25 Kasım 2015 Çarşamba

KÜRESEL SÜLÜN OSMANLAR ATAKTA

Türkiye şu anda mafya tipi bir yönetimle yönetiliyor.
Ama asıl görevi Küresel Sülün Osmanların ayakçılığını yapmak.
Turgut Özal'ın bir zamanlar ayakçılığını yapmaya kalkıştığı Küresel çapta dolandırıcılık girişimi yaşadığımız günlerde yeniden gündemde.
O dönemlerde Türkiye'yi Irak'a girmeye ikna edebilmek için ortaya sürülen bir laf vardı; "Bir koyup üç almak"
Bu sözü ABD büyük elçisinin söylediği, Turgut Özal'a mal edildiği söylense de Özal bu sözü inkar etmedi. Türkiye’yi bu bataklığın içine çekmek için, gerek mecliste, gerekse de kapalı kapılar ardında süren görüşmelerde elinden geleni yaptı.
Gerçek dolandırıcı ABD ve Emperyalist devletlerdi. Özal bu dolandırıcılık operasyonunun ayakçısıydı. O operasyonun anahtar cümlesi ise "Bir koyup üç almak"tı.
Çünkü bütün dolandırıcılık operasyonlarının ekseni de bu kandırmacaya dayanır.
Çoğu dolandırılanlar hak etmediği para ya da malı kolayca elde edebilme sevdaları kullanılarak dolandırılırlar.
Ünlü dolandırıcı Sülün Osman'ın -benim de bir yazımda sözünü ettiğim- en önemli taktiği buydu.
Türkiye bu "Küresel Sülün Osman" operasyonun bir kaç defa eşiğinden döndü.
Ama Küresel Sülün Osmanlar hiç yılmadılar.
Her defasında daha gelişmiş, daha incelikli ve çok daha acımasız, kanlı yöntemler kullanarak üzerimize geldiler, geliyorlar.
Bu defa bu işin ayakçısı Erdoğan...
Dolandırıcılığa konu olan "mal" Suriye...
Dolandırıcılığın kurgusu yine "bir koyup üç almak" üzerine...
Alınacak(!) "üç" Suriye'de bir kaç petrol kuyusu olan bölge olabilir, sınırların "gerçek misak-ı milli" üzerinden genişlemesi olabilir ya da Osmanlıcılık özentisini okşayan çeşitli kof, ayakları havada vaatler olabilir.
Ama burada asıl önemli olan koyulacak "bir"...
Küresel Sülün Osmanların asıl amacı işte o koparılacak olan “bir”dir.
Peki, o “bir” ne olabilir? O “bir” Türkiye..? Aslında Küresel sermayen tüm Dünya insanlarından istediği şey aynı… Ülkeleri..!
Küresel sermaye ortak, büyük mülkiyetleri sevmiyor.
O yüzden ülkeleri, yurtları, kamuya ait arazileri, fabrikaları, dağları, ormanları, akarsuları, suyu, denizi sevmiyor. Kamusal hizmetleri, kamusal hakları, kamusal görevleri yani sosyal ve ulusal devletleri…
Sevmiyor derken sözün gelişi… Çünkü Küresel Sermayenin, nefret, korku, merhamet, haset, kıskançlık ve sevgi gibi duyguları yoktur. Onun ihtiyaçları vardır. Sürekli büyümek, yayılmak, dolaşmak ve yine büyümek gibi ihtiyaçları… Olmazsa olmazları vardır.
Sadece yüzeysel anlamda değil, derinlemesine de gelişmesi gerekir. Yaşamda var olan her şeyin ticaretinin olmasını, her şeyin alınıp satılmasını ister. Büyümek, ticaret alanını genişletmek ve derinleştirmek zorundadır.
Çünkü kronik krizlerini ancak böyle öteleyebilir. Türkiye de o metalaştırılacak dönüştürülecek ülkelerden herhangi biri…
Ne var ki; Türkiye sıradaki ülke…
O yüzden olabildiğince sofistike, ama daha önemlisi insan yaşamına sıfır değer verecek kadar acımasız tezgahlarla geliyorlar üzerimize…
Bir yandan sınırlarımızın iki yönlü dibinde kanlı senaryoları yürürlüğe koyup zorunluluk(!) yaratılırken, diğer yandan bu ayakçılar vasıtasıyla ölümcül maceralara albeni kazandırıyorlar.
Türkiye’nin Suriye’ye girmesinin, büyük paylaşım kavgası içinde ‘kim vurduya’ gitmesinin zemini hazırlanmakta.
Şirket devletçiklerden oluşan TC Holdingi için zemin yoklaması da eş zamanlı olarak bir taraftan yürütülmekte.
Her iki konu da aslında aynı operasyonun birer kolu…
Türkiye Komşu ülkelerin parçalanmasında kullanılırken aynı anda kendi parçalanmasının zemini hazırlanıyor.
Zihinlerde kanlı operasyonlarla korku ve zorunluluk, vaatler ve Sülün Osman taktiği ile de çıkar duyguları aynı anda uyarılıyor.
“Emperyal Devlet” kavramı farklı bakış açılarına sahip zihinlerde aynı etkiyi bırakacak şekillerde kafalara yerleştiriliyor
Sosyal medya da; özellikle AKP yandaşlarına yönelik Osmanlıcılık felsefesi ile birlikte işlenen, sığ çıkarcılıkla pekiştirilen ticari fırsatlar, el koyacağımız ya da işletmesine ortak olabileceğimiz petrol kuyuları gibi vaatleriyle umutlar körükleniyor. Böylece ‘Eyalet Sitemi’ fikri kabul edilebilir kılınıyor.
Ama bir başka kesimde de Türkiye’nin Emperyalist bir ülke olduğu düşüncesi, anti-emperyalist mücadeleyi devre dışı bırakmak ve sulandırmak amacıyla zihinlere yerleştiriliyor.
Küresel sermayeye ve onu Türkiye’deki temsilcilerine karşı sınıfsal ve ulusal mücadele yürütmek yerine Küresel Sermayenin planlarına uyumlu garip “mücadele önermeleri” ve “güncel durum tahlilleri” piyasa ediliyor.
Türkiye Solu da Küresel Sülün Osman taktiğinin bir mağduru olmaktan kurtulamıyor.
Yurtseverlik “faşistlikle” bir tutularak, tam da küresel sermayenin istediği doğrultuda insanların yurdundan vazgeçmesi yönünde “solcu” söylemler üretiyor.
Ne yazık ki bu söylemlerin “solcu” müşterisi çıkıyor.
Türkiye’de Küresel Sermayenin gözetim ve desteği ile Ulusal Devletin yıkılıp yerine “Yerel özerklikler” adı altında yine aynı “Eyalet Sitemi “ fikri bu kesimde de kabul edilebilir kılınıyor.
Etik, eşitlik ve özgürlük gibi kavramlar adına hareket edenlerle, emperyal büyük devlet olma, yeni toprakları egemenliğimize katma, zenginleşme hayalleri peşinde koşanlarla ortak çözümde(!) birleşebiliyorlar.
Küresel algı imparatorluğu (İşbirliği halinde çalışan Medya, haber alma teşkilatları, çeşitli vakıf ve güdümlü fikir kulüpleri) olağan üstü ustalıkla bir birine “zıt” iki bakış açısını aynı planın birer unsuru haline getiriyor.
Küresel Sülün Osmanlar atağa geçti.
Bir Kasım seçimleri, bölgemizde ve çevremizde kurulan arenalarda en kanlı şekilde süren “Şiddet Oyunları Olimpiyatları” ile şaşkına dönmüş geniş yığınlar ve tüm görevlerini -kendi kimlik kavgasını veren- Kürt hareketine devretmiş Türkiye Solu bu tür dolandırıcılık faaliyetleri için oldukça uygun bir ortam oluşturuyor.
Yine de umut var. Gezi direnişini yaratan potansiyel var olduğunu sürece bu umut kaybolmayacak.
Mesele bu potansiyeli harekete geçirmekte…

Nadi Öztüfekçi
25 Kasım 2015

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Lütfen hakaret içeren yorumlar yazmayın.