılarım var. Kendi aidiyetimi bulduğum işçi sınıfı adına kaygılarım var. Ve onun mücadelesinin sönümlenmesine dair kaygılarım var.
Ve bu kaygılarımı geçersiz kılacak, beni utandıracak sınıfsal reflekslere sahip işçiler, emekçiler ve yoksullar olduğuna dair inancım var.
Nadi ÖZTÜFEKÇİ23.03.2013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)