Emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2016 Perşembe

SURİYE CEHENNEMİNİN MERKEZİNE YOLCULUK...

TSK'nin Suriye'deki varlığının uzun yıllar süreceği mesajları dillendirilmeye başladı.
Bu niyeti, İktidara yakın medyaşorların şimdilik nabız yoklama düzeyinde konuşup yazdıklarından anlıyoruz.
Elbette Erdoğan'ın hamaset ağırlıklı konuşmalarında ortaya koyduğu, uzun erimde gerçekleşecek hedeflerden de aynı şeyleri anlıyoruz.
Kendisi bu hedefleri sanki çok kolay erişilebilecek hedefler gibi büyük bir pişkinlikle dile getirse de tıpkı "iki haftada Emevi Camisinde cuma namazı kılarız" fiyaskosu gibi belki de 10 yılı aşkın bir süreye mal olacak belalı bir macera.
10 yılı aşkın bir süre benim tahminim değil. ABD askeri yetkililerinin öngörüsü…
Bundan bir yıl kadar önce Pentagon'dan yapılan bir açıklamada, IŞİD'in 10 yılı aşkın bir sürede ancak yok edilebileceği vurgulanmıştı.
Yine, 25 Ağustos 2016'da İsveç'te konuşan Biden, "Türkler DAEŞ'i çıkarmak için ne kadar süre gerekiyorsa o kadar Suriye'de kalmaya hazır" demişti.
Yani bizlere alıştıra alıştıra söylenenler ABD ile çoktan karar altına alınmış bile.
Biden’ın bu sözlerine iktidar çevresinden itiraz geldi mi? Hayır!
Peki, iktidar bu kararı Türkiye kamuoyuna açıkladı mı? Hayır!
Zaten gerek Erdoğan, gerekse yandaş medya, asıl amacın PYD  (Kürt) koridorunu engellemek olduğunu söylüyor.
Aslında en büyük dezenformasyon tam da bu noktada.
Kürt koridorunun ABD’nin desteği olmadan pratik olurluğu yok.
ABD, ucuna havuç bağladığı bir sopayla Kürt Hareketini heveslendirirken, sopanın diğer ucuna taktığı Kürt Koridoru umacısıyla Türkiye kamuoyunu tehdit ediyor.
Normalde “Türkiye Devletini tehdit ediyor” demem gerekirken, “Türkiye kamuoyunu” demeyi tercih etmemin bir nedeni var.
Türkiye Devletini hemen tümüyle elinde tutan Erdoğan ve -şu an kripto konumundaki- Cemaat koalisyonunun, böylesi bir koridoru bir tehdit olarak gördüğünü düşünmüyorum.
Zira bu ittifak zaten ABD’nin nezaretinde kurulmuştu ve ABD ve AB ülkelerinin bölgemiz ve ülkemiz üzerine gereksinim ve çıkarları doğrultusunda planlarının içinde Kürt parametresi en başlarda yer alıyor.
Bu doğrultuda projelendirilen bu koalisyonun ABD desteğinde oluşturulan bu koridor, bu koalisyonun derdi değil.
Evet, asıl umacı Türkiye kamuoyuna gösteriliyor.
Şoven refleksler tetiklenerek bir "ulusal telaş" yaratılıyor.

Peki, Kürt Koridoru gerçekten bir umacı mı, hiç mi gerçeklik payı yok?
Hayır. Aksine özellikle de Kürt olgusunu bir ‘Kürt Kozu’na çevirebilmek üzere yedekte hazır tutulan, böyle bir plan var.
ABD, Kürtler açısından da yıkım anlamına gelecek bu planı,  konjonktürün gereklerine göre ısıtıp soğutarak bazen tehdit, bazen vaat olarak kullanıyor.
Böylece Erdoğan'ın, ABD'nin Suriyeyi parçalama planı doğrultusunda, yine ABD'nin gözetiminde TSK'ni kullanabilmesinin önü açılmış oluyor.
Kürt Koridoru umacısı, TSK'nin, ÖSO ile açıkça, PYD ile zımnen yapılan ittifakla Suriye’nin parçalanmasında rahatça kullanılmasının gerekçesi olarak kullanılıyor.
IŞİD dünya kamuoyuna, Kürt Koridoru umacısı da Türkiye kamuoyuna yönelik olmak üzere üretilmiş, bu operasyonun bahane nedenleri…
Erdoğan'ın BM’de, G20 toplantılarındaki külhan halleri, bu lanet emperyalist operasyonu maskelemek için, konferans salonlarındaki boş koltuklara yaptığı bir stand-up gösterisi.
Artık BM ve G20 temsilcileri bu gösterileri üzerine almıyor. 
Erdoğan boş koltuklara külhani gösteriler yaparken...
Biliyorlar ki bu gösterilerin asıl muhatabı Türkiye kamuoyu. Onlar istediklerini kapalı kapılar ardında zaten kabul ettiriyorlar.
Erdoğan iktidarı sıradaki kurban olan Türkiyeyi, Küresel kapitalizmin gereksinimlerini gidermek üzere Suriyeyi parçalamak için bir cehennemin içine sürüklüyor.
Öngörülen “10 yıllık süre” aslında IŞİD’i bitirmek için değil Suriye’deki bu operasyonun tamamlanması için gerekli.
Kısacası Erdoğan İktidarı bize 10 yıllık bir savaş vaat ediyor.
Küçük yaşlardan başlayarak gençlerimizi potansiyel şehit olarak görüyor.
Onlar üzerinden ABD’ye olan diyet borcunu ödemeyi planlıyor.
O yüzden şehit edebiyatını yaygınlaştırıp kan ve vatan arasında ilişki kurup, yüceltiyor. 

15 Temmuz’un amacını anlamanın en kolay yolu 15 Temmuzun sonuçlarına bakmaktır.
Bugün, muhalefet Yenikapı mutabakatı zinciri ile derdest edilmiş durumdaysa, meclis devreden çıkarılıp OHAL kararnameleri ile ülkenin geleceği şekillendiriliyor ve TSK, Suriye bataklığının geri dönülmez derinliklerine doğru sürülüyorsa bütün bunları olabilir hale getiren temel faktör 15 Temmuz Darbe Girişimi, daha doğrusu sonuçları itibarı ile bakarsak 15 Temmuz Darbesinin ta kendisidir.

15 Temmuz Darbesi yaygın ve yandaş medyada yoğun dezenformasyon altında yapılan kasıtlı, samimiyetsiz değerlendirmelerin etkisinde kalarak anlaşılamaz.
Yaratmak istedikleri antiemperyalist Tayyip Erdoğan figürünü önce kendi algılarımızda yıkmak gerekir.
Sonrasında toplumda yaratılan algıya karşı mücadele edilmeli.
Ayakları havada, komik ötesi “kalkınmamızı istemeyen, bizim yollarımızı, Yavuz Sultan Selim köprümüzü kıskanan”  bir emperyalizme(!) karşı, boş koltuklara karşı yapılan külhani gösterilerin “antiemperyalist mücadele” diye yutturulmasını teşhir etmek gerekir.

Ama gerçek ve güncel bir emperyalizm tanımıyla, ayakları yere basan, samimi ve bilinçli bir antiemperyalist mücadele yürütmeden bu teşhiri yapamayız.
Emperyalist müdahaleyi yok varsayarak, hatta “küresel demokratik dayanışma” gibi tanımlarla güzelleyerek sadece Erdoğan’ın stand-up gösterisine alkış tutmuş oluruz.

Unutmayalım Emperyalizm hala var. Kapitalizm dünyanın ve yaşamın hala en büyük düşmanı, üstelik giderek Küreselleşerek, insanlığı tehdit eden, giderek büyüyen tehlikelerin hala en büyük
kaynağı…

Nadi Öztüfekçi
22 Eylül 2016

20 Haziran 2016 Pazartesi

Solcuları Emperyalist müdahaleyi savunur hale getirme becerisi..?

Küresel algı baronlarının geliştirdiği tekniklerin vardığı nokta müthiş..
Geçenlerde geç vakitlerde çok garip bir tartışmaya dahil oldum. Konu şuydu; AKP iktidarı hiçbir örgütlenme veya mücadele ile yıkılamayacağına göre, ABD ve Batı ülkelerinin müdahalesi gerekiyordu.
Oldukça garip olmasına karşın benim için ilginç değil, beklediğim bir şeydi.
Önceki yazılarımda, Özellikle Solcuların Zor Sınavı (1-2) adlı iki yazımda bahsetmiştim. Sofistike tekniklerle Türkiye Solunu –belki de tüm Dünya Solunu- Emperyalizmle yol arkadaşı yapma operasyonunun beklenen sonucuydu.
Ama açık söylememem gerekir ki bu denli ileri gidileceğini hiç tahmin edememiştim.
Zira tartışmanın sonuna doğru, bu müdahalenin askeri boyutta olmasına bile razı olunduğunu gördüm. Aslında kast edilenin esasen bu olduğu anlaşılıyordu.
Hatip Dicle’nin, “NATO Türkiye’ye müdahale edebilir”  şeklindeki demecinden sonra bu düşünce yavaş yavaş piyasa edilmeye başladı.
Aslında twitter’da  PKK, hatta daha çok Küresel Kürt Hareketi adına twit atan bazı hesaplardan anladığım kadarıyla ABD ile ittifak oldukça makul, hatta ayrıcalık sayılmakta...
Suriye’de ABD nezaretinde gerçekleşen ‘Rajova Devrimi’ tadı damaklarında kalmış anlaşılan. O devrimin temel sloganı “Biji Serok Obama” idi.
Dün geceki tartışmadan sonra daha bir emin oldum ki Türkiye’deki devrimin(!) adı “Biji Serok Trump ya da “Biji Serok Clinton” olacak. Ve bu slogan Küresel Kürt Hareketi adına twit atanlar kadar, Türkiye’deki teşne sol için de gayet makul ve mantıklı görülecek.
Gelişmelerin önümüzdeki günlerde ne şekilde seyredeceği henüz belli değil.
Yani Türkiye’deki koşullar Suriye’deki gibi değil. Erdoğan da Esad değil.
Bir kere Esad’ın iktidar olmasının arkasında ABD yok. Oysa Erdoğan bir ABD projesi, bir BOP memuru… Erdoğan’nın ABD ile Esad gibi çelişmesi ya da ABD’nin Erdoğan’ı gözden çıkarması söz konusu değil.
Bu konuda biraz akıl yürütelim;
ABD’nin bölgemiz ve ülkemizde Erdoğan’la yapacağı çok şey var. Bölgemiz derken sadece Ortadoğu’yu anlamayın.
Karadeniz de ABD’nin özel ilgi alanlarından biri. Türkiye ile yakından ilişkili birçok mesele ABD’yi yakından ilgilendiriyor. Esasen Ortadoğu ve Türkiye ABD’nin ve Küresel Kapitalizmin Asya hayallerinin bir köprüsü…  Soğuk savaş döneminde sürekli  tahkim edilmesi gereken bir duvar, bir barajken şimdi geçiş kolaylığı için gerekli formatların yapılması gereken bir köprü konumunda.
Böylesi bir formatlamayı, yani Karadeniz’in ABD gemilerine kapalı olması ve ABD’nin bir türlü Rusya’nın etkinlik bölgesinde varlık gösterememesi gibi sorunlarını çözebilecek yapısal değişikliklerin, ancak kifayetsiz ve kendisine her bakımdan bağımlı olan bir tek adamın gerçekleştirebileceğini biliyor.
Keza Ortadoğu’daki planlarını da öyle… Bugüne kadar ABD, hayata geçirebildiği bütün planlarını iki önemli ittifakı ile birlikte başarabildi. İslamcılık ve Kürt Hareketi…
İslamcılıkla ABD ilişkileri çoğu kez karmaşık, çelişkili ama canlı ve organik olarak süregelmiştir.
Suudiler ve Körfez ülkeleri bugüne değin Politik ve finans olarak ABD’nin uzak eyaletleri gibi yönetilmiştir. Diğer yandan bu ülkeler,- görünürde ABD ile çelişkisi olan- cihatçı ve şiddet yanlısı, radikal İslamcı çetelerin destekçisi olmuştur.
Erdoğan ve AKP iktidarınu bir yandan başta Suudiler olmak üzere Körfez ülkeleriyle politik finansman diğer yandan ABD ile gizli askeri anlaşmalar ve küresel egemenlerin her zaman kullandığı gizli planların bir parçası olarak CIA-MİT-PKK ilişkilerinin tam göbeğinde yer almanın getirdiği bağımlılık düzeyinde bir ilişki içerisinde.
Demokrasi güçlerinin güçlü ve diri olduğu bir Türkiye’de bir yandan kırmızı çizgiler palavrasını piyasa edip diğer yandan ABD’nin bölgedeki (Ortadoğu-Karadeniz) çıkar ve gereksinimleri doğrultusundaki bu planlarını hayata geçirmek kolay değil.
Oysa, Deniz Fenerinden başlayarak;
Suudilerden gelen, Maliye Bakanlığı blançolarında “Hata-Noksan” diye adlandırılan kaynağı belirsiz para fazlası;
IŞİD ve El Nusra gibi İslamcı çetelere verilen dolaysız destek;
IŞİD ile birlikte yapılan petrol kaçakçılığı;
Hepsinden önemlisi, ABD’nin elindeki Reza Zarrap’ın her biri hükümet yıkmaya yetecek onlarca suç unsuru içeren savcılığa verilmiş ifadeleri ile her açıdan kendilerine bağlı bir tek adam olan Erdoğan’la bu işleri yapmak daha kolay.
Erdoğan’ın tek adam rejiminin pekişmesi ABD ve Batının,  işine gelir. Erdoğan'dan ABD ve Batı ülkelerinin müdahalesi ile kurtulmaya kalkışmak sadece enayilik değil demokrasi mücadelesine ihanettir. Erdoğan tek adam rejiminin pekişmesine yardımcı olmaktır.
Etrafında batı düşmanlığı ve İslamcılıkla örülmüş ama hiçbir şekilde antiemperyalist olmayan, bilinçsiz bir zırh oluşturmasında kendisine yardımcı olmaktır.
Diğer yandan ABD ve Batı ülkelerinin Ortadoğu’da yaptıklarını mazur göstermek ellerine bulaşmış milyonlarca insanın kanını temizlemeye kalkmaktır.
Emperyalizmi yok saymaktır. Küresel kapitalizmin kendisini gizlemek ve olduğundan farklı göstermesine yardımcı olmaktır. Hedefindeki Dünyanın emekçi ve yoksul halklarına olan saldırısını gizlemektir.
Ortada bilinçli ya da bilinçsiz, dolaylı ya da dolaysız pis bir ittifak var.
Demokrasi güçlerinin birincil görevi bu ittifakı teşhir etmek ve bozmaktır.
Erdoğan'a karşı mücadele de ABD ve Batı ülkelerinden şu ya da bu biçimde bir müdahaleyi savunmak yerine Erdoğan-AKP yönetiminin Emperyalizmle bağlantısını açığa çıkarmak ve teşhir etmek gerekir.
ABD ve Batılı egemenlerin Erdoğan-AKP yönetimi işine gelir. ABD ve Batı ülkelerinde demokratik ya da demokratik görünümlü kamuoyu ile Küresel kapitalizmle eşgüdümlü devlet yapılanmalarını bir birine karıştırmamak lazım.
Erdoğan’ın AB’ye yönelik efelenmelerine de yanlış anlamlar yüklememeliyiz. Bütün bu söylemler iç politikanın ayak oyunlarıdır. Ev kabadayılığının tipik halleridir.

Erdoğan-AKP yönetimi, doğru bir mücadele rotası, doğru argümanlar, türetilmiş paradigmalar yerine yaşamsal gerçeklerin içinden çıkmış olgularla hareket den bir muhalefetle, yığınlarla kucaklaşan istemlerle, gizil andıçların olmadığı samimi birleteliklerle yıkılabilir.
ERDOĞAN-AKP BASKICI REJİMİNİ YIKMAK İÇİN EMPERYALİST MÜDAHALEYE GEREK YOK!

11 Ağustos 2015 Salı

Şiddete karşı durmak...

Barışı savunmak gerek. Katıksız ve 'ama'sız.
Şiddete karşı durmak gerek. Katıksız ve 'ama'sız.
Kimden gelirse gelsin, tüm içtenliğimizle şiddete karşı durmak gerek.
Kışkırtana da, kışkırtılana da... Kim şiddete başvurursa sonuna kadar karşı çıkacaksın.
Açıkça, işin teviline kaçmadan... Öyle sitem ederek, selam ve rica göndererek olmaz bu iş.
Barış yüklü ve ağır bir sözcüktür. Sorumluluk ve samimiyet ister.
Her sözcüğü siyasi rant için, “laf olsun” diye kullanabilirsin ama barış laf olsun diye söylenmez.
Barışın "b"sini ağzına aldığında bütün bunları baştan göze almak, düşünmek gerek. Barış sözcüğünün tamamladıysan eğer, düşünmek de yetmez. Sorumluluklarını yerine getireceksin.

Olup bitenin tek bir adı var; şiddet.!!
Bunun adı “vatan bölünmesin mücadelesi” değil, şiddet…
Bunun adı “özgürlük ve demokrasi mücadelesi” değil, şiddet…
Mücadelenin haklı tarafı vardır ama şiddetin haklı tarafı olmaz.
Eğer barış sözcüğü dökülmüşse dudaklarından, her taraftan gelen şiddete karşı çıkmak artık senin görevindir. Şiddete karşı çıkmak barışı seslendirmekten öte bir şeydir.
Şiddetin tüm taraflarına karşı açıkça mücadeleyi gerektirir. Bu mücadelenin başlangıç noktası şiddetin tüm taraflarının yanlışlarını açıkça dile getirmek, yaratmak istedikleri algıya direnmektir.
Bu mücadele sadece görev değil aynı zamanda haktır. Çünkü hepimiz bu şiddetin mağduruyuz.

Ben kendime düşen görevi yerine getirip barışı savunma hakkımı kullanmak istiyorum.
Yaratılan şiddete kendi çapımda sesimi yükseltmek istiyorum.
Şiddetin taraflarından biri, aslında her alanda mücadele edilmesi gereken ülkemizin gedikli belası; AKP ve Erdoğan…
Sen, Erdoğan, sen AKP..!? Bugünkü durumun baş aktörü değil misin(iz)?
Küresel derin güçlerin orduyu “askeri vesayeti yıkıyoruz” naralarıyla 'AkSaray’ınızın kapı kulu haline getirmesinin bedeli neydi? Ve sen bu bedeli bilmiyor muydun? Üstelik bu bedeli herkesten daha iyi ödeyebileceğin için seçilmemiş miydin?
Çoktan ön görülmüş çok daha büyük bir planın bir parçası olan bu sürecin, sadece zemin ve tedarik çalışmasının bir gereği ve sonucu olduğun halde Çözüm Sürecinin mimarı olarak piyasa edildin.
Yani küresel bir planın sıradan bir ekipmanı olduğun halde hak etmediğin(iz) demokratlık prim alıp, siyasi kredi kullandınız.
Oslo görüşmelerini -yemin billah inkar ve tevilden sonra- küresel destek ve yönlendirme eşliğinde "analar ağlamasın" üzerinden siyasi ranta devşiren sen değil miydin?
Siyasi rakiplerini “kandan beslenen zihniyet” diye suçlarken, “milliyetçiliği ayaklar altına alırken” ne kadar da fiyakalıydın?
Bunca zaman çözüm süreci, Kürt, Alevi açılımlarının siyasi rantı değil mi sana bugün ‘Külliye’nde saltanat sürdüren?

Peki, şimdi ne değişti? Nedir bu “yedi düvele karşı milli mücadele” verir halleriniz?
Yoksa aniden barış güvercini kostümünüz sıktı mı? Hani fazla semirmiş olabilir misiniz uzatmalı, saadet dolu, muhalefetsiz iktidar yıllarınızda?
Ya da artık barış güvercini olmak eskisi kadar siyasi rant sağlamıyor olabilir mi?
Sıkıcı olduğunuzu falan mı hissettiniz kendinizi. Yeni bir kostüm, şöyle kendini daha iyi ifade eden bir kreasyon daha mı iyi olurdu? Güvercin kostümü yerine şahin kostümü örneğin..?
Bunca gürültü, bunca kan, bunca ölüm birkaç puanlık oy artışı için mi?

Belki de kendini kullanılmış hissediyorsunuzdur..? Son kullanım tarihin(iz) yaklaşıyor olabilir mi? Yani seni iktidara taşıyan güçlerin sana yükledikleri misyonun son ve en önemli aşamasını yerine getirdikten sonra fişini çekebileceğini sezmiş olabilir misiniz? Faturayı da senin(sizin) üzerine kestirtebilirler hani…
Bu da seni(sizi) deli gibi korkutup kızdırıyor olmasın? O yüzden bu son görevi yerine getirirken ayak diretiyor olabilir misiniz?
Özellikle de seni Erdoğan…
Hani senin “kof külhan” hallerin vardı. O “one minute”, “dünya beşten büyüktür” gibi babalanmaların falan… Oysa senin küresel patronların Türkiye’de siyaseten elinin güçlenmesi, verdikleri görevi daha iyi yerine getirebilmen için hoş görüyorlardı bu tuluat gösterilerini.
Yoksa sen bütün bunları gerçek mi sanıyordun? Kendini rolüne fazla kaptırmışsın anlaşılan?
Doğru, sen de haklısın… Sen büyük bir afi ve kof külhanlıkla “Dünya beşten büyüktür” diye naralanırken kimse sana hatırlatmadı; “Türkiye de birden büyük” diye…
Keşke sen de bitse her şey… Keşke bütün bu sorunların tek kaynağı sen olsaydın.
Ama değilsin ve bunu sen çok iyi biliyorsun.
Nazım’ın Peyami Safa için yazdıkları ne kadar güzel anlatıyor senin durumunu;
“….
Sen bu kavgada
bir nokta bile değil,
bir küçük, eğri virgül,
bir zavallı vesilesin!..”

Evet, keşke Erdoğan’la başlayıp bitseydi kabus. Keşke bu şiddetin tek tarafı o olsaydı.
O zaman benim de görevim buraya kadar yazdıklarımla biterdi.
Ancak ne yazık ki değil. Şiddetin tek tarafı yok.
Hatta keşke bu şiddetin tüm tarafları bize görünenlerle sınırlı kalsaydı…
Bu şiddet; görünen ve görünmeyenleriyle çok taraflı bir şiddet… Ne yazık ki dolaylı ve dolaysız, bile isteye ya da zorunlu olarak tüm tarafların artık ‘de facto’ bir işbirliğine dönüşen,  hata ve suçlarının kesişme alanından kaynaklanmakta…
Ülkemizin son 45 yılını biçimlendiren, demokrasi, özgürlük mücadelesini, ekonomik hak ve eşitlik mücadelesini rafa kaldıran, sınıf kavgasını unutturan bu kör şiddete karşı mücadelenin en büyük zorluğu da bu özelliği…
Karşılıklı sürdürülen, karşılıklı nemalanılan çok taraflı hata ve suçlarla sürekli beslenen, adeta kanıksamamızı, birlikte yaşamaya razı olmamızı istedikleri bir şiddetten, ülkemize özgü bir olgudan söz ediyoruz.
Bu olgu giderek “meşru” bir araca dönüşmekte… Sanki sıradan, basit bir “kendini ifade etme”, masum bir “derdini haykırma” aracı olarak kanıksanmamız isteniyor.
Öylesine kanıksatma operasyonu ki oluşturulmak istenen –önemli ölçüde oluşturan- algıya göre bu şiddetin en masumları şiddetin tarafları.
Ana akım görsel ve sosyal medyada sadece bu şiddetin tarafları ve destekçileri söz fırsatı buluyor; büyük bir pişkinlikle, hiç bitmeyen “kabahat kimde”, “ilk kim başlattı” kavgasıyla bizleri şaşkınlaştırıp, suçu(şiddeti) haklı ve meşru kılıyorlar.
Tıpkı köyün iki güçlü ailesinin arasında uzun süren, suçun kimde olduğunun, ilk kimin başlattığının belirsizleştiği kan davaları gibi köye kabus yaşatılıyor. Bu arada iki ailenin de ileri gelenlerinin öteden beri köyle ilgili kirli hesapları olan uzaklardaki çok güçlü bir aile ile ilişkilerini sürdürüyor olması bu kan davasını daha kirli ve iğrenç yapıyor.
İşin en acı yanı ise;
Köyün ileri gelenlerinin, sözü dinlenenlerinin meseleye samimiyetsiz, mahalle teamülleri ve hatır kaygıları güderek, ahbap çavuş ilişkileri üzerinden bakmaları;
İşi basit sitem ve ricalarla geçiştirip kendilerini ve çevresini kandırmaya kalkmaları;
Şiddetin taraflarıyla mücadeleyi asla göze alamamaları…

Konuyu köy örneklemesinden çıkarıp gerçek hayata ve Türkiye ölçeklerine taşıyıp somutlayalım.
Yaşanılan bu iğrenç ve haksız şiddeti yaratan tüm taraflara karşı açıkça mücadele edilmezse bu şiddet gerilemez.
Daha açıkça ifade edersek;
Şiddeti siyasi hesapları adına araçsallaştıran AKP – Erdoğan Hükümetine de;
Şiddeti kendini ifade etmek, güç ve prestij kazanmak adına araçsallaştıran PKK ve uzantılarına karşı mücadele etmeyi göze almayan hiçbir girişim sonuç alıcı değildir.
Sonuç alıcı olmadığı gibi samimi de değildir.
Bu mücadelenin meşru zeminde, demokratik mücadele yöntemleriyle, olabildiğince kitlesel ve geniş tabanlı, kararlı bir şekilde yapılması gerekiyor.
Kesinlikle “kim başlattı” tartışmalarına girmeden, şiddete haklılık zemini yaratılmasına izin vermeden, katıksız ve hilafsız bir mücadele gerçek çözüme doğru adım atmamızı sağlar.

Burada bir şey açıkça ortaya çıkıyor. Solun güçlü, kararlı ve samimi, birleşik, ama en önemlisi bağımsız bir duruş ve tavır göstermesi gerekiyor.
Evet, bağımsız bir duruş… Devletin bölünmezliği ve kutsallığı ya da seçimle gelmiş meşru hükümet kavramları ardına sığınan AKP ve Erdoğan’a endeksli olmadığı gibi; Kürt Hareketi ve HDP’ye de endeksli olmayan, asla karşısında değil ama kuyruğuna da yapışmayan bağımsız bir duruş.

Ancak böylesi duruş ve tavır şiddetin tüm taraflarıyla dediğimiz anlamda bir mücadeleyi göze alır.
Ancak böylesi bağımsız bir sol, gündemi bu kör şiddetin taraflarının sürüklemek istediği mecradan çıkarabilir.
Ancak böylesi bir bağımsız bir Barış Cephesi şiddete karşı inandırıcı bir söylem geliştirebilir.
Örneğin Suruç’ta öldürülen 32 kişinin protesto gösterilerinde “PKK intikam” sloganlarının atılmasına sitemden öte bir tavır gösterebilir.
Ancak böyle bir ‘Barış Cephesi’nde Demirtaş’ın Barış Mitinginde “ Başka da bize savaş dayatan yok. Toplum barış istiyor, PKK barış yapmaya hazır olduğunu ilan ediyor” söylemini çılgınca alkışlayarak, önceki günkü 6 ölümün haklılık zemini yaratılmaz.

Giderek silikleşen, Kürt Hareketinin gölgesi altında hatları belirsizleşen bir Türkiye solu var ortalıkta. Kürt Hareketi ile AKP gericiliği arasındaki şiddet ve kanla soslanmış müzakere, çekişme, kavga ve işbirliği karışımı garip ilişkiye ayak bağı olmamaya özen gösteren, işlevsiz bir refakatçi konumunda.
Çok doğal olarak Kürt Hareketinin ulusal refleksleri, küresel Sermayenin bölgemiz ve ülkemiz hakkındaki hesap ve çıkarları ile birçok noktada kesişmekte.
Bağımsız bir Türkiye solu bu kesişme noktalarında, Kürt Hareketini Küresel Sermayenin dümen suyuna girmesine direnç göstermelidir.
Çünkü Türkiye solunun antiemperyalist görevi sadece Türkiye’nin bölgeye yönelik emperyalist planların maşası olmasına karşı mücadele ile sınırlı değildir.
Emperyalizm ve Küresel Sermayenin Türkiye’ye yönelik planlarına karşı da direnmek gibi bir görevi vardır.
Evet, zorlu bir süreç Türkiye solunu beklemektedir.
Ancak Türkiye solunun tek yaptığı Kürt Hareketinin kendisi için özel inşa ettiği huzur evininin (HDP) sıcak-soğuk klimalı odalarında emekliliğini yaşamak…
Kürt Hareketi Ulusal bir hareket olmanın doğal refleksleriyle ‘solcusu’, liberali, İslamcısı, aşiretleri, toprak ağaları, sermayedarları ile Küresel Sermayenin desteği eşliğinde hedefine doğru giderken, Türkiye solu bunu “başarının sırrı burada” minvalinde kabaca taklit ediyor.
Bir zamanlar sosyal medyada çala klavye kavga ettiği, karşısındakine veya kendine yapıştırdığı liberal, kapiatlist, piyasacı, Bolşevik, Leninci, Stalinci, revizyonist, Marksist, Komünist, ulusalcı gibi rütbe ve yaftalarla didiştikleriyle şimdi özel oluşturulan sosyal medya mahallelerinde şirinlik yarışmaları yapmaktalar.
Hep birlikte; “PKK’nın Erdoğan yüzünden mecburen(!) öldürdükleri” üzerinden üzüntü gösterisi yapıp güya barış için mücadele, güya muhalefet görevlerini yerine getirmekteler.
Oysa o ölümlerin olduğu alanlara gerillayı da askeri de gönderenlere aynı netlik ve kararlılıkla karşı durmayan, samimiyetsiz ve çekingen bir Barış söyleminin yetersizliği açıkça görülmekte.
Aynı açıklık bu şiddet batağının kimin işine yaradığı konusunda da var.
Ama Türkiye solu samimiyetsiz bir barış söylemi dışında bu kör şiddetin oluşmasında bu kadar açıkça belirginleşmiş Küresel Kapitalizmin istek ve ihtiyaçları etmenini açığa çıkarmak dahil birçok görev ve kavgasını ertelemiş durumda.
Böylece asıl barışı mahalle teamüllerinde tereddüt yaratmamak adına, hatıra binaen Küresel Kapitalizmle, emperyalizmle yapıyorlar.
Türkiye solu kendi doğal tabanından, işçi sınıfından, yoksul köylülerden ve en önemlisi Anadolu insanından giderek ayrı düştüğünün, giderek marjinalleştiğinin farkında bile değil.

Son olarak yazının ilk paragrafını tekrarlayarak bitirmek istiyorum.
Barışı savunmak gerek. Katıksız ve 'ama'sız..
Şiddete karşı durmak gerek. Katıksız ve 'ama'sız..
Kimden gelirse gelsin, tüm içtenliğimizle şiddete karşı durmak gerek.
Kışkırtana da, kışkırtılana da... Kim şiddete başvurursa sonuna kadar karşı çıkacaksın.
Açıkça, işin teviline kaçmadan... Öyle sitem ederek, selam ve rica göndererek olmaz bu iş.
Barış yüklü ve ağır bir sözcüktür. Sorumluluk ve samimiyet ister.
Her sözcüğü siyasi rant için, “laf olsun” diye kullanabilirsin ama barış laf olsun diye söylenmez.
Barışın "b"sini ağzına aldığında bütün bunları baştan göze almak, düşünmek gerek. Barış sözcüğünün tamamladıysan eğer, düşünmek de yetmez.
Sorumluluklarını yerine getireceksin.

Nadi Öztüfekçi
11 Haziran 2015

9 Ekim 2014 Perşembe

Kirli hesapların gölgesinde...


ABD Genelkurmay Başkanı Dempsey ve ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel IŞİD’e karşı yapılan hava saldırılarıyla ilgili Pentagon’da bir basın toplantısı düzenledi.
O toplantıda Chuck Hagel’in sizi bilmem ama benim tüylerimi ürperten bir ifadesi oldu; “Yinelemek istiyorum IŞİD’e karşı mücadele zaman alacak kalıcı ve sürekli bir kampanya olacaktır. Geçen hafta söylediğim gibi bu Irak değil. Bu bir ilk Irak stratejisi ama sadece Irak değil." diyordu
Yakın zamanda AKP yanlısı ağırlıklı medyada pişirilen bir başka habere göre de bu sürenin adı konuldu. Eski ABD Savunma Bakanı Panetta; IŞİD’e yönelik mücadelenin 30 yıl süreceğinden söz ediyordu.
Çağ dışı yöntemlerle, karargahı sırtında gezen, adeta zırhlı bir kaplumbağa konumundaki bir  terör örgütüne karşı 30 yıl süren bir mücadele.!?
Irak gibi bir ülkeyi sadece bir yılda iç edip, istediği hale getiren, Kaddafi’yi bir ayda halleden ABD ve NATO, mesele IŞİD’e gelince ipe un seriyor.
Zaman gazetesindeki haberde;
IŞİD’e karşı uluslararası güvenli bir karşı kampanya yürütmek amacıyla güvenilir bir koalisyon için en önemlisi Arap ülkelerini dahil etmeye, güçlendirmeye, rehberlik etmeye devam edeceklerini belirten Dempsey, askeri harekâtın IŞİD’in finansmanını engelleme, yabancı savaşçıların katılımlarını ve hareketlerini önlemeyi, özellikle de IŞİD’in sahte hikâyelerini ortaya çıkarmayı, arkalarına saklandıkları dini meşrutiyet pelerininden sıyırmayı içeren kapsamlı bir stratejinin parçası olduğunu açıkladı.” diyor.

Yani ABD’nin acelesi yok. İnsanların ölüyor olması onu telaşlandırmıyor.
Telaşlandırmıyor çünkü aslında planı yürüyor.
Anlaşılan ABD; 30 yıl boyunca, coğrafyamızı istedikleri kıvama getirinceye kadar bölgede fiili ve aktif olarak bulunacak.
Yani bu bölgede kan hiç durmayacak.
Yani Türkiye yıllarca savaş ekonomisiyle idare edilecek.

O güne kadar ayakta kalabilirse tabii…
Ya da antiemperyalist ve antikapitalist kavga aşama kat edinceye kadar.
Kobani’de olup bitenler Emperyalizmin gözetim ve denetiminde gerçekleşiyor.
IŞİD’in sınırlarımıza bu kadar yakın olan Kobani’ye saldırması da emperyalizmin tezgahı…
Kobani ve Suruç’un sonuçta birbirlerine hala kız alıp veren, baba-kız, dede-torun, yeğen-kuzen, hatta kardeş ilişkilerinin bütün canlılığıyla süre geldiği ortak bir coğrafya olduğunu biliyordu.
Kobani’de yaratacağı tehlike, katliam ve zulmün Türkiyeli Kürtlerin haklı tepkisini çekeceği belliydi.
Esasen bunu Erdoğan ve AKP hükümeti de biliyordu. Buna rağmen Erdoğan’ın; sanki bir bilgiyi, üstelik bir planın amacını bildiriyormuş gibi “Kobani düşecek” gibi sözler sarf etmesi bir “İç Savaş” amacının bizzat kendisi tarafından taşınıyormuş izlenimi veriyor.
Efkan Ala’nın “misliyle karşılık verilecektir” sözleri, “yaşasın IŞİD” diye bağıran polis, ortalıkta görünen IŞİD ya da protestocu kılıklı provokatörler ve çoğu kez olduğu gibi yer yer amacını aşan taşkınlıklar…
Ve ne yazık ki bu yazı yazılırken haberini aldığım faili meçhul cinayetler...
Bütün bunlar danışıklı bir iç savaş planları gibi geliyor.
Herşeye karşın Selahattin Demirtaş’ın yapıcı bir üslupla hatasız, tavizsiz ve sorumlulukla verdiği basın toplantısı çok yaralı ve umut verici olmuştur.
Hükümeti daha sorumlu olmaya zorlayan akılcı bir konuşmaydı.
Özellikle kendi açımdan dört gözle beklediğim nihayet bir soru üzerine son dakikada yaptığı: “Kobani’ye verilecek desteğin Suriye’de ki savaşa müdahil olma şartına bağlanmasına” itibar edilmeyeceği açıklaması çok önemli.
Emperyalizmin ve Küresel Kapitalizmin bölgemiz ve ülkemiz üzerindeki hesaplarını Kürtler üzerinden yürütmesi çabalarına prim verilmeden, Kürtlerin demokrasi ve özgürlük savaşı yürütülebilir.
Bunun imkanı var.
Kürt özgürlük hareketinin popülaritesinin dış parazitlerinin, dayanışmadan daha çok “abanışma” gösteren şaklabanlarının haricinde yönetici kesimin bu imkanı zorlayacağı da görülüyor.
Günümüzde hiçbir özgürlük kavgası Antikapitalist ve antiemperyalist savaştan ayırt edilemez.  Bu açıdan Emperyalizmin ve Küresel Kapitalizmin kendi krizini aşmak yolunda bölgede yapmayı amaçladığı formatlama çabalarına karşı da mücadele edilmelidir.
Unutmayalım Emperyalizm mamulü IŞİD yapay bir ölüm makinesidir. İslami yanından daha çok finansal yanı daha önemlidir.
Türkiye’deki hükümeti sorumlu davranmaya zorlayan kitlesel eylemler çok önemlidir. Aynı zamanda sosyal medyada yükseltilmesi gereken teşhir ve demokratik kamuoyu oluşturma çabaları da…
Ancak bu eylemler ve söylemler gezi ruhunu zedelemeden, hatta onun izinden gitmelidir.
Kobani’de olanlar bir ulusun var olma kavgasının bir parçasıdır.
Ama aynı zamanda bir insanlık dramıdır. IŞİD’in Musul’da, Kerkük’te yaptıklarından, El Nusra’nın Suriye köylerinde yaptıklarından farkı yoktur.
Burada açıkça görülen şudur; Emperyalizm ve Küresel Kapitalizm'in hedefine varmak için kullanmayacağı, ama aynı zamanda ayaklar altına almayacağı hiç bir değer ve kavram yoktur.
İnsan hayatının kapitalist kar güdüsü nezdinde herhangi bir değeri de...
İşte bu noktada; ben mücadelenin “İnsan hayatı mı yoksa kar mı” ekseninden yürümesi daha mümkün ve daha kapsayıcı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu eksene tüm Anadolu emekçi ve yoksul halkını kapsayan, benim Ben Horasan'dan gelmedim. Ne olacak şimdi? adlı yazımda kendimce tanımlamaya çalıştığım Anatolyan diye tanımlamaktan keyif aldığım ve kendi aidiyetimi de içerdiğini düşündüğüm “Ulus”un (ya da ne ad verirseniz)  var olma kavgasını da oturtmak mümkün.
Yazının başına dönersek…
Sendika.Org’da çevirisi yayınlanan yazıda anlatılıyor; “Aralık 2004’te Bush yönetimi döneminde Milli İstihbarat Konseyi (NIC), Batı Akdeniz’den Orta Asya’ya ve Güney Doğu Asya’ya kadar uzanan yeni bir Hilafet’in 2020 yılında ortaya çıkacağı ve bunun Batı demokrasisi ve değerlerini tehdit edeceği kehanetinde bulundu.”
Bu “Medyum Memiş” “kehanetinin IŞİD lideri Ebu Bekir El-Bağdadi’nin 29 Haziran 2014’deki PR ilanıyla çok iyi reklam yaparak Hilafeti kurmasıyla” bu kadar örtüşmesi bize böylesi kehanetlerin daha önce nasıl gerçekleşti(ril)ğini hatırlatıyor. Daha yalın bir okumayla Emperyalizmin bölgemizde ne kadar büyük oynadığını da gösteriyor.
ABD Genelkurmay Başkanı Dempsey ve ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel’in söyledikleriyle birleştirdiğimizde Küresel Kapitalizmin -bütün bu toz duman içinde saklanan- kronik krizinin tek ilacı olan ‘sürekli büyüme ve sürekli artan kar’ uğruna milyonlarca yaşama mal olacak planlar söz konusu..
 O yüzden “İnsan hayatı mı yoksa kar mı?” ekseninde, belirttiğim yazıda kendimce tanımladığım;
tek bir etnisiteyle adlandırılamayacak kadar büyük;
bilinen hiçbir tarihle başlatılamayacak kadar kadim;
tek bir canlı türüyle sınırlanamayacak kadar geniş;
Yaşamın düşmanlarını, kirletenleri, metalaştıranları, satanları, betonlayanları, ezenleri, sömürenleri, despotları, patronları, ağaları, aşiret reislerini, şeyhleri, kanaat dayatıcılarını bünyesinde barındırmayacak kadar ari bir ulus”
olan Anatolyan’ların “bir şafak vakti karanlığın kenarından
ağır ellerini toprağa basıp ‘doğrulması gerektiği’ zaman” belki geldi de geçiyor.
Bunun için ülkenin solcularının komplekslerinden ve kendilerini bağladıkları vesayetten kurtularak, işçi sınıfı lokomotifinde tüm Anadolu halkının, çalışanlarının ve yoksullarının da solcuları olduğunu hatırlaması gerekiyor. Onları da anlamak ve onlara ulaşmanın yollarını da araştırmak gerekiyor. Onlara kendilerini birleştiren değerlerin, hiçbir inanç ya da mezheple ve ne Orta Asya’dan, ne Horasan’dan, ne de başka herhangi bir yerden gelenlerle sınırlı olmadığını, Anadolu’nun kadim tarihi boyunca karılmış ve sonradan katılanların bütün değerleriyle zenginleşmiş çok daha büyük bir değerler bütünü olduğunu anlatmak da solcuların görevi.
Kürtlerin uğradığı tarihsel haksızlığı anlatmak da…
Açıkça ve cesurca…
Oldukça zor bir görev…
Öncelikle bu ülkeyi, yaşayanlarını gerçekten sevenlerin kimler olduğunu anlatamadan, esasen gerçekten sevemeden başarılabilecek bir görev değil.
Kuruyan dereleri, kirlenen suları, zehirlenen havaları, yok olan toprakları ve pazarlanan yaşamsal kaynakları, kurdu, kuşu, böceği ile sevmeden, yok olmasına karşı mücadele etmeden kesinlikle başarılamayacak bir görev.
Kentlerde yoksul insan kitlelerinin, işsizlerin, hastane kapısındaki çaresizlerin, inşaatlarda, madenler de ölen yüzlerce yakınını kaybeden insanlara, can güvenliklerini hiçe sayarak çalışmak zorunda kalan milyonlarca insana, bu çektiklerinin; inançları, mezhepleri ve etnisitelerinden dolayı değil, işçi, emekçi ve yoksul olduklarından dolayı olduğunu anlatacak, anlatması gerektiğini bilen, onlara yaklaşabilen solcular, devrimciler ancak bu zor görevi başarabilir.
İnsanların yanına yaklaşmadan vicdanlarına dokunamazsınız.
 
Emperyalizm ve Küresel Kapitalizm sadece Kürtlere değil tüm Anadolu insanına saldırmakta. Hatta tüm coğrafyamıza…
Ne emperyalizm ne de Küresel Kapitalizm birbirinden bağımsız olgular değil.
Küresel Kapitalizmin yayılma refleksi de Emperyalist saldırı anlamına gelir, Emperyalizmin orduları, kurumları ve kirli terör örgütleriyle saldırması da Küresel Kapitalizmin yayılma refleksinin sonucudur.
Ve her zaman mağdur olanlar yoksullardır.
Gerçek anlamda halklar, uluslar da onlardır.
İşte Pentagon’daki bir odada çizilen coğrafyamızda yıllarca sürecek kanlı savaşlara yol açabilecek planların hedefindeki insanlara bunları anlatabilmek, kuru, hamasete dayalı köhnemiş, dayatma aidiyetler yerine; gerçekçi, yaşayan ortak değerler üzerinde bir birlikteliği öne çıkarmak gerekiyor.
Bunu başarmayı amaçlayan solcular gerekiyor.
Yukarıda sözünü ettiğim gibi kompleksiz, doğru bildiklerini söyleyebilen, bunları uygulayabilme iradesine sahip solcular…
Yeri geldiğin de Kürt Özgürlük Hareketini de çekinmeden eleştirebilen ama Türkiye insanın vicdanındaki o dumura uğramış kısmına da çekinmeden dokunup, biraz da örseleyerek uyarabilecek irade ve basirete sahip solcular…
Solcular, devrimciler, sosyalistler veya komünistler…
Yani kendimiz için hangisini seçiyorsak…

Nadi Öztüfekçi
9 Ekim 2014


16 Haziran 2014 Pazartesi

BARIŞ, SEVGİ ve SAMİMİYET

BARIŞI KORUYALIM
Ama önce samimi olalım.
Çünkü barış gerçekten değerli.
Barış riyayı kaldırmaz.
Barış yalanı kaldırmaz.
İkiyüzlülüğü, arka planları, gizli hesapları, samimiyetsizliği kaldırmaz.
Kirli savaşlar olur. Ama kirli barış olmaz. Çünkü barış ‘ama’sız ve katıksızdır. Çünkü barış kir tutmaz. Eğer kirlenmişse o barış değildir. Dayatılan, kerhen kabul edilmiş, dolanlarla kotarılmış oldubittileri bize barış diye yutturmaya kalkarlar ki asla barış değildir.
Barışı korumanın birincil şartı barışı doğru tanımlamaktır.
BARIŞ, SEVGİ ve SAMİMİYET
Barış sözleşmelerden, görüşmelerden, tepelerde bir yerlerde yapılan anlaşmalardan öte bir şeydir. Halkın bağrında, yaşamın kendi dinamiği içinde gelişen, çok güçlü yaşam tutkusu olan ama narin bir çiçek;
yaşamsal nüvesini asla yok edemeyeceğin ama gelişip serpilmesini engelleyebileceğin bir bitki gibidir.
Barış;  ‘demokrasi’, ‘adalet’,’eşitlik’ ve ‘özgürlük’le simbiyosis oluşturur ve birbirlerinin yaşamsal koşullarıdır, birbirlerine yaşamsal havza oluştururlar.
Adı üzerinde “yaşamsal”… Yani asla sonsuz dinginlik değil. Çünkü yaşam bir dinamizmdir. Yaşam gelişme, yaşam bir mücadeledir. Barış da bir mücadele gerektirir.
Barış ve mücadele..? Evet. Çünkü barış ancak barışa ihtiyacı olanlar arasında sağlanabilir. Yaşamla çelişkisi olmayanların, birlikte yaşayabileceklerin, birlikte gelişebileceklerin arasında olur. Örneğin insanlarla doğa arasında... Örneğin sömürülenler, ezilenler, halklar arasında…
Asla sömürülenlerle sömürenler, ezenle ezilenler arasında olmaz…
Barış; bir anlamda sömürüye ve zulme karşı birlikte mücadelenin kendisidir.
Yani yaşamın ta kendisi… Barış baskılanabilir ama asla yok edilemez. Barış her zaman vardır, yaratılamaz. Var olanı korumak ve geliştirmek gerekir. Asla suni olarak yaratamayacağın, laboratuar ortamlarında, hibrit tohumlamalar, hormon desteği, basınç uygulamaları ve ortam modifikasyonlarıyla oluşturamayacağın organik, yaşamsal bir olgudur.
O yüzden sunilik ve samimiyetsizlikle uyumsuzdur. Böylesi tutumları bünyesi kaldırmaz barışın.
De ki; elmaya saplanmış çivi gibi, çorbanın içine konmuş at nalı gibi…
Sırıtırlar, kendilerini saklayamazlar.
Tıpkı son günlerde yaşadıklarımız gibi…
Barışı savunup bir takım provokasyonları “iki halk arasındaki savaşta kazanılan mevzi” gibi sunarsan samimi değilsindir.
Barışı savunur görüp mezhep kavgalarının yarattığı o kan ve vahşet ortamından,  taraftarlarına “örgütsel konumunun güçleneceği” muştularını sunuyorsan barışı savunduğuna insanları inandıramazsın.
Bulunduğun coğrafyada Küresel Sermayenin kendi gereksinim ve çıkarlarına göre formatlama çalışmalarından, "gerektiğinde ittifak da yapılır" kabilinden "tarihi fırsatlar" beklentisindeysen, barışı sadece bir propaganda malzemesi olarak görüyorsundur.

SEVGİYİ KORUYALIM.
Ama önce samimi olalım.
Çünkü sevgi gerçekten değerli.
Barış gibi sevgi de yaşamın içinde gelişen, emek üzerinde yükselen ama asla suni ortamlarda oluşturulamayan, algı zorlamalarından bağımsız dinamik bir olgudur.
Kirli sevgi olamaz. Eğer kirlenmişse sevgi değildir. Çünkü tıpkı barış gibi, sevgi de saf ve katıksızdır.
Tıpkı barış gibi sevgi de sunilik ve samimiyetsizlikle uyumsuzdur.
Sevginin de bünyesi kaldırmaz böylesi tutumları.
De ki; içtiğin suya atılmış çamur, aşureye serpilmiş demir tozu gibi…
Sırıtırlar, kendilerini saklayamazlar.
Tıpkı son günlerde yaşadıklarımız gibi…
Vatan ve bayrak sevgisinin de diğer tüm sevgiler gibi samimiyetten kopuk olduğunda sahteliği sırıtıyor. İçindeki vahşetin, şoven duyguların, kinin ve bencilliğin mayalanmasına neden olan şeyin sevgi olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun.
Bayrak ve vatan sevgini, içindeki linç duygularınla harmanlayıp pazarlamaya kalkıyorsan, siyasi ikbal ve kendini gösterme fırsatı olarak görüyorsan; adını ne koyarsan koy, asla sevgi olarak tanımlayamazsın.
Karadeniz’de binlerce yıldır akan derelerin borulanmasına ses çıkarmayıp, ağaçların üzerine termik santralardan fırlayan küllerin yağmasına rıza gösterip, içme suyuna siyanür karışmasına aldırmayıp vatan sevgisinden söz ediyorsan samimiyetsizliğin sırıtır.
Yaşamın Azraili kapitalizmdir. Kapitalizme karşı mücadele etmiyorsan, ertelemişsen yaşam sevgisinden söz edemezsin.

Barış da sevgi de su gibidir.
Yaşamsal bir ihtiyaç, olmazsa olmazdır.
Barış da sevgi de su gibidir. Vardır, yok edemezsin. Ama yaratamazsın. Ancak var olanı geliştirebilirsin, Sonsuza kadar büyütebilirsin.
Yok edemezsin ama küstürebilir, geriletebilirsin. Uygun bir ortam gelinceye kadar saklanırlar.
Barış da sevgi de kendilerine ihtiyacı olanlar arasında gelişir. Yeter ki bir araya gelsinler. Barış mezhepler, aşiretler arasında olmaz. Barış insanlar arasında, birlikte yaşayan ve yaşamaya zorunlu olan halklar arasında olur.
Birlikte yaşamak, birlikte mücadele etmektir.
Ama önce birlikte mücadelenin önemini anlamak, anlatmak, birbirlerinin acılarına dokunmak, o acıları duyumsamaya çalışmak gerekmekte.
Birbirimize kendimizi anlatmak yerine, kendimizi dayatırsak barışı koruyamayız.
Tıpkı son günlerde yaşadıklarımız gibi…
Barışı koruyamıyoruz. Barış inatla kendisini korumaya çalışıyor. Biz ona destek olamıyor, olmuyoruz.
Barışın ve sevginin aslında var olduğunu, gelişip serpilmeye can attığını görmüyor, önce yok edip sonra tekrar inşa edebileceğimizi sanıyoruz.
Barışın yok olduğu ortamdan nemalanmaya çalışıp barış adına konuşmak önce kendimizi aldatmaktır.
Savaş tacirleri, barış düşmanları çevremizde, tepemizde. Barış isteğimizi, barış bilincimizi test etmenin tam zamanı.
Şimdi doğru davranmanın tam zamanı, samimi olmaya her zamandan fazla ihtiyaç var.
Yaratılan toz duman ortamı içerisinde doğru olanı kavramak imkansız değil.
Küresel tezgahları açığa çıkartmak, bu kan tuzağına basmadan yürüyebilme imkanı var.
Yeter ki algılarımızın dümenini kimseye bırakmayalım.

Nadi Öztüfekçi
16 Haziran 2014