Direniş Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Direniş Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2013 Cumartesi

GEZİ DİRENİŞİ SORULARI 1


* Gezi direnişi kendiliğinden gelişen bir isyan mıydı? Yoksa bir kesimin (Örneğin, ülkedeki çözüm sürecine karşı çıkan ulusalcıların), bir çıkar grubunun (Örneğin, Faiz Lobisi, Uluslar arası alkol lobisi vb.) bir manipülasyonu muydu?
Bence:
Henüz hiç bir veriye dayanmadan, bu gibi konularda sıcağı sıcağına kesin konuşmanın bilimsel yanlışlığını kabul ederek ve kişisel yeterliliğim sınırlarındaki gözlemlere dayanarak söylüyorum ki; Bu direniş dağların yüksek eteklerinde yetişen kardelenler kadar organik ve doğaldı.
Hiç kimsenin ya da hiç bir kesimin bu boyutlara erişeceğini önceden hesaplamasına imkan yoktu.
Hiç kimsenin ya da hiç bir kesimin bu denli geniş ve çeşitli grupları kapsayacağını öngörmesi imkansızdı.
* Peki sorunun devamı olarak; Erdoğan'ın dilinden düşürmediği 'Faiz Lobisi'nin gerçekten bir manipülasyonu olabilir mi?
Böylesi bir iddianın ciddiye alınabilmesi için önce somutlaşması lazım. Bakın iddiaların somut veriye dayanması gerekliliğinden söz etmiyorum. İddianın bizzat kendisinin somutlaşması lazım. Çünkü iddia tümüyle havada... Öncelikle Faiz Lobisi  denilen kesim kim?
Bugün "Türkiye'nin istikrarlı(!) Ekonomik yapısının sağladığı güven ortamı" nedeniyle küresel sermayenin Türkiye'ye akmasının anlamı nedir? Son on yılda Gayri Safi Milli hasılanın %88,2 Banka Mevduatı olan ve bunun yabancı sermayeye ait kısmının %61'e ulaşmış  olduğunu düşünürsek bu sorunun cevabı ortaya çıkar.
Peki bu politikanın yürütücüsü kim? AKP hükümeti değil mi? Üstelik tüm açık ve dolaylı yandaşlarca ballandıra ballandıra anlatılan o "başarı" denilen şey, bu faiz lobisiyle can ciğer kuzu sarması halindeki bu ekonomik politika değil mi? O durum da "Faiz Lobisi" denilen kesimin Başbakanın da ifade ettiği gibi hiç bir ülkede etmediği kazancı Türkiye'de elde ettiğini de düşünürsek  kendi ayağına neden kurşun sıksın?
* Bir başka soru... Gezi Parkı'ndaki çadırların gecenin üçünde polisin azgın saldırısı eşliğinde yakılması ve Erdoğan'ın Tunus gezisinin hemen öncesi kışkırtıcı konuşmaları olmasaydı direniş bu boyutlara ulaşır mıydı? Bu durumda Gezi Parkı manipülasyonu(!) kimin tarafından yapılmış oluyor?
Peki bu olayların amacı "Çözüm Sürecini"  engellemek miydi? Olabilir... Ama o durumda da bunu isteyenlerin başında  Başbakan Erdoğan geliyor demektir. Kazlı Çeşme konuşmasında sarf ettiği sözler bu sürece adeta kurşun sıkmak anlamındaydı.
* Peki Gezi direnişi, Arap Baharlarının bir devamı mı? Ya da Gene Sharp'ın ünlü kitabında taktiklerini verdiği turuncu devrimleri serisinin bir devamı mı?
Gezi Direnişi Arap Baharlarının bir devamı mı değil mi bilemem. Yani Tunus ve Mısır'daki özgürlük istemlerinin ve orada kullanılan yöntemlerin etkisi Gezi Direnişine yansımış olabilir. Dünya da özgürlük mücadelesinde kullanılan yöntemler bu bilişim çağında sır değil. Bu yöntemlerin bilgisi ne kimsenin tekelinde ne de telif hakkı sınırları dahilinde.
Ancak Arap coğrafyasındaki küresel sermayenin tetikleyici ve yönlendirici etkisini tartışmadan önce Erdoğan'ın mitinglerde sarf ettiği şu cümleyi irdelemek lazım:  "Türkiye'deki Türk baharı 3 Kasım 2002'de oldu." Bence doğru söylüyor.
Arap Baharı denilen zincirleme kalkışmaları ve o coğrafyadaki şu anki durumu hesaba katar, Suriye'deki gelişmeleri göz önüne alırsak; Küresel Sermayenin önemli bir aktör olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Mısır'da iktidardaki Müslüman Kardeşlerin, "Kapitalizmle Uyumlu İslam" konusunda AKP ile olan benzerliğini hesaba katarsak Küresel Sermaye gözetim ve desteğindeki "Türk Baharının" Erdoğan'ın dediği gibi 3 Kasım 2002'de olduğu doğru.
Ne yazık ki '28 Şubat'ın arkasındaki birincil önemde olan sınıfsal ve ekonomik etmenler yeterince incelenmedi. Yaygın medyanın ve sonradan yerden biter gibi aniden ortaya çıkan yandaş medyanın yönlendirmeleri sonucunda gerçeğin tam tersi bir "28 Şubat" algısı  oluşturuldu. Yine 28 Şubat'tan sonra kurulan Ecevit Hükümetlerinde manipülasyonlarla yaratılan ekonomik krizin de yeterli önemde incelendiğini söylemek mümkün değil. Bu yazıda bu konuların ayrıntısına girecek değilim. Uzun ve ayrıntılı bir inceleme gerekir. Ama hiç dillendirilmeyen iki gerçeği hatırlamakta yarar var.
1.) 28 Şubat'ın en önemli sonucu AKP'nin ortaya çıkmasıdır.
2.) 2001'de ortaya çıkarılan düzmece ekonomik kriz de Ecevit Hükümetini yıpratmış ve 2002'de yapılacak Seçimlerde AKP'nin tek başına iktidarını getirmiştir.
Şimdi, gerek "milli jöleme" Yiğit Bulut, gerekse bir sonraki seçimde adaylığını garantilemek için yalakalığın en uç örneklerini veren Melih Gökçek'in diline doladığı bu olaylar aslında Gezi direnişin değil, AKP'nin 2002'deki iktidarının bir manipülasyon olduğunun kanıtıdır.
Körling ve 'Gezi' adlı yazımda biraz bahsettiğim gibi Gezi Direnişi elbette bir çok kesimin sofistike yöntemlerle kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışacağı çok önemli tarihsel bir olaydır. 
Bu direniş sonucunda AKP hükümetin yıkılması "dış mihrakların" istediği değil, olsa olsa kerhen rıza gösterdikleri bir sonuç olur.



Daha bir çok soru var sorulması gereken. Ve tartışılması gereken bir çok da yanıt... Görülüyor ki bu direniş burada bitmiyor, kolay kolay da sönümlenmeyecek. Toptan bir değerlendirme için çok erken.
Ama dezenformasyonları da teşhir etmek gerekir.
Ben kendimce bunu yapmaya çalışacağım
Nadi Öztüfekçi
22 Haziran 2013

19 Haziran 2013 Çarşamba

Gezi Direnişinin açığa çıkardıkları...

Ne oldu bir zamanların Demokrat İslamcılarına? Ne kadar liberallerdi, özgürlüklerden yana görünüp "herkes inancını yaşasın, istediği gibi ibadetini yapsın, inancına göre giyinsin" gibi söylemlerini her fırsatta dile getirirlerdi.
Aslında söyledikleri de doğruydu. Ama asla söylemedikleri şeyler vardı ki bunlar eğer ibadet, inandığı gibi yaşama, giyinme özgürlükleri ile birlikte dile getirilmediği zaman, ortada büyük bir samimiyetsizliğin varlığı seziliyordu.
Bu endişemizi dile getirdik. Ancak bizim gibilerin görüşlerinin bir iki facebook sayfası, mail grubu harici yerlerde esamisi bile okunmadığı için bir anlamı olmadı tabii.
Sonuçta özgürlüklerin inanç, ibadet, giyim kuşamdan ibaret olmadığını hep unutuldu. Kimse de onlara hatırlatmadı. Diğer özgürlükler gündeme getirilmedi. Ancak bu özgürlüklerin de önemli olduğunu yaşam dayattığında, yani artık bu istemler ister istemez kendiliğinden gündeme geldiklerinde, yaldızlar dökülmeye başladı.
En barışçıl gösterilere bile tahammül edemedikleri ortaya çıktı. Eskiden 'Uluslararası Kamuoyunun' desteğini almakla övünenler "Duran Adam" gösterilerinin altında "dış mihraklar" aramaya başladılar. Söylemleri sertleşti, hırçınlaştılar. Ana akım medyada bunca zamandır kurulan simülatif dünyanın özgürlük kahramanları olarak o kendilerinden emin halleri değişmeye başladı.
Bu arada ana akım medyanın o kadar da etkili olmadıkları ortaya çıkmış oldu. Bunun yanında nasıl bir dezenformasyon içinde oldukları ve ne kadar taraflı oldukları da... Şimdi bu tarafgirliklerini gizlemeye çalışıyorlar. Ama nafile...
Artık bu direnişin kodlarını okuma zamanı geldi. Ben kendi adıma bu direnişin kodlarını doğru okumanın bir yöntemi olarak; öncelikle doğru soruları sormak gerektiğine inanıyorum.
Bu yöntemin bir fikir fırtınası eşliğinde birilerinin bize empoze ettiklerinden bağımsız kalabilmeyi, her birimizin kendi gözlem gücümüzün sinerjisini oluşturabilmeyi sağlayacağını düşünüyorum.
Bundan sonra ki yazılarımda kafamdaki soruları dostlarımla paylaşmak düşüncesindeyim.

Nadi Öztüfekçi
19 Haziran 2013

14 Haziran 2013 Cuma

POSTMODERN FAŞİZM

Erdoğan: "Ben yargıdan da üzerine düşeni yapmasını bekliyorum. Bu kadar da açık konuşuyorum. Laf nereye giderse gitsin". diyordu bu günkü konuşmasında...
Bu sözlerin bu kadar rahat söyleyebilmesi başka bir ülkede olsa bir skandal sayılır ortalık ayağa kalkardı. Bu sözler yargıya müdahaleden öte yargıya direktif vermektir. Ne yazık ki 12 Eylül Referandumunda bu manzaranın eskizlerini görmüş, 12 Eylül darbesini savunmakla suçlanmayı göze alarak dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışmıştık. Ne yazık ki bu çabalarımız yetmedi.
Şimdilik 'geçmişte kim nasıl davrandı' faslını bir yana bırakıp şu soruya yanıt arayalım; bugüne baktığımızda ortada dikilip duran iktidar ucubesini nasıl tanımlayacağız?
Yasama, yürütme ve yargının bu kadar can ciğer kuzu sarması olduğu bu yönetim biçiminin, gelişen teknolojiyi ve şiddet unsurunu ihtiyaç duyduğunda çekinmeden ve rahatça kullanabildiğini de hesaba katarsak, adı ne olur?
Ben faşizm olarak nitelendiriyorum.
Ama bu yazıda bu söylemimin kendimce oluşturduğum teorik alt yapısını anlatma niyetinde değilim. Diyelim ki başka bir ad verilmesi gerekir.
Şimdi hiç kimse bana "Ama bu hükümetin demokrasi yolunda attığı adımları yok sayamayız." falan demesin.
Ya da desin ama o adımların ne olduğunu söylesin tartışalım.
Nadi Öztüfekçi
14 Haziran 2013

10 Haziran 2013 Pazartesi

KÜL KEDİSİ MASALINDAN KÜL CADISI GERÇEĞİNE...

Yıllarca bize bir kül kedisi masalı anlattılar. Daha doğrusu Kül Kedisi masalının çadır tiyatrosu versiyonunu oynadılar. Mağdur ve mazlum Erdoğan'ın, onun şahsında mütedeyyinlerin mezalimden kurtulmalarının hikayesini dinleyip durduk.

Medyanın ve medya kaşarlarının senkronize bir şekilde uluduğu bu masal uzun süre etkili oldu. Özellikle belli bir kuşak üzerinde... 12 Eylül'ü tam olarak yaşamamış yani o yıllarda 15 yaş civarı ve daha genç kuşağa 12 Eylül, olağanüstü dezenformasyonla anlatıldı. Öyle ki "eğer yapılmasaydı Türkiye bölünecekti" propagandası yoğun ve sistemli bir şekilde yapılması 78 kuşağının dışlanmasına, adeta suçlu ilan edilmesine yol açtı. Hatta bu kuşağın bir kesimi bile kendi kuşağından ve geçmişinden nefret eder duruma geldi.

Bu kuşak -özellikle ilerici, yurtsever, solcu ve devrimci kesimi- büyük bir baskı ve saldırıya uğradığından, 12 Eylül yeteri ölçüde değerlendirilemedi. Örneğin 12 Eylül Faşist darbesinin, İslamcılara açtığı uygun zemini teşhir edemedik.

12 Eylül darbesinin en sistematik ve büyük saldırısı da aydınlanmaya karşı olmuştur. İslam coğrafyasının 'Saroz'u diyebileceğimiz Suudi Krallığı finansal konsorsiyumunun finansörlüğünde Türkiye'ye büyük yatırımlar oldu. Bu gerçekler ne yazık ki yeteri kadar dile getirilmedi, irdelenmedi.

Yıllarca, sabırla İslam'ın kapitalizmin kültürel değerleri ile hercümerç edilmesi, bu amaçla yapılan çalışmaların ayrıntılı olarak irdelenmesi bugünü anlayabilmenin gereklerinden biridir.

Bütün bu gerçeklerin dile getirilmemesi, üzerinin örtülmesi, İslamcı yükselişin bir mağduriyet masalı olarak sunulmasını kolaylaştırdı.

Buna büyük destek veren bazı dostlarımızın katkısı da tarihe geçecek bir olgudur.

Ancak tarihin o dizginlenemez akışı kendi gündemini her birimizin kafasına vura vura ilan etti.

12 Eylül'ün bir çoğumuzun üzerinde etkili olan zihinsel tutukluluk hali bu yeni kuşağın üzerinde etkili olamadı. Onlar 'Kül Kedisi Masalı'nın aslında bir 'Kül Cadısı Gerçeği' olduğunun farkına vardılar.

Şimdi 'Kül Cadısı' bas bas bağırıyor; "Ben mağdurdum, biz mazlumduk." diye. "Şimdi zulüm yapma sırası bizde" demeye getiriyor.
Ağzından salyalar çıkararak attığı naraların tercümesi şu; "Zulmetme hakkımı yedirtmem."
Nadi Öztüfekçi
10 Haziran 2013

FAİZ LOBİSİ DEMİŞKEN...

 Merrill Lynch firmasını bilir misiniz?
Merrill Lynch International Investment Funds“ (MLIIF) adıyla faaliyet gösteren bu şirket, Amerikan borsasının yüzde 20 gibi önemli bir bölümünü elinde bulunduruyor.
(Bkz. Vikipedi)
Bu şirket AKP hükümetinin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in , 'Haziran 2007 Seçimleri'nde Ak Parti Milletvekili olarak meclise girmeden önceki çalıştığı firma. Üstelik Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olduğu zamanlarda bir yıl boyunca bu firmadan maaş almaya devam etmişti.
Başka bir ülkede olsa hükümet devirecek kadar büyük bir skandal olabilecek bu durum açığa çıktığında, medyamız bu haberi satır arasında verdi.
Mehmet Şimşek, hükümet içerisindeki uluslararası finans güçlerinin denetmeni gibidir. Yani 'Küresel Faiz Lobisi'nin has adamıdır.
Erdoğan'ın büyük bir pişkinlikle suçladığı(!) "Faiz Lobisi" AKP iktidarının arkasındaki güçtür.
Çoktan çıkarıp attığı "Milli Görüş" gömleğini tekrar giymeye kalkıyor. Elbette o gömlek ona artık uymuyor.
Yıllar önce ihanet ettiği Erbakan Hocasının mirasının kalanlarından medet umuyor.

Ama hafıza i beşer artık nisyan ile malul değil. Artık bilişim toplumunun o kahredici belleği ile karşı karşıyasın. Yemezler. Yedirtemezsin.
Sen kendi başını yiyeceksin.

Nadi Öztüfekçi
10 Haziran 2013

8 Haziran 2013 Cumartesi

BU DİRENİŞ SOSYAL MEDYANIN GÖRSEL MEDYAYA KARŞI İSYANIDIR.

 Medyada Gezi Direnişi konuşuluyor. Gedikli yorumcular büyük bir pişkinlikle, direnen insanlara aslında ne olduklarını anlatıyorlar. Onlara "aslında siz busunuz, bu değilsiniz" gibisinden ahkam kesiyorlar. Yalan söylüyorlar! Aslında onlarda biliyor ki bu isyanın önemli kısmı kendilerine.
Yıllarca kafalarındaki muhalefeti biçimlendirip oluşturmaya çalıştılar. 10 yıl boyunca sürekli "muhalefete muhalefet" yapıyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde ve tarihin hiçbir zamanında 10 yıldan beri Türkiye'de olduğu gibi "muhalefete muhalefet" yapılmamıştır. Bu trajikomik bir durumdur. Ve "medya aydınlarının" büyük ayıbıdır. Artık zor değil, bunca yıldır konuştuklarına baksınlar neler demişler, neler yazmışlar.
Bu direnişin çok ilginç bir yanı daha var. Bu direniş bir anlamda sosyal medyanın, görsel medyaya karşı bir isyanıdır. Zira sosyal medya sıradan insanların sesini duyurabilmesine olanak verdi. Görsel medyanın saltanatını sarstı. Görsel medya görmezlikten geldiği bu yükselişi ancak suratına tokat yiyince farkına vardı.
Şimdi bu tokatın sersemliğini üzerinden atmaya çalışıyor ancak akılları başlarına geldiğini söylemek güç.
Artık gedikli yorumcuların bildik klişe pazarlayıcıların bu kitleye anlatacak şeyi kalmadı. Söyledikleri hiçbir şey doğru çıkmadı, hiçbir öngörüleri gerçekleşmedi.
Bu direniş bir süre sonra meydanlarda sönümlense bile önümüzdeki zamanlarda daha büyük sokak direnişin temellerini hazırlamak üzere, sosyal medyada daha da hızlanarak sürecektir.
Nadi Öztüfekçi
8 Haziran 2013

7 Haziran 2013 Cuma

Yeşilköy'ün Humeyni'si...

Tarih tekerrürden ibaret değildir. Her olay kendine özgülükler taşır. Özellikle Erdoğan'la Humeyni kıyaslanmaz bile. Humeyni her şeyden önce anti-emperyalistti. Oysa Erdoğan Küresel Sermayenin bir projesidir.
Yine de tarihin benzerliklerinin bize kazandıracağı dersler vardır. Yandaş basın Erdoğan'a karşı bir darbe planından söz ediyor. Oysa "One Minute"un tadı damağında kalan Erdoğan, Humeyni'nin ...Paris dönüşüne benzer bir dönüş yapmayı planlamış gibi gözüküyor. Olayı Vikipedi'den şöyle bir anımsayalım;
1 Şubat 1979'da İran'a milyonların katıldığı bir karşılamayla dönen Humeyni, cumhurbaşkanlığına getirildi ve ömür boyu devletin dini ve siyasi lideri olarak kaldı. Devrim sırasında ilk önce liberal, sol ve dini gruplar Şah'ı devirmek için birleşmiş, Şah'ın devrilmesinden sonra ise iktidara yükselen Ayetullah Humeyni, muhalif liderleri ve grupları ortadan kaldırmış veya sindirmiştir.
Şimdi tekrar Erdoğan'ın bu ısrarlı yurtdışı gezisinin amacının ne olabileceği üzerine akıl yürütelim. Örneğin atacağı anti-demokratik adımlar için güçlü bir dönüş denemesi diyebilir miyiz? Güya halkın ısrarı ile yapılan plansız bir konuşma için seçim otobüsü hazırdı.
Reyhan'lı mitingini anımsatan araç desteği vs.
Peki, eğer yeterli bir destek görebilseydi o konuşma nasıl olurdu sizce?
Ama Fas'taki "istişare" her zaman Yeşilköy'e uymuyor. Ben Erdoğan'ı ilk defa bu kadar dağınık bir konuşmasını dinledim. Sanki elindeki metin 'VIP Salonu'nda acil bir yumuşatma ve "beklenmedik durum" operasyonu yemiş gibiydi.
Eh Erdoğan bu... Ancak bu kadar yumuşuyor.
Nadi Öztüfekçi
7 Haziran 2013

6 Haziran 2013 Perşembe

Körling ve "Gezi"

Körling oyununu bilir misiniz? Aslında ben de pek fazla bilmem. Ama televizyonlarda gösterilirken denk gelirse mutlaka seyrederim. Esasen buz üzerinde çizilmiş içi çe geçmiş halkaların merkezindeki “ev” diye tanımlanan noktanın, karşı takımın attığından daha yakına taş atarak kazanılır. Ama kazanmak için ortaya konan stratejinin karmaşıklığı bu oyunun “buz üzerinde satranç” olarak tanımlanmasına yol açmıştır. Her şey taşı atarken ve onu yönlendirirken ki beceriyle başlar. Ama yeterli değildir. Devamında taktikler, oyunu okuma, ekip çalışması, doğru idare ve yönlendirme gibi unsurlar devreye girer. Bazı taşlar feda edilir, bazı taşlar taktik gereği yol kesme ve engelleme amaçlı kullanılır. Ve bilmediğim bir dolu taktikler ve kurallar… Ama bir kural var ki çok ilgimi çekiyor. Taş atıldıktan sonra o taşa hiç değmeden özel fırçalarla(süpürge) yön verilmesi gerekiyor. Burada fırçacıların beceri ve performansları çok önemlidir.

Toplumsal olaylarla bu Körling oyunun ilginç bir benzerliği olduğunu düşünüyorum. Gerek Dünya çapında, gerekse bölgesel ve ülke çapındaki gelişmelerin de Körling’te olduğu gibi, usta fırçacılar tarafından taşın kendi “ev”ine yakın veya uzak kalmasını sağlamak üzere yönlendirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Tabii yaşamın içinde saklanan sürprizleri yadsımadan… Elbette gerçek yaşamda taşlar piste çoğu kez kendiliğinden düşer ya da aksi durumda bile taşı oyunda olduğu gibi, o kadar da denetimli atamazsın. Tabii en temel fark da tüm oyunların gerçek yaşamdan olan değişmez farkı; “gerçek yaşamda kuralları güçlüler koyar” olmasıdır. Örneğin Körling’te belki taşa atıldıktan sonra fırça ile dokunamazsın ama bu kural gerçek hayatta güçler dengesine göre değişir.

Taksim olayları başladıktan bir süre sonra bu Körling stratejisinin izlerini kendimce aramaya başladım. Bir kere taşın piste kendiliğinden düştüğünü ve hesaplanamayan hızla yol aldığını düşünüyorum. Açıkçası kimse fırçasını falan hazırlayamadan kendi hızında ve yönünde hareket etti. Sanırım bundan sonra “fırçasını” kapan ortaya çıkacaktır. Herkes taşın önünü kendi “ev” ine doğru süpürecektir. Ama her şeye karşın o taşın içindeki dinamiğin yani taşın kendi iradesinin kendi yönünü belirleyeceğini düşünüyorum.

Ben kendi adıma süpürme hakkımın çoğunu taşın gittiği yönde kullanmaya niyetliyim. Ama itiraf etmeliyim, bu direnişin temek dinamiği olan gençlerden, özellikle de İzmirli olanlarından bir beklentim var. İzmir için sürekli biber gazı anlamına gelen ve kendi sağlıkları üzerinde yaşamsal etkisi olan Termik Santrallara karşı duyarlı olmaya çağırıyorum onları.

Onun haricinde de 80 öncesinin, adım başı provokatörle karşılaşılan sisli yıllarında solculuk yapmış,  1 Mayıs 77’nin kanlı provokasyonunu görmüş, sol içi şiddetin o anlamsız ateşinde epeyi kavrulmuş,  nihayet 12 Eylül döneminde Polisin sistematik şiddetine maruz kalmış biri olarak önünüzü süpürmeye çalışan yeni model provokatörlere dikkat etmenizi öneriyorum. Öneriyorum çünkü nasihat verme hakkımı kendimde görmüyorum. Öneriyorum çünkü bu işte ben sizin arkanızdayım, önderlik siz de.

Nadi Öztüfekçi
6 Haziran 2013

4 Haziran 2013 Salı

Yalan Boyayıcları

Ey haber müdürleri, anlı şanlı haber programı yapımcıları, tartışma programlarının moderatörleri, bu programların gedikli konukları, köşe yazarları, ekonomi uzmanları, araştırmacılar... Her gün, her an, her saat gazetelerin köşelerinden, beyaz camlardan bize sırıtıp, ahkam kesenler... Siz ey "Başbakanımızın aslında demek istediği..." deyiciler, halt temizleyiciler, göz boyayıcılar, "ekonomi iyiye gidiyor"cular... Görmezden geliciler, "cambaza bak" çılar, bu halkı koyun sanıcılar, kaval çalıcılar...
Farkında mısınız bilmem ama bu isyanın bir kısmı da size...
Bundan sonra ne mi olacak? Ne olacağını tam olarak bilemeyiz ama hiç bir şey eskisi gibi olamayacak.
Demek ki o kadar da kolay değilmiş yalan boyamak...
Şimdi düzgün durun, görün gösterin. Yoksa bu halk size gösterecek. Nasıl mı? Aklınıza bile gelmeyecek yöntemlerle...
Nadi Öztüfekçi
4 Haziran 2013